sven scheuermeier — unsplash

Vasata Tahammül

“rahat giyiniyoruz, istediğimiz zaman gidip geliyoruz, gerçek bir aile ortamı”

Kültürü kimi zaman çok hafife alıyoruz, çoğunlukla da analizlerimizin parçası yapmayı tercih etmiyoruz. Bunda muhtemelen yapacağımız çıkarımların canımızı acıtacağı korkusu önemli bir rol oynuyor. Oysa içinde barındığımız toplumun kültürü bir şekilde DNA’mıza sirayet ediyor. Etmese dahi, yumurtanın ipana ile fırçalanan tarafında olup olmadığımızı çevremiz belirliyor. Bununla ilgili dünya kadar bilimsel çalışma var, lakin bu çalışmaları alıp girişimler üzerine uygulamak ağzımızın tadını kaçıracak cinste gerçekten.

Bu açıdan bakınca San Francisco’yu ya da Silikon Vadisi’ni anlamak için de geçmişe ve yerleşen kültüre bakmak faydalı olabilir. 1800'lerde yaşanan California Gold Rush hikayesini eminim bilmeyeniniz çok azdır. Bir eyaletin içine işleyen inanılmaz bir oportünizm güdüsünden bahsediyoruz. Haliyle burada oluşan girişim kültürüne şaşırmak oldukça zor.

Peki bu kadarı yeterli mi? Tabii ki hayır. İşin içerisinde teknoloji varken, konu dönüp dolaşıp insan hayatındaki devrimsel değişikliklere geliyor. Muhafaza etmenin değil, özgür bırakmanın çağındayız. Yani günümüz girişimleri safi oportünizm ürünü değil. Boyutu sabit bir pasta yerine sürekli kendini büyütmekte olan, şeklini değiştirmekte olan bir pastadan söz ediyoruz. Bu da bizi 1960'lara, hippilere, çiçek çocuklara, beat çağına götürüyor. Özgürlüğün, yeni değerlerin, yeni soruların dönemine yani. Keşif önce duvarları kırmakla başlıyor.

Yeri gelmişken, bu dönemi daha yakından tanımanız için Jack Kerouac’ın Yolda isimli kitabını şiddetle öneririm.


Bitti mi? Yine hayır.

Tarihin sunduğu değerler yeterli olsaydı, bu memlekette portakal sıkarak Hollanda, yere kola dökerek İsrail protesto edilmezdi öyle değil mi? Bu iki güdüyü birleştirebilecek, bu bileşimden ürünler çıkaracak insanların da elbette ki eğitimlerinin, yani kendi hayatları süresinde kendilerine kattıklarının da belli bir noktada olması gerekiyor. Stanford, Berkeley, CalTech isimlerini az duymadık öyle değil mi? Bu okullar sadece kendi öğrencilerinin değil, şehirlerinin okulları. Elinizi kolunuzu sallayarak kampüslerine girebileceğiniz bu okullar ve yaşattıkları değerler şehirle bütünleşmiş durumda. Bugün ODTÜ’ye, Bilkent’e, Boğaziçi’ne, İTÜ’ye bir girmeyi denemenizi öneririm. SECURITAS ve ya TAV Güvenlik gerçeğiyle yüzleşeceksiniz. Şehirden kopuklukları yetmezmiş gibi popülist siyasetin de malzemesi haline gelmiş durumda okullarımız ne yazık ki. Konumuza dönelim…

Bu gerçekler ışığında baktığımızda bugünkü Silikon Vadisi’ni anlamak oldukça kolaylaşıyor. Onbinlerce teknoloji girişimi can suyunu San Francisco’da bulduğundan, orada yeşeriyor. Şehrin varoluşunda yer etmiş değerler, dünyanın dört bir yanından başka girişimcilere de cazip geliyor ve ortaya muazzam bir makine çıkmış oluyor.


Bunları neden anlattım?

Kuracağımız sac ayağının altını doldurabilmek için. Bu sektör içerisinde başarı için üç malzemeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum;

  • Oportünizm
  • Özgür Düşünce
  • Eğitim/Zeka/Çalışma -> Farkındalık (bu üçlünün sarmal halinde tek değeri oluşturduğunu düşünüyorum.)

Bu üç kriter ışığında kendi minik ekosistemimize bakalım.

Oportünistlik

adına kayda değer bir duruşumuz olduğunu düşünüyorum. Hatta bu çoğu zaman o kadar ileri gidiyor ki, durum itici hale geliyor. Bunun altında yatan Orta Doğulu olma sendromu, kazandıklarını kaybetme korkusu başka bir yazının konusu olsun.

Özgür Düşünce

kısmında yine genetik sorunlarımız dışında fena değiliz. Hala, bu sektörün kadınları hakettiği değeri görmüyor. Hala iş yerinde çeşitliliğe, farklı dünya görüşlerine yeteri kadar açık değiliz. Mümkün mertebe bize benzeyen insanları buluyoruz. Lakin yine de, sektörün büyük çoğunlu hem hayat görüşü olarak hem ekonomik olarak liberal insanlardan oluşuyor. Umarım henüz yeterli güce ulaşamadıkları için öyle değillerdir. Zira ulaşanların sosyal medyadan verdiği görüntü korkunç.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere…

Farkındalık

Durum tespiti yapmadan önce aynı lügatı konuştuğumuza kendimi biraz daha inandırmak adına bir açıklama yapacağım. Güçlü bir eğitimin daha açık bir dünya algısı oluşturacağına, zekanın bu geniş dünyanın ne kadar derine gidilebileceğini gösterdiğine ve çalışmanın adım atma cesareti olduğuna inanıyorum. Oluşan bu kocaman düzlemde hareket eden herkesin de hem keşfettiklerinin hem de keşfedemediği kocaman dünyanın farkındalığını kazanacağını düşünüyorum.

Ne kadar farkındayız?

Çok kolaya kaçıp ‘değiliz abi yaa’cılık oynayabilirim. Genelleme yapmak gerçekten kolay. Ama bu kadar emin olamıyorum. Bugüne kadar çalıştığım bütün şirketlerde, azımsanmayacak bir oranda buna sahip olduğunu düşündüğüm insanları tanıdım. İstisnasız her yerde. Ama gördüğüm resim hep kendini tekrar etti. Bu insanlar etrafını diğerleriyle doldurmuşlardı. Bir şekilde kendilerini paralize oldukları bir denklemin içine sokmuşlardı. Bunu bir fedailik olarak görmek mümkün. Zira yazıyı da buna benzer bir çıkarımın yapıldığı twitter flood’unu okumamın ardından yazmaya karar verdim.

Okumaya, yorumlamaya değer bir fikir Erkan Erol’un söylediği. Mütevaziliğe ilişkin söylediklerine ne kadar katılıyorsam, dönüp konuyu bağladığı argümana da o kadar katılmıyorum hatta oldukça tehlikeli buluyorum. Takıldığım noktayı tahmin edebiliyorsunuzdur.

“Takım/ekip dediğin grup %100 rockstar olmaz. Sıradan olanı idare etmek Rockstar olmaya dahil. Sana verilen paraya bu hizmet dahil.”
“Full rockstar takım kurup napıcaz uzaya mı çıkıcaz?”

Erkan’ın rockstar tabiriyle benim farkındalık sahibi olma tabirim ne kadar örtüşüyor tabii ki emin değilim. Lakin benzer değerlerden bahsettiğimizi düşünüyorum.

Vasatla barıştığımız yerde bu yeni oyunu kaybederiz/kaybediyoruz. Uzaya çıkmak değil mevzu, gurur duyduğumuz işlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.

Vasatlık su bardağına damlatılan mürekkep gibi, her yere yayılıyor.

Takım/ekip dediğin grup da eğer gerçekten ses getirecek bir iş yapmak istiyorsa %100 rockstar olmak durumunda. Hiç değilse bunu talep etmek durumunda. Kimsenin sözleşmesinde de ‘vasatları idare edeceksin’ yazmıyor ama bunu Erkan’ın da inanarak değil argümanının altını çizmek için yazdığını düşünüyorum.

Sektör olarak nedenselliği yanlış algılıyoruz belki de. Vadideki özgür çalışma saatleri, aile gibi ortam(ne demekse!), ‘iş kıyafeti’ kavramının olmaması; orada kazanılmış değerler. Bunları yaptılar ve sonrasında başarı geldi değil oradaki öykü. Çalışma saatlerinin sınırlı olması gerektiğini, işin iş gibi olması gerektiğini, resmiyeti savunmuyorum(ki savunulabilir aslında). Büyük firmalar da bayılmıyor bu resmiyete, minimum çalışan sorumluluğunu garanti altına almak için kurallar koyuluyor. O kalabalığın içinde vasat altı olanları ayırt etmek güç olduğundan, vasat baremini yukarı çekmeye çalışıyor yani. Savunduğum şey, bunların getirdiği boşluğun bir farkındalık alanı olarak değerlendirilmesi gerektiği. Biz bunu yapmıyoruz. 15–20 kişiyle kocaman firmalara meydan okumaya kalkıyorsanız, vasat bareminizin zaten çok yukarıda olması gerekiyor.

Bugün bu sektörde çalışan neredeyse herkes için iş kararı mekanizması şöyle çalışıyor;

  • Kısa vadede para biriktirmeye ihtiyacım var mı? Evet -> Büyük kurum, Hayır -> Startup
  • CV’mde seksi bir isim mi eksik, şaşaalı bir title mı? İsim -> Büyük kurum, Title -> Startup

Burada girişimcilerin basiretsizliğini, ülkedeki kaynak azlığını tabii ki görmezden gelmiyorum. Ama yerleşen algı o kadar bozuldu ki, artık girişimcilerin de başarılı olması imkansıza yakınsıyor.

Durum tespiti yapıyoruz, çözüm önerisinde bulunmak gibi bir sorumluluk hissetmiyorum o yüzden. Lakin boşuna söylemiyorlar işe mutlaka o işi sizden daha iyi yapan birilerini alın diye. Bu çay demlemek bile olsa böyle.

Fotoğraf buyken, başarılı insanların sinirlenmeleri, tahammül edememeleri de bu yüzden. Sırtlarında taşımak istemedikleri bir yük var ortada. O yükle, hızlı gitmeniz mümkün değil. O yükle vadi olmanız mümkün değil. O yükle sınıf atlamanız mümkün değil. Hal böyleyken de herhangi bir şekilde o yükü ‘norm’ haline getirmek yanlış/tehlikeli.

Bugün böyle bir ülkede bir girişimde çalışıyorsanız; yapmayı kendinize ve etrafınıza taahhüt ettiğiniz şey çok büyük. Eğer bir kariyer hedefiyle geldiyseniz; 15–20 kişilik bir şirkette CxO olmanız, XYZ Lead, ABC Manager olmanız yurtiçi için bir anlam ifade etmiyor, yurt dışı için de kendinizi ait olmadığınız bir ligin içerisine atmış oluyorsunuz. Zaten temelde de hatalı bir seçim. Geriye tek bir şey kalıyor o zaman: bulunduğunuz yerdeki başarı talebi. Takımın başarısıyla şahsi başarınız arasında bir fark yok bu sektörde.

Ve günün sonunda en zayıf halkanız kadar güçlüsünüz.

Bir gün belki %100 rockstarlardan oluşan bir takım kurulur da burada, zamanında kargo getiren bir ürün yaparlar :) Ben ona da razıyım…

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.