Yazmak Cesaret İster

Yazmak çoğu zaman cesaret ister. Nasıl yazacağınız, zihninizden geçenleri nasıl kâğıda dökeceğiniz hakkında sorular geçer aklınızdan. Hele ki dilbilgisi kurallarını da önemsiyorsanız, o zaman cesarete olan ihtiyaç bir puan daha artar.

Sonra, içinizden bir ses soruları önceliklerine göre sıralamayı önerecektir. En önemlisi hangisidir? Dilbilgisi kuralları hemen listenin altına geriler. Nitekim yazı olmazsa kuralının da pek bir anlamı olmaz. O zaman yazma fiiline odaklanırsınız doğrudan. Ne yazacaksınız? Nasıl yazacaksınız?

Önce kaba bir plan yapıp adımları belirlemek, sonra da her adımı en ince ayrıntısına kadar tasarlamak iyi bir fikir gibi gelebilir. Ama bazen de tam bu anda bir his “hey” diye seslenir… “Bu yaptığın çok mekanik hatta sanki ruhsuz gibi” der. Ona göre hayatın kendisi, plansız gelişen olaylar silsilesinden ibarettir.

O zaman hangisini seçeceksin? Disiplinli, planlı ve ciddi olanı mı, yoksa dağınık, irrasyonel ve rastlantısal düzeni mi? Seçim sana bağlı. İster şimdi, tüm seçimlerin başka seçimleri doğuracağını fark edersin, istersen bölemeyeceğin “atom” a kadar inmeyi tercih edersin.

Üstelik seçeneklerin varlık sebebi, “nasıl yazmalıyım” sorusuna odaklamak olmasına rağmen, — gördünüz gibi — buna hiç yardımcı olmuyor. Dolayısıyla artık eminsiniz ki o ilk harfi kâğıda (veya ekrana) geçirmediğiniz sürece sonsuz seçeneklere yelken açmaya devam edeceksiniz.

O ilk harf olması gereken yere geldiğinde, kurallar belirsizleşmeye başlar. Artık, yol parmaklarınızın ucundadır. Bir nevi trans hali ya da meditasyon ya da derin düşünme adını sen koy. Anarşizmin bu hafif dokunuşu, sana enerji olarak dönecektir. Hissedersin. Beyninin bir köşesinde hâlâ seni seçeneklere yönlendirme eğilimi olacaktır. Kurallar tamamen kalkmalı mı yoksa yerlerine başkaları mı gelmeli? Eh klasik fiziğin bir noktasını geçince parçacık fiziğine dalmak zorundasınız öyle değil mi?

Bilmek de cesaret ister

Nihayetinde, bu süreç sen arzu ettiğin sürece böyle devam eder. Hatta öyle ki bazen arzu ettiğini de unutursun. Aşk ve zevk o kadar doruktadır ki bir an, (“an” kelimesinin hatırlattığından bile küçük bir an) her şey berraklaşır. Doğrunun ve yanlışın olmadığı o boyutu tüm varlığınızla hissettiğiniz an.

Bir sürecin sonunda elde ettiğiniz sonucun “doğru” ya da “yanlış” olarak değerlendirilemeyeceğini gördüğünüzde, buna emin olduğunuzda yüzleştiğiniz şey aslında ve yalnızca kendinizdir.

Bir taraftan; farklı kuralların işlediği farklı sert disiplinler; diğer yanda aynı dinamikler ile oluşan çocuk oyunları. Saklambacın da bir kuralı ve disiplini var ama çok eğlenceli!

Oysa çocukluktan sonraki bir aşamada, kural ve disiplin ile eğlence birbirlerinden ayrılıyorlar. Bir şeylerin yolunda olması için, bazı kurallara uymak gerekiyor. Ve bazen bu kurallar sıkıcı olabilir.

En azından böyle öğretildi. Bazı kurallar sıkıcı olabilir. Ama zihinsel evrimin de bir kuralı var. Eğlenceli olan hayatta kalır.

Kuralcılık veya anarşi arasındaki sınırı belirleyen şeyin eğlence olduğunu görünce, kendinizi buluyorsunuz karşınızda. Kuralcılık mı yoksa anarşizm mi? Eski siz mi yoksa yenisi mi?

İşte bu nedenle, yazmak cesaret ister. Tıpkı toprağın altındaki köklerden devasa sekoya ağaçlarının çıkması gibi, her bir harfin de seni başka bir hikâyeye götürme ihtimali vardır. Binlerce yıldır insanlık tarihinde yaşanmış milyarlarca anı, alınan sonsuz karar, senin şu anki cümlelerini kurmanı sağlamaktadır. Bu kadar basittir. Mükemmeldir. Ve korkunçtur!

İşte bu nedenle yazmak cesaret ister. Çünkü sonsuzluk ile karşılaşmak cesaret ister. Çünkü sonsuzluğun her anında kendinle karşılaşmak cesaret ister.

Ama yine de eğlenceli olan tam olarak budur.

O zaman, “önüm arkam sağım solum sobe, saklanmayan ebe.”

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.