Teknoloji Gerçekten de İyi Bir Şey mi?

Teknoloji ile ilgili nerede bir konuşma duysanız; hayatımızı kolaylaştırdığından, mutlaka teknolojiye ayak uydurmamız gerektiğinden, eskiden her şey ne zormuş gibi yorumların yapıldığını duyarız. Bu söylenenler elbette doğru ama sadece bu kadar mı?

Dünyanın bugünkü haline baktığımızda baş döndürücü bir hızda değiştiğini görüyor ve bunu birebir yaşıyoruz. Tarihin hiçbir zamanında olmadığı kadar her şey hızlı değişiyor ve yaşanıyor. Tarih sahnesinde baktığımızda 100 yılda yaşanan ilerleme ve gelişimi günümüzde 5 yıl — 10 yıl gibi sürelerde yaşıyoruz. Bu değişimin baş sorumlusu adına “teknoloji” dediğimiz şey. Bugün hayatımızda ne değişiyorsa “onun” yüzünden değişiyor. Teknoloji ile ilgili nerede bir konuşma duysanız; hayatımızı kolaylaştırdığından, mutlaka teknolojiye ayak uydurmamız gerektiğinden, eskiden her şey ne zormuş gibi yorumların yapıldığını duyarız. Bu söylenenler elbette doğru ama sadece bu kadar mı?

Bugün mesleği mühendis olan, her türlü teknolojik gelişmeye meraklı bunu sürekli takip eden ve tüm yenilik ve gelişmeleri hayatına geçirmeye çalışan biri olarak teknoloji meselesine bir de bardağın diğer yarısından bakmak istedim.

Öncelikle Teknoloji dediğimizde bu kelimenin ne anlama geldiğini sorgulamamızda fayda var.

Türkiye’de yaşayan bir insanla Avrupa’da, Afrika’da yaşayan insanlar arasında bu kelimenin manası ve taşıdığı anlam değişiyor. Detaylı bakacak olursak ülkeden ülkeye bile bazı teknolojilerin uygulanmasında ve hayata geçmesinde ciddi farklar olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bu konuyu en iyi anlatabileceğim örnek tuvalet meselesidir.

Japonya’da / Kore’de tuvalet başka bir şeydir, Almanya’da tuvalet başka bir şeydir. Türkiye’de bambaşka bir şeydir. Bu ülkelere gitmiş ve deneyimi yaşamış birisi olarak söyleyebilirim ki Japonya ve Kore’de tuvalet otomatik popo ısıtma, her türlü açıda yıkama ve kurutma, otomatik sifonu çekme, yapılan tüm işlemleri dokunmatik ve sensörlü bir kumanda ile kontrol etme seviyesinde iken Almanya’da ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde henüz “Standart Taharet Borusunun” kullanılması noktasına dahi gelinememiş durumdadır. ( Avrupa’ya gitmiş olanlar bu durumu çok iyi anlarlar)

Türkiye’de ise tuvalette temizlik noktasında konu yüzyıllar önce zaten çözülmüşken Alafranga ve Alaturka tuvalet tarzları ile vatandaşlara çeşitli seçenekler sunulmaktadır. Hal böyleyken teknoloji dediğimizde herkesin beklentisi ve algısının aynı olmayacağını bir örnekle ortaya koymuş oldum sanırım.

Bu noktada teknoloji konusunu Türkiye’de kendi halinde işinde gücünde olan teknoloji ile bir şekilde hemhal olmuş insanların baktığı pencereden incelemeye çalışalım. Böyle baktığımızda hayatımıza teknolojinin girişinin en büyük etkisi bilgisayar ve cep telefonları ile oldu dersek yanılmış olmayız herhalde. Tabi ki bunun anlamlı hale gelmesi internet ile birlikte gerçekleşti. Ulaşılması zor olan bir teknolojinin herkesin cebine kadar girmesiyle bambaşka hayatlar yaşamaya başladık. Öte yandan hızlı tren, uçak ile başka türlü gidilemeyecek yerlerin gidilebilir hale gelmesi, düne kadar banka kuyruklarında ömür çürüten insanların çok basit bir işlemi oturduğu yerden yapabilmesi, Sosyal medyanın büyümesi ve insanlığı adeta kuşatması, bulaşığı veya çamaşırı senin yerine yıkayan makineler, sıcaktan bunalmış iken adeta cennetten geldiği düşünülen klimalar, kömür taşımak ve soba yakmaktan solmuş bir neslin kombi ile tanışması ve daha sayamayacağım bir çok yenilikçi teknoloji ile hayatımızı daha kolay yaşayabilir hale geldik. Geldiğimiz bu noktada hiç kimse bu kolaylıklardan vazgeçmek istemeyecektir elbette.

Teknoloji ne işe yarıyor dendiğinde cevabı aslında çok basit : “Hayatımızı kolaylaştırıyor. Bize zaman kazandırıyor.” Yaşadığımız en büyük yalan bu aslında. Şöyle bir kendi hayatınıza bakın eskisine göre çok daha kolay bir hayatımız var fakat hayatımız bu kadar kolaylaşmasına rağmen eskisine göre çok daha az vaktimiz var. Sürekli bir şeyleri yetiştirmeye bir şeylerin peşinden koşmaya çalışıyoruz.

Kaliteli zaman geçirmek teknoloji sayesinde çok zor bir hale gelmiş durumda. Örneğin çok güzel bir ortamdasınız. Hayatınızda belki de ilk defa oradasınız, manzarayı doyasıya izlemek yerine hemen kamerayı açıp o güzelliği oradayken kameranın arkasından izlemek bana çok mantıksız geliyor. O anı yaşamak yerine hemen başkalarıyla paylaşıp ben buradayım deme duygusunun hastalıklı bir durum olduğunu düşünüyorum. Orada bir daha olamayacaksınız belki de. Anın tadını çıkarsanız ya! Diyeceksiniz ki “orayı bir daha göremeyeceğimiz için o anı kaydediyoruz”. Pekâlâ o zaman şunu soruyorum 5 sene önce gittiğiniz o harika yere ait foto / videolar nerede? O gittiğiniz yere ait videoya / fotoğrafa en son ne zaman baktınız?

Aşağıdaki 4 fotoğrafa bu gözle bakmanızı rica ediyorum. An’ı yaşayan kimler acaba? Hangisi gerçek?

Eski dönemde kağıda fotoğrafların basıldığı zamanlarda albümlerimiz vardı. Bu albümler 3 ayda 5 ayda bir ailecek bakılır, misafirler geldiğinde hatıralar yad edilirdi. Fotoğraf çekinirdiniz ve çektiğiniz fotoğraf %50 ihtimalle gözü kapalı çıkardı. Ona rağmen o fotoğrafın verdiği tat, şimdi arka arkaya 100 kere çekindiğiniz fotoğraftan daha iyiydi. Teknoloji iyi hale geldikçe hatıralarımız artıyor gibi gözüküyor fakat hatıralarımızı da kaybetmeye başladık farkında mısınız? Instagram / Snapchat bile bunu fark ettiği için “hikaye” özelliğini çıkardı. Yani çekindiğiniz fotoğraf 24 saat sonra kayboluyor. Çünkü o fotoğrafın son kullanma tarihi o kadar. Bir daha ne siz ne bir başkası dönüp o “An’ı” hatırlamayacaksınız. Uzun uzun anlatmayacağım. Bu anlattığım durumu bayram, Cuma günleri ve kandillerdeki kartpostal ve mektubun yerine gelen Whatsapp ve SMS mesajları için aynı şekilde düşünebilirsiniz. Hele duvarında bunu paylaşıp Tüm İslam Aleminin bayramını kutlayanları hiç anlayamıyorum. Cumhurbaşkanı olsan bu mesajı göndermeni anlarım ama tüm İslam alemi senin kutlamanı dikkate mi alıyor da bu şekilde mesaj atıyorsun arkadaş! Gerçekten anlamak da zorlanıyorum.

Bu yazıyı Kurban Bayramının arife gününde yazıyorum. Bugünden itibaren gelmeye başlayan bayram mesajları ile hakikaten bayramı kutladığınızı hissediyor musunuz? Lütfen kimseye bayram için mesaj atmayın. Ya gidin sevdiklerinize sarılın ya da en azından telefonla seslerini duyun.

İnsanlar cep telefonu denen kavram hayatında yokken sadece evdeyken birbirine ulaşabiliyordu. Her an ulaşılabilir olmak o kadar da iyi bir şey değil. Çünkü insanın kimsenin ulaşamayacağı anlara ihtiyacı var ve artık böyle bir an ve ortam kalmadı. Ailenizle vakit geçirmek isterken bir anda cep telefonuna gelen bir bildirim seni olduğun andan alıp başka bir yere götürüyor. Bedenen orada olsan bile ruhen kafan başka yerde olunca her iki anda olamıyorsun. Artık Ana odaklanma problemimiz var. İşteyiz ama kafamız işte değil. Evdeyiz ama evde ailemizle değil başka deryalarda geziyoruz.

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte dünyada olan biten her şeyden anında haberimiz oluyor. Bu durum başta kulağa çok hoş gelse de işin aslı öyle değil. Artık 5 sn’de tüm dünyayı baştan aşağı gezebiliyorsunuz. Ama insan gerçek dünyayı dolaşırken “kendi dünyasını” unutuveriyor ne yazık ki. Örneğin Çin’de olan bir trafik kazası çocuğunuz ile geçireceğiz zamandan daha önemli hale geliveriyor. Üzerimize yağan bilgileri gerekli / gereksiz diye süzmek mümkün olmadığından çoğunlukla hiçbir işe yaramayacak bilgilerle zamanımızı kaybediyoruz. Bir de bunun üstüne sosyal medyada takip ettiğimiz gerçek hayatta ne yaptığını aslında umursamadığımız yüzlerce insan var. Normal şartlarda o kişinin yediği, içtiği, gezdiği hiçbir şekilde umurumuzda olmayacakken; o kişiyi takip edip sürekli olarak tüm hayatını gözetliyoruz. Onun yaşadığı hayat bir anda kendi hayatımız oluveriyor. Üstüne üstlük bu kişilerin yaşamları ile ilgili bir de dedikodu kazanını kaynatıyoruz. Her açıdan bize zarar veren bir durum haline geldi. Bir de şu var ki bence işin en üzücü noktası bu. Senin mutluluk veriyor diye paylaştığın bir resim, bilgi bir başkası için daha büyük üzüntülere sebep oluyor. Halısaha’da top oynarken paylaştığın fotoğrafı engelli bir insan görünce üzülüyor. 5 yıldızlı otelde açık büfede, denizde paylaştıklarını ayın sonunu getiremediği için bırak tatili düşünmeyi hayalini bile kuramayan insanlar görünce onların daha çok üzülmesine sebep oluyor. Sen çocuğunla eğleniyorken diğer tarafta çocuk sahibi olamadığı için senin fotoğraflarına bakıp üzülenlerin olduğunu bilmek seni rahatsız etmez mi?

Beni en çok rahatsız eden şey, benim mutluluğumun başkalarının mutsuzluğuna sebep olabilme duygusu oldu. Bu durumu fark ettiğimden beri sosyal medyadaki bütün paylaşımlarımı azaltmaya başladım. Özellikle kişisel bir şey paylaşmamaya çalışıyorum. İşte bu durum teknolojinin benim gördüğüm en büyük zararlarından biri.

Teknolojinin bize verdiği zararlardan bir diğeri ise usta-çırak ilişkisini kaybetmek oldu. Tarih boyunca hiç yaşanmayan bir durumu yaşamaya başladık. Artık büyükler küçüklere bir şey öğretemez oldu. Küçükler her şeyi büyüklerden çok daha fazla biliyor artık. Çünkü her şeyi öğreten “Hazreti Google” var. Google’a sorulan her sorunun cevabının doğru olacağı kabulü ile hayatlar yaşıyoruz dolayısıyla tecrübenin ve doğru bilginin bir değeri kalmadı. İşte bu yüzden artık herkes doktor, herkes ilahiyatçı herkes siyaset bilimcisi oldu. Bilge insana verilen değer, tecrübeye verilen değer tamamen yitirilmiş durumda. Bu durum aile bağlarını da etkiledi, büyüklerinin “cahil” olduğunu düşünen küçükler artık saygısını da beraberinde yitirmeye ve büyüklerin söylediği sözleri de kulak arkasına itmeye başladılar. Artık gençlik için genel doğru, tüm dünyada herkesin doğru olarak kabul ettikleri oldu. Oysa biz büyük çoğunluğun dediğinin doğru olmadığını çok iyi bilen bir kültürden geliyoruz. Aile arasındaki saygı, sevgi ve hiyerarşide bozulmuş durumda. Örnek vermek gerekirse bizim kültürümüzde Dede/Nine — Torun ilişkisi çok özeldir. Şöyle etrafıma bakıyorum artık hayatın görgüsünü ve geçmiş tecrübesini yansıtacak bir ilişki neredeyse kalmadı. Dedeler artık torunlara arkadaşlarını nasıl Facebook’tan ekleyeceklerini, whatsapp’tan fotoğraf göndermeyi, instagramdan filtrenin nasıl yapılacağını soruyorlar. Eskiden teknoloji konuşulduğunda tek problemli kesimin gençler olduğu söylenirdi. Bence artık bu doğru değil. Esas problemli nesilin emekli ve yaşını alan insanlar olduğunu görüyorum. Eskiden kahvelerde ve AVM’lerde oturan yaşlı amcalar karşılıklı sohbet ederdi. Artık yaşlı amcaların bile ellerinde telefonla sosyal medyada tur attığını aynı masada 5 amcanın hiç konuşmadığını görünce endişelerim iyiden iyiye arttı. Osmanlı zamanında bile seyyahların konu ettiği “Türk Ailesi”ne geçmiş olsun.

Şu ana kadar anlattıklarımın iyi kötü bir şekilde herkes farkında. Şimdi anlatacağım konudan ise çok az bir kitlenin farkında olduğunu düşünüyorum. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte birçok iş alanı ve meslek elden gidiyor. Teknoloji yanına Kapitalizmi aldığında olabilecekleri kestirmek iyice güç hale geliyor. Size bunu örneklerle anlatmaya çalışayım.

Bugün dünyanın en büyük ülkesi hangi ülke? Çin mi? Hindistan mı? Hayır yanılıyorsunuz artık dünyanın en büyük ülkesi Facebook. Ardından gelenlere bir bakın aşağıda daha net göreceksiniz. Böyle bir gücü elde tutmak ne anlama gelir? Tüm dünyayı istediğiniz an hipnotize edebilir. İstediğiniz ülkeyi olumsuz ve kötü olarak gösterebilirsiniz. Doğru ve yanlışlarını birbirine karıştırabilirsiniz. Bu durum her geçen gün sosyal medya mecralarının lehine dönüyor.

Uber diye bir uygulama duydunuz mu? Duymadıysanız yakında duyacaksınız. Bizim anladığımız anlamda taksicilik tarih olmak üzere. Çünkü Uber uygulaması ile istediğiniz an taksici olup istediğiniz kişiyi tercih ettiği yere götürebileceksiniz? Şu anda bu uygulamanın değeri Türkiye’nin en değerli markası olan Türk Hava Yolları’ndan daha fazla.

Peki ya AirBNB uygulamasını duydunuz mu? Bu uygulamada yakında tüm otellerin yerini alacak bir uygulama olacak. Çünkü bu uygulama ile dünyanın neresinde olursanız olun. Evinizi sistem üzerinden kiraya verebilir ve para kazanabilirsiniz.

Navigasyon uygulamalarını anlatmaya gerek yok sanırım. Kendi memleketinizde bilmediğiniz yerleri ve adresleri Google Map, Yandex Haritalar ve Here gibi uygulamalar sizden daha iyi biliyor.

Bu ve buna benzer mecraların çoğalması başta kulağa hoş geliyor. Madalyonun öbür yüzünden bakarsanız bundan sonra benim bindiğim taksiden, kiraladığım evden bile uluslararası sistemde birilerinin cebine para girecek. Bana ait hangi özel, gizli bilgi varsa hepsine herkes ulaşabilir olacak. Bunları kullanmama gibi bir lüksünüz de olmayacak. Çünkü bu uygulamalar sizin için de ekonomik olarak mantıklı hizmetler sunuyor. Eğer istanbul’da iseniz bu uygulamaları deneyebilirsiniz. Türkiye’de şimdilik sadece İstanbul’da hizmet veriyorlar.

Teknolojinin bu denli gelişmesi tüm dünyayı koca bir köy haline getirirken diğer yandan da iş ilişkilerini arttırdı. Düne kadar ÇİN’den bir şey almak getirmek işkence iken AliExpress ile birlikte kargo ücretsiz olarak istediğiniz ürünü alabilecek hale geldiniz. Aldığınız eşya uygun fiyatlı olması sebebiyle sizin için çok mantıklı bir ticaret iken ülke ekonomisi açısından kötü bir şey yaptığınızın elbette farkındasınızdır. Alacağınız basit bir tekstil ürününü Türkiye’den almak yerine artık Çin’den alabilmek ülke adına yakın zamanda ciddi bir problem olacak. Yakın zamanda Amazon’un da Türkiye’ye gelmesiyle birlikte ithalat’ın ciddi oranda artacağını hep birlikte göreceğiz.

Bugün üretilen teknolojik ürünlerinin kilogram başına değerlerini gösteren aşağıdaki tabloyu da dikkatinize sunmak isterim. Eğer burada değerli olan teknolojik ürünleri üret(e)miyorsanız bugünkü sistemde kaybetmeye mahkumsunuz demektir.

Bütün bu verdiğim örnekleri dikkate aldığınızda ise özet olarak şunu demeye çalıyorum. Teknoloji etkisiyle yeni bir oyun kuruluyor. Kurulan bu oyunda rekabet inanılmaz şekilde artıyor ve daha da artacak. Bu rekabette güçlüler daha çok güçlendikçe güçsüzler ortadan kaybolacak. Eskiden rakibiniz karşı komşunuz iken artık ÇİN’in en ücra kasabasındaki bir kişi de sizin rakibiniz olmuş durumda. Bu durumda ne yapmak gerekiyor? Elbette cevap belli. Daha çok çalışmak daha fazla çalışmak ve mücadele etmek. Başka alternatif var mı? Yok. Çalışmazsanız üretmezseniz yok olursunuz. Ülke olarak kaybederiz. Ne oldu şimdi. O zaman artık günde sadece 8 saat mesai ile durum kurtarılabilir mi? Elbette hayır hem 3 vardiya sisteminde çalışacak hem hafta sonları da ilave mesai yapmak zorunda kalacaksınız. Hani teknoloji iyi bir şeydi? Hani hayatımızı kolaylaştırıyordu? Evet kolaylaştırıyor. Örneğin eskiden evde sadece annenin çalışması yeterli iken artık hem anne hem de babanın çalışması gerekiyor. İşin sonucuna baktığınızda tüm sistem benim daha fazla çalışmama sebep olan bir sürece dönmüş durumda. Teknolojinin olmadığı zamanlarda sadece yazın çalışarak yaptığı çiftçilikten geçinen dedelerimiz kışın “zor” şartlarda yaşarken, şimdi biz senede sadece bir hafta izin yapabilecek kadar çalışıyoruz. Çünkü hayatımız kolaylaştı! Eskiden günde 1000 adet üreterek geçinebildiğiniz bir ürünü artık 100.000 adet üretmek zorundasınız çünkü rakipleriniz aynı ürünü çok daha fazla üreterek sizden ucuza satıyor. Kore ve Çin’e gittiğimde gördüğüm manzara şuydu. İnsanlar işe Pazartesi sabah gidip Cumartesi günü akşam dönüyordu. Bu süre zarfında iş yerinde çalışıyorlar ve orada uyuyorlardı. 6 gün boyunca başka hiçbir şey yapmadan ömür sürüyorlardı. Bu insanların Koca bir ömrü bu şekilde sürdüklerini görünce büyük şok yaşamıştım.

Ee ne olacak şimdi? Teknoloji buna sebep oldu anladık. Hayat giderek zorlaşacak da sonra ne olacak? diye sorular sorduğunuzu duyar gibiyim. Durun daha Teknolojinin size söyleyecekleri var. Henüz bitirmedim.

Şimdi tüm dünya bu noktaya doğru ilerlerken. Avrupalı ve Amerikalı “dostlarımız” elbette boş durmadı bu duruma önlem olarak karşımıza bir çözümle geldiler. Çünkü bu dostlarımız ÇİN’in, Uzak doğunun bu şekilde çalışmasından rahatsız olmuyordu. Fakat işler onların lehine dönmeye başlayınca durun bir dakika dediler. Avrupalı ve Amerikalı dostlarımız elbette bu kadar yoğun ve insan haklarına aykırı şekilde çalışmak istemiyorlardı. Burada gene teknolojinin nimetlerinden faydalanarak yeni bir sistem vaaz ettiler. Bunun adına Endüstri 4.0 diyorlar. Bir çok insan duymuştur ama duymayanlar için özetleyeyim. Şu anda yapılan ne tür iş varsa bu işleri internet, otomasyon, yapay zeka, robotlar v.b. daha ne kadar teknoloji varsa bunları harmanlayarak bizim yerimize bu işleri yapan sistemler kurmak olarak özetleyebiliriz. Yani şöyle düşünün bugün 1000 kişinin çalıştığı bir fabrikayı toplamda 10 kişi ile aynı kapasitede ve daha fazlasını üretebilecek hale getirmeye Endüstri 4.0 deniyor. Hani şu meşhur Tesla aracı var ya sürücüsü olmadan gidebilen. İşte o. Demin çok çalışmamız gerek diyordum ya onu beğenmiyorsanız ikinci seçenek olarak işsiz de kalabilirsiniz. Çünkü teknoloji son dönemde yapay zekanın da (bu konu bambaşka bir debi derya talep olursa bununla ilgili de bir yazı yazarım.) gelişmesi ile öyle ilerledi ki yakında şoförlük diye bir meslek kalmayacak. Aynı şoförlük gibi bir çok meslek orta vadede tedavülden kalkacak. Şimdi söyleyince mantıksız geliyor ama şöyle düşünün bugün ata binebilen kaç kişi var? Aynı onun gibi işte.

Erdil Yaşaroğlu’nun güzel karikatürü bu noktada “cuk” oturuyor.

Bu noktada size tarihten de bir örnek vereyim. Tarih derslerinde anlatılan Matbaa’nın Osmanlı’ya geç gelmesi konusu da aynı böyle bir şeydi işte. Olayın gavur icadı olması konusu aslında magazinsel boyutudur. Esas mesele Osmanlı zamanında kitap neşreden, ciltleyen ve bu iş için emek harcayan bir kitlenin işsizlikle karşı karşıya kalacağı düşüncesiyle Osmanlının insandan yana tavır almasından ötürü matbaa bizim memlekete geç gelmiştir. İbrahim Müteferrika’ya kadar yaşanan sürecin özeti aslında böyledir. Bugün yaşanan durum bundan farklı değildir. Bugün de elin oğlunun getirdiklerini aynen kabul edip kullanmak yerine kapitalizm ve teknolojinin ilk nüvelerinden biri olan matbaa örneğinin üzerine iyi düşünüp millet olarak “kendi matbaa”larımızı bulmak ve icad etmekten başka seçeneğimiz yoktur.

Kestirilmesi güç ne olacağı bilinmeyen bir süreçte öncelikle Allah’a inanıp dayanarak sonrasında elimizden gelen gayreti göstermek için mücadele etmeliyiz. Bu millet tarih boyunca hep kritik rollerde olup doğru ve olması gerekenden yana tavır almıştır. Bizim yapmamız gereken kapitalist sistemin çarkları içinde bir çark olmaktan öte. Kendi kuracağımız sistemimizde çalışacağımız bir çark olmaktır. Bunun için kafa yormadığımız sürece kapitalist sistemde eriyip giden, bozulduğunda kolayca yerine başka bir dişlinin koyulacağı bir millet olmaktan öteye gidemeyiz. Bu yüzden sistemini bizim kuracağımız “yeni bir oyuna” ihtiyacımız var.

Bu kadar lakırdıdan sonra sonuç olarak Teknolojinin iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğu sorusunun cevabını size bırakıyorum…

Yazının bu noktasına kadar sabredip okuma gayreti gösterenlere özel olarak teşekkür ediyorum. Ben derdimi 140 karaktere sığdıramayan analog bir nesilden geliyorum. Bu yüzden yazılarımda derdimi anlatmak biraz vakit alabiliyor. Bir nebze olsun düşünmenize vesile olduysam ne mutlu bana.

Yazımı İsmail Kılıçarslan gibi bitireyim.

Ne demişti Güray Yüksel : Ya abi iyi hoş diyorsun da şimdi çok da şey yapmamak lazım. İyi olur inşallah ya… Allah razı olsun…

Yazılarımın daha fazlasına ulaşmak ve yeni yazılar geldiğinde haberdar olmak için buradan blog sayfama ulaşabilirsiniz.

Kalın sağlıcakla…

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.