The Handmaid’s Tale — Geleceğimiz.

Öncelikle uzun zamandır burada yazmadığımı farkettim, bu yazıyı yazma kararını aldığımda da daha önceki yazılarım ile aynı konuda olmadığını, bu yüzden beni biraz zorlayacağını farkettim.Sürç-ü lisan olursa şimdiden affola.

Filmde ve kitapta tasviri yapılan, komutanlarına “taşıyıcı annelik” yapan kadınlara giyidirilen bir çeşit üniforma.

Nereden başlayacağımı bilmiyorum, söze nasıl gireceğimi de. Tek bildiğim, bugün bir dizi keşfettim. Barış Özcan’ın efsanevi youtube videoları sayesinde. Adı, “The Handmaid’s Tale”. Türkçede sanırım “Hizmetçinin / Yardımcının Masalı” gibi bir anlama karşılık geliyor.

Distopik bir dünyanın anlatıldığı bu dizi sanırım dizinin oyuncu ve teknik kadrosunu oluşturan bireylerin bulunduğu toplumlar için gerçekten distopik olabilir. Fakat bu diziyi, herhangi bir ortadoğu toplumundan bir vatandaşa izlettiğiniz de, -ki Türkiye’de toplumsal yapı olarak son 17 yılda ortadoğu toplumu olma evrimini tamamladı- tanıdık gelen birçok şey oluyor. Karakterler arasında ki dialoglardan, dizide işlenen konudan.O kadar çok günlük hayatımızla çakışan şeylere denk geliyorum ki, içten içe “yahu senarist bir Türk mü acaba?” diye düşünmeden edemedim. Lafı fazla uzatmadan, dizinin sadece ilk 4 bölümünü incelemeye koyulacağım.

Öncelikle dizi Margaret Atwood ‘un futuristik depresif romanından uyarlanmıştır.

Konusu, Amerika’da hükümetin biranda çıkarttığı kanunlar doğrultusunda kadınların mal mülk sahibi bile olamadığı korkunç bir yapıya bürünmesiyle başlar. Kadınların sadece tabiri caizse komutanlarının malı olarak görüldüğü, doğurganlık oranı yüksek olanların sadece bebek dünyaya getirmek için kullanıldığı -dizide ana karakter bu olayı “Bizler 2 ayağı olan rahimleriz.” olarak betimliyor- hayata dair hiçbir şeyi özgürce yapamadıkları gibi, ileri düzeyde kısıtlanmalarından oluşan konusuyla izlemeye başladığınız andan itibaren bağlanıyorsunuz.

Beni diziye bağlayan sebeplerden birisi ise, “siyasal dinci yapının, dindarlığın” toplumlara verdiği zararları flashback efektleri ile çok güzel anlatabiliyor olmaları. Diziyi izlerken gözünüzün önüne adeta Türkiye geliyor. Bir çok dialogta Türkiye’yi anımsıyorsunuz. Bu çok normal çünkü aslında bizlerde Türk toplumu olarak şuan tam olarak bunu yaşıyoruz. İşte bu yüzden yazının başında bizler için distopik değil, tam tersine gelecekte olabilitesi çok yüksek ihtimallerden birisi olarak gördüğümü belirttim.

Çok uzatmadan dizinin etkileyici dialoglarını ele almaya başlayacağım.

Belki de Hiç Terorist Yoktur?

Dizinin yanlış hatırlamıyorsam 3.bölümünün başlarında aslında toplumun nasıl böyle bir yapıya büründüğünü anlatan flashbackler içeriyor. Ana karakterimiz OFFRED, komutanının evinde çekildiği bi sorguda geçmişi hatırlıyor ve o günleri düşünüyor. Burada geçen dialog beni çok etkiledi.

Dialogta; Hükümetin terör saldırılarını bahane ederek önce OHAL ilan etmesi, ardından hayatı giderek bunaltacak olan o dikta kararları alması.

Amaç teröristleri yakalamaktı.
Belki de hiç terörist falan yoktu.

Nasıl tanıdık geliyor mu biyerlerden? OHAL’in gereksiz uzatılması, dikta kararların alınması, kadınlara zaten değer vermesinden aciz olan bir toplumun iyice yozlaştırılması falan. Neyse buralara hep geleceğiz.

Öncesinde Hep Uyuyordum

Ana karakterimiz bize başka bir sahnede çok güzel bir mesaj veriyor aslında. Hükümetin, topluma hayatı zindan ederken aslında nasılda sinsi sinsi işlediğini. Nasıl da toplumu yapılan her kötülüğe biraz daha alıştırarak farkettirmeden işlediklerini.

Gerçekten sorgulamak istediğimiz de, gerçekten birşeylerin sebebini öğrenmek istediğimiz de nasılda mantıklı geliyor öyle değil mi? Toplumca bir takım olaylar yaşıyoruz, içten içe fethediliyoruz. Ortak noktada kesişmemiz gereken noktalarda bile bölünmeyi başarıyoruz. Sizce bunu biz mi yapıyoruz, yoksa zorunda mı bırakılıyoruz? Neredeyse 17 senedir iktidarda olan hükümet, toplumun bu raddeye gelmesinde hiç mi suçlu değil? Hadi diyelim ki enkaz altında olan bir noktadan alındı bu toplum -öyle olmadığını hepimiz biliyoruz- 1 adım dahi ileriye götürememek bizlerin mi başarısızlığıdır onların mı? Neden? diye niye soramıyoruz? Neden çıkıp sorgulamak yerine alışmayı tercih ediyor, gururumuzdan, karakterimizden ödün verip yalaka olmayı tercih ediyoruz.

Cevabı çok açık, bizler berbat canlılarız. Dünya tarihinin görüp görebileceği en pislik ırklardan birisiyiz. Çünkü bizler de onlar gibiyiz. Başımızda ki olmasaydı, onun yerine bizden birisi de olsaydı aynı olacaktı değil mi? Sanırım bizim toptan haritadan silinmemiz gerekiyor.

Neyse geçiyorum bir başka harikulade sahneye.

Hiçbir şey Aniden Değişmez

Tam olarak bu sahnenin, ülkede ki bütün duvarlara asılmasını falan isteyebilirim. Bu sahne de böyle bir sözün olması kesinlikle kurgulanmış birşey. Düşünülmüş birşey, kadınların yürüyüşleri, kıyafetleri ve başlarına taktıkları at gözlüğü misali şapka. Başlarının öne eğik olması, ellerinin konumu vesaire.

Ve en önemlisi altında yazan söz,

Hiçbir şey aniden değişmez.

Bu gerçekten mükemmel bir söz. Geriye dönüp bakmaya cesaret ettiniz mi hiç? Ben bazen bu cesareti kendimde buluyorum. Eski Türkiye’ye dönüp bakıyorum. Bundan tam 20 yıl öncesine dönüp bakıyorum. Ve diyorum ki, “vaay bee, ne güzelmiş abi o yıllar.” Normalde olması gereken nedir? Doğru orantılı olarak, seneler ilerledikçe, teknolojinin, bilimin, sosyo-kültürel yapının, insanlığın ve özetle medeniyetin de ilerlemesini bekleriz değil mi? Biz neden tersini yaşıyoruz? Dünya devletleri dediğimiz devletler adımları 3'er 5'er atarken, biz neden koşa koşa Ortadoğu ülkesi olmaya çalışıyoruz.

Bunun da cevabı basit, hatta kendileri bile zaman zaman itiraf ediyor bunu yapan kişiler.

Bizler 3.sınıf dünya insanıyız, sorgulamaktan aciz, at gözlüğünü takmış, önüne ne verilirse ona okey diyen bir toplum olduk biz. Tamda bu sahnede resmedilen kadınlar gibi. Sadece gözümüzün görebildiğine bakıyoruz, göremediğimiz yerde ne döndüğünü sorgulamıyoruz.

Peki çok güvendiğiniz(!) o yöneticiler ne yapıyor? Bölüyor, parçalıyor, yok ediyor en sonunda da çıkıp utanmadan “kandırıldık” diyor, bizlerde hürrra peşine koşuyoruz. Bilmiyorum, ben mi çok kurgucu yaklaşıyorum yoksa gerçekleri mi söylüyorum bilemiyorum inanın.

Hiçbir şey aniden değişmiyor arkadaşlar. Değiştiğini farkettiğimiz de ise geç kalmamış olmak için bu çabamız. Hoş bu toplum rayından çıkalı bence epey oldu, neyin çabasını veriyoruz tartışılır. Kendimizi toplumdan koparıp, bencil düşünüp kurtulmaya oynamak en mantıklısı sanırım.

Sürekli Isınan Bir Küvette, Farkına Varmadan Ölürsünüz

Ve ilk 4 bölüm de karşılaştığım son etkileyici sahne. Bir önce ki sahnenin devamı. Yine geriye dönüp bakmaya cesaret ettiğimiz de, karşılaştığımız sahne; terör saldırıları, kadına ve hatta insana verilen değerin freni patlamış kamyon hızıyla düşüşü, saygının ve sevginin adeta yok oluşundan ibaret.

Isınıyoruz arkadaşlar, ülke adeta bir küvet bizim için. Sürekli suyu ısınan bir küvet. Öleceğimizi farkettiğimiz de ise, küvetten çıkmak için yeterli vaktimiz olmayacak. Kendi suyumuzda öleceğiz.

Bazı noktalarda diziden epey uzaklaşmış olabilirim. Bu bilinçli yapılmış birşeydir. Ben bir film yada dizi eleştirmeni değilim, hoş sosyolog’ta değilim fakat bu dizinin bende uyandırdığı algıyı yazmak istedim. Türk toplumu gibi nice sonu hayır gözükmeyen toplumlara işaretler çaktığını hissediyorum bu dizinin.

Zaten bence konusu gereğide amaçlarının bu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Olumlu yada olumsuz, saygı çerçevesinde yapılan her türlü eleştiriye açığım.

Teşekkürler.

Cheers!