Yaşlı Adam ve Deniz Işığında Bir Modern Türk Sineması Başyapıtı: Kalandar Soğuğu

20. yüzyılın ortalarında Hemingway’in kült şaheseri “Yaşlı Adam ve Deniz” fazla sade ve basit olduğu için eleştirilmişti. Hem sembolik olarak derinlemesine okumaya açık olmasında, hem de en yüzeysel incelemede bile çarpıcılığını korumasındaydı bu başyapıtın mahareti. Zaten ömrü boyunca doğayla fazlasıyla iç içe olmuş Hemingway’in bu eseri kaleme almasından altmış küsür sene sonra, insan doğaya karşı teması hem sinema hem edebiyat dünyası için bulunmaz bir nimet haline gelmiş vaziyette.

Sinemada mekanın bir karakter olarak kullanılması, ciddi bir teknik unsur olmasından mütevellit hayli eskiye dayanıyor. Ancak insanın hayatında mekanın ehemmiyeti, özellikle insanoğlunun yaşını düşündüğümüzde hayli yeni ve modern bir olay. Şehirlerin insan üzerindeki etkisi, modern hayattan kaçmak, taşra-şehir çekişmesi gibi tartışmalar 200 bin yıllık insanlık tarihinde nispeten yeni. Özünü şehirleşme ve modernleşmeden alan ve Kafka tarafından ortaya konup, özellikle milenyum ile çağın hastalığı haline gelen bu hususlar sinemada da modernleşmiş halleriyle zuhur ediyorlar.

Ana akım sinemanın insanın doğayla mücadelesini ele alışı, Hemingway’in basitlikle getirdiği yeni soluktan hayli uzak. Zira az önce modern çağın hastalığı diye nitelemekten hiç gocunmadığım “kaçıp gitmek, her şeyi bırakıp köye yerleşmek” merkezli bir insan-doğa mücadelesi anlayışı hakim. yani, modern insanın doğayla mücadelesi. yakın zamandan birkaç örnek vermek gerekirse Into the Wild, 127 Hours, Wild; türk sinemasından Özcan Alper’in Sonbahar’ı ve Rüzgarın Hatıraları geliyor aklıma.

Kalandar Soğuğu bu fazlasıyla yaygın ana akım çizgiye baş kaldırıyor. Hemingway’in yapıtıyla pek çok ortak noktada buluşarak belki de 21. yüzyıl Türk ve dünya sinemasının en gerçekçi doğa-insan ilişkisini bizlere sunuyor. her iki öyküde de yazarlar, karakterleri modern insan dertleriyle doğanın çetinliği içinde marine edip, doğa yaşantısına “şehirde sahip olunanların orucunu tutmak” muamelesi yapmıyor. karakterlerin sarsıntılı bir boşanmanın/ölümün yasını tutmak, kapitalist düzenin adaletsizliklerine baş kaldırmak, doğa içerisinde kim olduğunu bulmak gibi şehirli dertlere sahip olduğu yapımların aksine, Kalandar Soğuğu tıpkı Yaşlı Adam ve Deniz gibi, doğayla temel ihtiyaçlarını karşılamak için mücadele etmek zorunda kalan insanları merceğe alıyor.

Hikayenin iniş ve çıkışları da Hemingway ile paralellik gösterir şekilde. Fukara, kazandığıyla ancak hayatta kalabilen yaşlı bir balıkçının talih kuşu gibi bir büyük balığı onca uğraş vererek yakalaması ve ardından sahip olduğunu kaybetmesiyle yaşadığı trajedi anlatılır Yaşlı Adam ve Deniz’de. Karakter ilk başta fakirdir, öykünün sonunda ise devasa bir balığı önce emeğiyle kazanmış, sonra doğaya kaybetmiş bir fakirdir. Karakterin, öykünün başında ve sonunda bulunduğu nokta aynı gibi görünse de, dipte doğmak ile dibe vurmak arasındaki fark devasadır. Aynı şekilde mehmet de büyük balığın (madenin) peşinde uzun uzun koşar, emek verir. Hikayenin sonunda aradığını bulması izleyiciye mutlu son gibi görünse de, belki de gidişat Yaşlı Adam ve Deniz’dekinin birebir aynı olacaktır. Sadece Hemingway’in, ihtiyar balıkçı balığı tuttuğu anda öyküyü noktaladığını düşünün. Tıpkı bunun gibi, Mehmet doğayla mücadele ederek kazandıklarını doğaya kaybedecektir belki de.

Hemingway’in gücünü basitlikten alması aynen bu film için de geçerli. Ancak basiti yazarak anlatmak ile beyaz perdede göstermek arasındaki teknik fark çok büyük. Basiti anlatmak için bir kalem bir kağıt yeter; ancak basiti göstermek, gözün gördüğünü göstermektir ve bu olağandışı zorlukta bir iş. filmde yönetmen Mustafa Kara ve görüntü yönetmenleri öylesine bir iş çıkartmışlar ki ortaya, imkansızı başarmak diye ifade edebiliyorum ancak. Nice yönetmenin girmekten gocunacağı deliklere girip, çıkmaya üşeneceği yerlere çıkıp çekmişler bu filmi. Doğayı yansıtırken, iyiyi veya kötüyü, şanslıyı veya uğursuzu hiçbir zaman söz konusu etmemeyi, bu şekilde de hem ekolojik hem de sosyal boyutu olan bir gerçeklik yaratmayı sadece kameralarıyla becerebilmişler. Ayakta alkışlıyorum.

Yukarıda bir yerde “gerçekçi” kelimesini kullandım. Aslında kullanmamaya çalışacaktım bu kelimeyi bu yazıda. Zira, gerçekçilik, romantiklik, doğallık gibi sıfatlar kurgu eserlere takılır. Bu filmdeki gerçeklik hissi öylesine üst düzey ki, hala daha oyuncular gerçekten aktör mü yoksa sahiden de civardan bulup mu oynatmışlar diye düşünüyorum. Haliyle gerçekçi ifadesi yetersiz kalıyor anlatmakta. İlla ifade etmem gerekirse deneysel bir yönü olduğunu söylemem gerekir. Siz deyin “bizi, bize, bizle anlatmış”, “adeta bir belgesel havası var filmde”; ben diyeyim deneysel gerçeklik. Hepimizi aynı hissiyatta buluşturabilmesi ayrı bir güzelliği zaten filmin.

(Buraya küçük bir anımsı not ekleyeyim: Birkaç hafta önce Rauf’u izledim. O filmin de çok özel bir sinematografisi, ışık ve mekan kullanımı vardı. Yine doğayla iç içe bir filmdi. Ancak deneysel gerçeklik diye nitelediğim o uç gerçeklik hissi yoktu, köy yerine şehirden gelen insanların dokunuşları seziliyordu. Yersiz politik göndermesi hariç çok iyi bir film olmakla birlikte, Kalandar Soğuğu’nun neden bu kadar özel olduğunu anlamak için de izlenilebilir Rauf.)

Filmde Mehmet’in sahip olduğu tutku da bahse şayan bir unsur. Yola çıkmak, doğayla iç içe yaşamak, intihar etmek, balık tutmak, bir film çekmek gibi ruhun en derinlerinden gelen tutkuları var her insanın. Bunlar artık öylesine yerleşmiş olur ki insanda, bir dürtü, bir refleks halini alır. Bu tutkular uğrunda sergilenen beyhude çabalar anlaşılmaz çoğunlukla ve drama sebep olur. Filmde Mehmet’in dağlara olan tutkusu da, bu tutkunun ailesini eşiğinden döndürdüğü yıkım da hayatın bizzat kendisinden bir tutam lezzet katkısı olmuş.

Hülasa dersek, Türk sinemasını, edebiyatını, müziğini, sanatını ne çok sevdiğimi bir kere daha hatırladım bugün bu harikulade film sayesinde. Ne kadar globalleşen dünya diye, bu ülkeden siktir olup gitmek diye kasarsak kasalım, aynı dili konustuğum bir insanın icra ettiği sanattan aldığım zevki şu hayatta başka hiçbir şeyden alabileceğimi zannetmiyorum. Oscar’a ülke adayı gösterilmiş, yolu açık olsun. Benim gönlümün Oscar’ını kazandı.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.