Neden Kalemtıraş Bile Üret(e)miyoruz? — Aykırı Fikirler Kuşağı

Okul yıllarından hatırlıyorum tüm kalemtıraşlarımız Alman malıydı. O yıllardan beri çevremde hep sorgulanıyor, neden kalemtıraş bile üret(e)miyoruz?

Sorry for non-Turkish followers. This post targets current situation of Turkish economy and politics. So you can just ignore it.

İngiliz edebiyatçı Doris Lessing “İsterseniz yanlış düşünün, ama her durumda kendi kafanızla düşünün.” der. İktisatçılık iddiası olmayan sade bir vatandaş olarak ben de medyanın ürettiği ana akım düşüncenin dışında kalarak, kendi kafamla(özgür düşünce değil) düşünerek kendi doğru ve yanlışlarımı paylaşmak istiyorum. O yüzden bir seri haline getirirsem lazım olur diyerek, yazının başlık kısmında “Aykırı Fikirler Kuşağı” ifadesini ekledim. Yanlışlarım için şimdiden özür dileyerek başlıyorum.

Geçtiğimiz aylarda gün yüzüne çıkan ekonomik sarsıntılar sonrası hep beraber aynı şeyleri hissettik. Döviz nereye kadar yükselecek, bu yükselişi nasıl durdurabiliriz. Döviz kurunun bu mevcut durumuyla ithal ürünleri nasıl satın alacağız? Sonra hep birlikte aklımıza ilk gelen fikrin peşine düştük.

İthal edeceğimiz şeyleri niye biz üretmiyoruz?

Bu düşünsel metodun eleştirilmeye müsait çok yönü var, ancak bu mesele bu yazının konusu değil. İlk olarak ekonomi tarihimizden konuya girip, bir tez olarak mevcut durumu ve önerileri sorgulayıp, daha sonra anti-tez kısmında farklı görüşlerden bahsederek sentez işini okuyucuya bırakacağım.

Tarih

Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomi politikasının başlangıç noktası için İzmir İktisat Kongresi diyebiliriz. Henüz Lozan bile imzalanmamış ve Türkiye SSCB ile yakın ilişkiler içerisinde iken bu kongreden karma (ancak nispeten serbest piyasacı/liberal) bir ekonomi modeli çıkmıştı. Bir parantez açıp sermaye birikimi olmayan ve “ekonomik bağımsızlığı siyasal bağımsızlığın ön koşulu olarak gören” modelin o dönemki sömürgeci veya bugünün yağmacı liberal modellerle karıştırılmaması gerektiğini belirtmek istiyorum. Kimi tarihçiler Lozan öncesi yapılan kongrenin de bir pazarlık konusu olduğunu söyler, bunu bir not olarak bırakıp üzerine yorum yapmayacağım. 1929 Buhranı’ndan sonra, hammadde ihracı dibe vurup, ithalatı karşılamamaya başlayınca daha içe dönük devlet destekli korumacı bir ekonomi politikasına dönülmüş ve yerli üretim teşvik edilmişti. 1929–1938 arasında istikrarlı bir biçimde sonrasında ise çeşitli kesintilerle 1960'lara kadar bu model devam etti diyebiliriz.

İthal İkamecilik

Aradaki yılları es geçip bizim için kritik olan 1960'lara geçmeye başlıyorum. 1960–1980 arası ithal ikameci modelin dönemi. İthal ikameci model, ithal ettiğin ne varsa ithal etme üret diyor. Tam da sosyal medyaya her girdiğimizde okuduğumuz gibi…

Başarılı bir ithal ikameci model uygulaması için, rekabetçi olabilmek, hammadde bağımlılığını minimize etmek, iç pazarın ihtiyacını karşılamak ve nihai hedef olarak üretileni ihraç etmek gerekiyor. İthal ikameci modelde yerli üreticiye avantaj sağlamak adına, ithalata kısıtlama ve yüksek vergi yükü getirilmesi de gerekli. Neticede yerli üretici bu işte yeni olduğu için kalite, üretim maliyeti, süreç otomasyonu açısından ithal ürünlerle rekabet etmesi zor ve desteğe ihtiyacı var. Yine 1960 yılında üretimde ithal ürünlerle -nispeten de olsa- kalite açısından rekabet edilebilmesi ve iç pazardaki tüketicinin korunması için Türk Standartları Enstitüsü(TSE) kuruluyor. Bu dönem devlet destekli kalkınma yine öncelikli, ancak yeterli sermaye birikimine ulaşan tüccar ve bayi/distribütör sınıfı da üretime dahil oluyor. Ve küçük burjuva tüccarlarımızın yavaş yavaş büyük burjuvalığa yani sanayiciliğe terfi etmesiyle, gerçek manada burjuva ve işçi sınıflarımız da oluşmaya başlıyor.

Her şeyi kendimizin üretmesi fikri her ne kadar teoride çok harika görünse de işin pratiğinde pek çok sorun var. İthalat kısıtlaması ve vergiler nedeniyle eli güçlenen yerli üretici kalite kaygısı gütmeden yüksek fiyatlarla satış yapabiliyor. Mercedes fiyatına TOFAŞ’a binmek söylemi de bize o günlerden miras kalıyor. Yüksek teknoloji üretimi know-how birikimi, yetişmiş insan gücü ve patentler eliyle -büyük ölçüde- gelişmiş devletlerin tekelindeyken bu alanda rekabetçi olma şansı ortadan kalkıyor bu da bizi montaj sanayiine itiyor. Montaj sanayii dediğimiz şey istihdama ve ihracata katkıda bulunsa ve faydalı olsa da temel amacımız değil, hammadde bağımlılığı nedeniyle bir kambur olarak sırtımızda duruyor. Pazarı kendi tekelinde gören yerli üretici kalite amacı gütmüyor, fiyatları en yüksek seviyede tutuyor, durum böyle iken Ar-Ge yapmak da maliyetli ve pragmatik olmayan bir eylem halini alıyor. İthalat kısıtlaması ve yüksek vergiler kaçakçılığa ve karaborsaya fırsat sunabiliyor.

Küreselleşmeye İlk Adım

Globalizm(küreselleşme)den bahsetmeden önce kaba bir tanım yapmakta fayda var. Wikipedia tanımıyla küreselleşme, ürünlerin, fikirlerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin alış verişinden doğan bir uluslararası bütünleşme sürecidir. Bizim için ise, iletişim teknolojisindeki gelişmeler, hava taşımacılığının yaygınlaşması, döviz spekülasyonları, sınır ötesi sermaye hareketlerinin artması, kitle tüketimi, global ısınma, çokuluslu şirketlerin güçlenmesi, yeni uluslararası iş bölümü, emeğin uluslararası hareketi, ulus-devletin gücünün azalması, post-modernizm gibi pek çok kavramın dahil olduğu bir kavram kümesi.

Sürece dönersek, 24 Ocak 1980 tarihinde Başbakanlık Müsteşarı(darbe sonrası Ekonomi Bakanı) Turgut Özal’ın mimarı olduğu 24 Ocak Kararları ile ithal ikameci model yerine serbest piyasa ekonomisine geçiliyor. 24 Ocak Kararları’nın gerçek uygulama sürecinin 12 Eylül darbesi olduğu, hatta darbe nedenlerinden biri olduğu, merhum Bülent Ecevit’in bu kararlar için “Demokratik bir rejimde uygulanamaz” dediği söylenir. Geldiğimiz noktayı görmek açısından; 23 Ocak 1980 günü dolar kuru 35 TL, bu yazının yazıldığı gün ise dolar kuru 6.130.000 TL (6 sıfır atılmamış hali) arada 175.000 kat gibi bir fark var. Cumhuriyet tarihi boyunca 28 milyar dolar borçlanmış ülke, 80–89 arası 34 milyar dolar borçlanmış. O tarihten beri serbestliği giderek artan bir liberal ekonomimiz var. Mevcut meselelerle ilgili değerlendirmelerimizi de bu gerçekle yüzleşerek yapmamız gerekiyor. Türkiye’de her ne kadar doğrudan hissetmesek de, dershanelerin ‘özel okul’laşması, kamu-özel sektör ortaklığındaki şehir hastaneleri ve patlayan özel güvenlik sektörü, bazı liberal kuramcıların bile dışarıda bıraktığı eğitim, sağlık ve güvenlik sektörlerini de serbest pazara dahil etmiş durumda.

Özellikle 20. yy’da uluslarası ticaretin yaygınlaşması ve ortaya çıkan dünya savaşları nedeniyle çatı küresel örgütler ve kurumlar oluşmaya/güçlenmeye başladı. BM, NATO, IMF, Dünya Bankası bu çatı kurumlardan bazıları. 20.yy boyunca benzer şekilde şirketler de çok ulusluluk furyasına dahil oldu. Örneğin, değeri Türkiye ekonomisini geçen Apple ABD merkezli, Çin’de üretim yapan çok uluslu bir şirket. Kısaca şirketlerin devletlerden daha güçlü olduğu, hatta pek çok çok uluslu şirketin yatırım yaptığı gelişmemiş ülkelerin ekonomik ve sosyal politikalarına doğrudan nüfuz edebildiği bir dünyada yaşıyoruz. Belki de içinde olduğumuz için farkedemiyoruz ama globalizasyon insanlık tarihinin belki de Fransız İhtilali’nden sonra en büyük dönüm noktalarından biri. Artık dünya çok küçük, her şey çok hızlı, sınırlar yok denecek kadar şeffaf, hepimiz Lacoste giyen, Starbucks kahvesi olmadan güne başlayamayan, Marlboro içen, iPhone kullanan, Hollywood filmleri izlemeden uyuyamayan, Rihanna dinleyen dünya vatandaşlarıyız. Batı’nın tekniğini ve teknolojisini alırız, kültürünü almayız diyenleri tarih haksız çıkardı. iPhone’da ön kamera varsa selfie çekelim diye var. Teknoloji kültürden soyutlanamadı. Globalizm bu yöneliyle yerel kültürleri de evrensel değerler(!) eliyle tarihten silerek ilerliyor.

Doğrudan yapılan hammadde, pazar paylaşımı mücadelesi her ne kadar bugün de farklı usüllerle(asimetrik savaş) devam etse de. I. Dünya Savaşı’nın konusuydu ve içe kapanık yerli üretim/tüketim modelleri tarih oldu. Pek çok ülkenin arasında Gümrük Birliği gibi serbest ticaret anlaşmaları var. 24 Ocak Kararları ile birlikte Türkiye de bu sürece dahil oldu, Türkiye’nin globalizasyonu o günden beri sürekli vites yükselterek ivmelenmeye devam etti.

Globalizm Çağında İthal İkamecilik

Bol bol hikaye ve teori konuştuk. Yazının başlığındaki soruya dönersek “Neden kalemtıraş bile üret(e)miyoruz?” Yanıtımız basit, belki de bugünün dünyasında kalemtıraş üretmek iyi bir fikir değildir. Yerli üretime yönelmekteki en temel amacımız cari açığı hatta mümkünse dış ticaret açığını sıfırlamak hatta ‘fazla’ya çevirmek, böylece ekstra döviz ihtiyacını minimize edip kurun yükselişini engellemek ve istihdamı artırmak. Bunun için her gün sosyal medyada bunu niye üretmiyoruz, bunu da mı üretemiyoruz, saman bile ithal diye sitemler okuyoruz. Yani ithal ikameci modeli talep ediyoruz ancak bugün globalizm gibi ‘game changer’ bir faktör var. Eskiden Arçelik’e Bosch parası ödeyebiliyorduk çünkü Bosch’un gerçek fiyatını veya kalitesini bilmiyorduk. Artık Amazon, Alibaba bir tık kadar uzağımızda, sınırlar yok denecek kadar zayıf. Artık her şey bilinir ve ulaşılır durumda. Amazon’daki ürüne Moğolistan’dan yapılan yorumları görebiliyor buna göre satın alma kararı verebiliyoruz. Mesafeler kısa, Ankara’dan otomobille Istanbul’a gitmekle Istanbul’dan Londra’ya uçmak aynı sürede gerçekleşiyor. Türkiye’de pahalı bulduğumuz bir şeyi, yurtdışına gidip rahatça getirebiliyoruz. Gümrükler bunu engellemekte yetersiz. Ülkeler arası serbest ticaret anlaşmaları var. Alman arabalarına aşırı vergi veya ithalat limiti getirdiğiniz durumda Almanya da sizden aldığı ürünlere aynısını uygulayabilir. Bakınız: Trump ve Ticaret Savaşları. Bu durumda kendinizi Dimyat pirinci, evdeki bulgur analojisinin ortasında bulabilirsiniz. Hatta rivayet o’dur ki; cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan uçak fabrikasının kapatılma gerekçesi, biz uçak pazarında rekabete girişirsek Batı’lılar bizden tarım ürünü almayı bırakır düşüncesidir.

Evet globalizm çağındayız, oyunun kuralları değişti. Ya bıçkın Anadolu delikanlısı Tatar Ramazan misali bu oyunu bozacağız ya da oyunu kurallarına göre oynayıp kendimize bir yer edineceğiz. Tatar Ramazan yöntemi bu yazının konusu olmadığı için diğer seçeneğe geçiyorum. Reel sektör denen şeyin parametreleri ortada hammadde, pazar, arz, talep vs. Amacımız cari açığı kapatmak ise minimum hammadde ithalatı ile üretebileceğimiz, iç pazardaki ihtiyacımızı karşılayıp ithalatı düşürecek, globaldeki rakipleriyle rekabet edebilecek fiyat/performans oranını yakalayıp kendine pazar açabilecek, talebini varsa artıracak yoksa kültürel olarak pazarlanarak talep yaratabilecek böylece globalde markalaşabilecek ürünler üretmek. Örnek vermek gerekirse İskoçya’nın viskisi ve yünleri, Küba’nın purosu, Almanya’nın otomobilleri, Fransa’nın kozmetiği, Brezilya’nın kahvesi, Hollanda’nın tarım ürünleri, Norveç’in somonları vb.

Bunun için yapmamız gerekenler, yukarıdaki parametrelere uyan sektörleri ve ürünleri tespit edip, bunlara yönelik üretim altyapısı, reklam, markalaşma, hammadde ve insan gücü konularına sistematik olarak yatırım yapmak. Burada da devletin organizasyonuna ve koordinasyonuna büyük ihtiyaç var. Örneğin ülkemizde turizm ve sağlık için meslek yüksekokulları varken tarım-hayvancılık için -köy enstitüleri sonrası- herhangi bir okulumuz yok. Demek ki bu alana yatırım yapmayı pek de istemiyoruz. Türk dizilerini pek çok 3. Dünya ülkesine ihraç ediyoruz, bu kültür ihracatı demektir. Maddi getirisi düşük dahi olsa en değerli ihracattır. Hollywood’un inşa ettiği tüm dünyayı peşinden koşturan American Dream böyle bir ihracatın ürünüdür. Amerikan kültürünün ve markalarının tüm dünyada kabul görmesini tüketilmesini sağlamıştır. Biz de bunu bir fırsata çevirebiliriz. Üretilen ürünlerdeki kalite standardımız çok önemli, bu standardın hedef pazar(lar)ı çok iyi analiz etmiş olması ve pazardaki ihtiyaçları ve boşlukları en uygun biçimde değerlendirmesi gerekiyor. TOFAŞ’ın kuşlarının(Doğan, Şahin, Kartal) Afrika’da hala satıldığını biliyor muydunuz?

Made in Germany

Yani özetlersek kalemtıraş üretmek önemli değil, kalemtıraşta markalaşmak, o kalemtıraşı tüm dünyaya ihraç edebilmek önemli. Bunu hangi sektörde veya üründe yapabiliyorsak ona yönelmemiz lazım. Bu ürün kalemtıraş da olabilir, saman da olabilir, bilgisayar anakartı da olabilir.

Stratejik Sektörler

Bir de stratejik değeri olan ürünler ve sektörler var. Savunma ve gıda ilk akla gelenler. Bu gibi bazı sektörlerde kendi kendine yetme hedefleri koymak gerekiyor. Küresel ısınma gerçeği hayatımızdayken olası bir kıtlık dönemi tüm yatırımları, beklentileri tepetaklak edebilir. Yani karlılık oranı düşük olsa bile stratejik olan sektörlerde var olmak, üretimi desteklemek, korumak ve ayakta tutmak gerekiyor. İleri teknoloji üretimleri de yine aynı kapsamda değerlendirilebilir. Sadece montaj sanayinden oluşan bir ileri teknoloji üretimi hem yüksek maliyetlere neden olacak hem de rakipleriyle mücadele edemeyecektir. Ancak montaj sırasında vidanın yerli üretim olmasıyla başlayan süreç eğer ileri teknolojinin tamamının yerli olmasına dönüşebilir ve Ar-Ge ile de katma değer yaratabilirse hedefe varılmış olur. Bu süre zarfında devletin üreticiyi(vergi desteği, hibeler ve pazarı yabancı rakiplerden koruyarak) desteklemesi, üreticinin ise düşük karlılığı kabullenmesi gerekiyor. Teori böyle iyimserken pratik hibelerin cebe indirilmesi, gümrük vergisiyle korunan pazarın suistimaliyle sonuç buluyor. Yıllar önce notebook üreten bir fabrikaya gittiğimizde “Ürünlere siz kendinizden ne katıyorsunuz?” sorusuna “Renkli notebooklar üretiyoruz” yanıtını almıştım. Bu bakış açısı ithal ikameci modelin çıkmazlarını tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor.

Her Sektörde Var Olmak

Türkiye ekonomisinin amiral gemisi sayılabilecek bir holdingin her sektörde olmak gibi bir yöntemi var. Gıda, perakende, sağlık, otomotiv, enerji, turizm… Strateji şu; her sektörde küçük de olsa bir yatırım bulundurarak, konjonktürel durumlar ve gelişen fırsatlar doğrultusunda o sektöre yatırım yaparak büyümenin alt yapısını her daim hazır tutmak. Yine kalemtıraş örneğinden gidersek, küresel bir kalemtıraş kıtlığı oluştuğunda bu alana yönelip en azından kendi ihtiyacımızı karşılayacak seviyede üretim yapabilmek için bu alanla ilgili bir miktar know-how sahibi olmamız gerekiyor.

Düşük Kur Dönemi

2000'lerin başından 2010'lara kadar döviz kuru enflasyon kadar bile artmamış. Çünkü ABD Merkez Bankası’nın politikası gereği döviz arzının yüksek olduğu bu dönem bizim gibi ekonomilerde finansal genleşme yarattı. Ucuz döviz yani düşük kur bizim adımıza ithalat patlamasına neden oldu, bu da içerideki üretimi olumsuz etkiledi. Global kurların arasında büyük ölçüde korunmaya çalışan bir fiyat dengesi var. Bunun anlamı şu, Audi’nin üretim maliyetleri euro ile Chrysler’in üretim maliyetleri dolar ile Range Rover’ın üretim maliyetleri sterlin ile. Eğer euro aşırı değerlenirse Audi’nin maliyetleri artacak ve global rekabette işi giderek zorlaşacak. Almanya’nın neden Yunanistan, İtalya gibi zayıf ekonomileri Euro bölgesinde tuttuğunun açıklaması da bu oluyor. Çünkü üretim ekonomisi global rekabette ayakta kalabilmek için düşük kura ihtiyaç duyuyor. Çin katlanan üretimine rağmen parasının değerini aynı seviyede tutmayı başardı. Eğer yuan güçlenen ekonomiyle beraber güçlenseydi, Çin’de üretimin maliyeti yükselecek, böylece Çin ucuz iş gücünün merkezi olarak kalamayacaktı. Duruma çok kızsak da Türkiye’de ekonominin inşaata yönelmesinin nedeni biraz da bu. Türkiye’deki yatırımcılar üretimin çok karlı olmadığı ve genleşme etkisiyle paranın arttığı ortamda iç piyasanın artan talebi(1980'de nüfus 44 milyon iken bugün 80 milyon) ile fiyatların şiştiği emlak/inşaat piyasasına yöneldi. Düşük kur döneminde ileriye dönük üretim ve Ar-Ge yatırımları yapmak yerine kısa vadede getiri sunacak inşaat gibi sektörlere yönelinmesi de bugünkü manzarayı oluşturdu.

Şimdi yine aynı ABD Merkez Bankası piyasaya verdiği ucuz dolarları geri topluyor, faizleri artırıyor. Ancak bu karar bir gece ansızın alınmadı. FED bunu çok önceden söylemeye başladı, ama biz yine de hazırlıksız yakalanmayı başardık. FED’in bu politikası Trump’ın ABD’de üretimi ülke içine çekerek istihdamı artırma politikasıyla çelişiyor, burada da ileriye dönük bir kriz riski var. Gerçekleşmesine pek ihtimal vermesem de Trump’ın ‘Ticaret Savaşları’nın tüm ülkelere yayılması durumunda global bir enflasyon da söz konusu olabilir.

Yapısal Reformlar, Yapısal Reformlar

Bazı ekonomistlerin diline pelesenk olmuş bir söylem var. Diyorlar ki; “Türkiye’nin yapısal reformlara ihtiyacı var, bunları gerçekleştirirsek ekonomi düzelir”. Adalet, eğitim, kuvvetler ayrılığı, demokrasi, basın özgürlüğü, fikir hürriyeti gibi konularda Türkiye’nin mevcut durumunu iyileştirmesi gerekiyor. Bu gerçekleşirse küresel sermayenin yatırımları için Türkiye’yi daha çok tercih edeceğini, yatırımların ve paralelde büyümenin artacağını söylüyorlar. Adı geçen yapısal reformların Türkiye’yi daha yaşanılır bir yer kılacağına şüphe yok. Yatırımların yönünü değerlendirmek açısından etkisi de hafife alınamaz. De jure bize bunun doğru olduğunu söylese de, de facto’ya baktığımızda önümüzde Çin gibi bir örnek var. Çin bu konuların pek çoğunda sınıfta kalıyor, bürokrasisinin yozlaşmış olduğu da bilinen bir gerçek, ancak buna rağmen küresel sermaye Çin’e milyarlarca dolarlık yatırımlar yapıyor. Görünen o ki sermaye bu evrensel değerlerden çok grev olup olmayacağıyla, işgücünün maliyet/performans verimliliğiyle ilgileniyor. Sadece Çin değil, dünyanın pek çok yerinde çokuluslu şirketlerin totaliter rejimlerle ilişkileri, karıştıkları rüşvet skandalları, hatta bizzat bu şirketlerin dahil olduğu çocuk işçi, hayvan/doğa katliamlarını göz önünde bulundurursak bu söylemin doğruluğunu daha rahat sorgulayabiliriz. Bu durumda piyasa tanrısına iman etmemizi söyleyen ruhban sınıfının(liberal ekonomistler) bu konuda başta kendi müritlerine ve topluma karşı samimi olmadığını söylersek hata yapmış olur muyuz? Gerçekte sermayenin bir yere yatırım yaparken kendi kar beklentisi ve güvenliği haricinde bir kaygısı var mı?

EK (13.10.2018): Çin’in demokratik bir ülke olmamasına rağmen nasıl kalkındığını açıklayan Daron Acemoğlu ve James Robinson’a ait “kapsayıcı kurumsal yapılar” tezini, basbayağı “neo-emperyalist saldırganlık” diyebileceğimiz bugünkü işgal, savaş ve çatışmaları “Medeniyetler Çatışması” olarak tanımlayan Samuel Huntington’ın tezi gibi görüyorum. Yani ortadaki ‘yalın’ gerçeği işaret etmek yerine, iyi düşünülmüş örnekler(kılıflar) üzerinden bu gerçeğin üzerine örülen bir duvar gibi. Diyeceksiniz ki Nobel adaylığı söz konusu olan MIT’de profesörlük yapan birini mi ciddiye alalım seni mi? Dünya liberalken tabii ki Daron Acemoğlu’nu alacaksınız, neticede pragmatizmin temel ideoloji olduğu bir dünyada herkes kendine yararlı gördüğü fikri yüceltecektir.

Madalyonun diğer yüzünde de hali hazırda bu yapısal reformları yapmış ülkelerin durumları var. Acaba bu ülkeler krizlere bağışıklık kazanmış mı? Yoksa olası krizlerden onlar da -bizim gibi olmasa da- etkileniyor mu? Söylediklerim yanlış anlaşılsın istemem. Yapısal reformlar ile ekonominin durumu arasında korelasyon yok demiyorum. Sadece yapısal reformların her kapıyı açan altın bir anahtar olmadığını ve krizlerin liberal ekonomi modelinin doğasından gelen bir eğilim olduğunu söylüyorum ki bu da zaten benim tespitim değil. Anti-Tez bölümünde bu konuya biraz daha değinmek üzere ara veriyorum.

Çare Yazılım ve Teknoloji mi?

Bir de çare yazılım ve teknolojiye yatırım yapmak diyenler var. Benim bu konuda en çok canımı sıkan durum kanaat önderi konumundaki insanların olaya bu denli sığ yaklaşabiliyor olması. İç dinamiklerini ve süreçlerini bilmedikleri sektör hakkında sürekli retorik kasıp, aforizmalar savuran Endüstri 4.0, fütürizm, teknoloji, inovasyon gurmelerinin(!) dediği gibi yazılıma ve teknolojiye yönelsek nasıl olur peki? Bu sektörler katma değeri yüksek ve küçük yatırımlarla bile dev geri dönüşleri olabilen sektörler. Bu gurmelerimizin atladığı şey sektörün iç dinamikleri, iş yapış kültürü, ürün kalitesi, markalaşma süreci, teknolojinin teknik, yöntem ve patent bazlı kısıtlamaları, Türkiye’nin bu alanlardaki mevcut durumu. Ben bu şahısları kahvehanede otururken ne iş yaptığını, nasıl çalıştığını, tedarik zincirini ve zorluklarını bilmedikleri market hakkında

“Günde 100 kişi gelse adam başı X lira bıraksa Y TL kalır, iyi para bu işi yapalım”

diyen adamlara benzetiyorum. Hele ki ilkokullarda yazılım öğretelim bu iş olsun kafasıyla olaya bakanların ülkede pek çok noktaya sirayet etmiş olan vasatlık ve bayağılık kültürünü yazılıma da getirmekten daha fazla bir katkı sağlayamayacağı ortada. Eleştiri biraz sert mi oldu sizce? Öyleyse Anadolu’da açılan üniversitelere bakın, üniversite mezunu sayımızı katladık, istediğimiz beklediğimiz sonuçları ve etkiyi sağladı mı bize??? Demek ki nicelikten önce yatırım yapmamız gereken şey nitelik. Bunun yolu da ilkokulda kodlama dersi vermek değil. Gayemiz gerçekten buysa 700 bin kişinin matematikten 0 çekmesine neden olan öğretim sistemini gözden geçirerek bu işe başlayabiliriz. Bu konu da ayrı bir yazı konusu olabilecek derinlikte olduğu için burada bırakıyorum.

Anti-tez

Clausewitz “Savaş Hakkında” kitabında “Stratejik olarak tıkanmış bir savaşı hiçbir taktik başarıya ulaştıramaz” der. Burada stratejiden de öte doktrinsel olarak doğru savaşı mı seçiyoruz diye kendimize sormamız gerekiyor. Yapacağımız taktik hamlelerden önce doktrinimizden ve stratejimizden emin olmamız lazım ki boşa kürek çekmeyelim. Bunu da düşüncelerimizi ve yöntemlerimizi sürekli sorgulayarak, karşıt fikirleri eşliğinde rafine ederek sağlayabiliriz.

Buraya kadar söylediklerimizin hepsini yaptık, peki şimdi ekonomimiz uçacak mı? Yani adını koyamadığımız -ya da koyalım azat edilmiş köle manasında Libertus diyelim- piyasa tanrısının bizden istediği tüm ibadetleri yerine getirdik. İşte burada bir paradoks var. Piyasa tanrısının bize adil davranmasını, ibadetlerimizi ödüllendirmesini bekliyoruz. Ancak gelişmiş ülkeleri bile vuran ekonomik krizleri gözlemlediğimizde piyasa tanrısının pek de adil davranmadığını, pek çok harici faktörden de etkilenebildiğini gözlemleyebiliyoruz. Piyasa tanrısının davranışları her ne kadar kararlı(dengesiz olmayan) kaotik bir akış içerisinde görünse de siyasetle, sosyolojiyle, güç savaşlarıyla doğrudan ilintili. Pek çok insanın zannettiğinin aksine Suriye Savaşı’nın nedeni, X kişinin zalim bir yönetici olması değil, Ukrayna yüzünden artan Avrupa — Rusya geriliminde Avrupa’nın Rusya’ya olan gaz bağımlılığını ortadan kaldırmak adına yapılması planlanan Katar doğalgazının Suudi Arabistan — Ürdün — Suriye — Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması projesine Suriye yönetiminin Rusya ile ilişkileri nedeniyle karşı çıkması. Konuyla ne alakası var diyorsunuz farkındayım ama şunu söylemeye çalışıyorum. Planlarınız her zaman istediğiniz gibi gitmeyebilir, sizin yaptıklarınızın yapacaklarınızın dışında gelişen olaylar da sizleri derinden etkileyebilir. Bu noktada içine düşülecek olan arafta piyasa tanrısı yanınızda olmayacaktır.

Cari açığımızı kapatmaya ve cari fazlaya dönüştürmeye çalışıyoruz. Cari açığın bizim için fazlaya dönüşmesi demek bir başkası için açılması demek oluyor. Yani dünyanın kuzeyi dış ticaret fazlası olan, güneyi ise dış ticaret açığı olan ülkeler desek hedefi biraz daha netleştirmiş oluruz diye düşünüyorum. Liberal ekonomistler bize bunu hedef gösterir ama kimse, herkesin söylenenleri yaptığı durumda neler olacağını da düşünmez. Örneğin makus talihini(!) mukadderat olarak gören kara kıta Afrika’nın ülkeleri sadece bu söylenenleri uygulayarak kalkınabilir mi? Liberal ekonomistlere göre bu sorunun yanıtı evet. Peki sizce de bu doğru mu? Bu söylenenlerin uygulanması noktasında herkesin fırsat eşitliği var mı, yoksa bu hedefler hiç bir zaman erişilemeyecek ancak kovalanacak havuçlar mı? Steinbeck’in ölümsüz karakterleri George ve Lennie çiftliklerde ırgatlık yaparak, birgün çiftlik sahibi olabilecekler mi?

Liberal dünyanın fırsat eşitliğinden hep bahsedilir. Peki “fakirlik kısır döngüsü” denen; parası olmadığı için birikim yapamama, birikim yapmadığı için yatırım yapamama, yatırım yapamadığı için büyüyememe olarak tanımlayabileceğimiz döngüyü nereye yerleştireceğiz? Yoksa bu eşitlik olasılığı 1/14 milyon olan Sayısal Loto’da 6 tutturma olasılığındaki eşitliğimiz mi? Sakın aldanmayın onda da eşit değiliz! Sermayesi çok olan daha çok kupon doldurup şansını artırabiliyor!

Sistemin pratiğindeki tek açık nokta bu değil. Örnekleri çoğaltabiliriz ama sadece birkaç tanesinden bahsetmek istiyoruz. Aylık maaşı olan 7.000 TL ile 2 çocuk okuturken ay sonunu zor denkleştiren bir bürokratın, milyar dolarları olan bir işadamına karşı tutumu, tavrı, varsa denetleme görevi sizce nasıl olabilir. Bu bürokratın yozlaşmaması için ne yapacağız, kanunları mı uygulayacağız? Kanun uygulayıcıların hatta kanun koyucuların böyle bir güç karşısında yozlaşmayacağının garantisi var mı? Bu noktada ahlaki değerlere sığınabiliriz. Ama başarının “köşeyi dönmek” olarak tanımlandığı -hatta medya eliyle özendirildiği- bir dünyada saygınlık anlayışının da maddi güce endekslenmesini ve bunun klasik ahlak anlayışını çökertmesini nasıl önleyeceğiz? Bu yozlaşmayı önleyemediğimiz durumda pek cici görünen liberal demokrasi ambalajından plütokratik bir oligarşi çıkmayacak mı?

Traktör mazotu ucuz değilken yat mazotunun ucuz olmasını, bireylerin sahip olduğu araçlar vergi öderken, aynı maliyetin şirketlere ait veya kiralık araçlarda ‘vergiden düşülmesi’ni nasıl yorumlamalıyız? Halkı temsilen bu işi yapan kanun yapıcıların(TBMM) halkın değil, güç sahiplerinin menfaatini korumasını neyle açıklayacağız. Bence onların da güç sahiplerinden olduğunu veya bu güçten beslendiklerini, yani bizzat kendi çıkarlarını koruduklarını itiraf ederek başlayabiliriz.

Dış Borç

Türkiye’de mevcut durumda dış borçlarımız pek çoğu özel şirketlere ve bankalara ait. Peki özel şirketlerimiz neden borçlanıyor. Nedeni yurtiçi tasarrufların(mevduat birikimi) yetersiz olması. Burada ana akımın kanaati, bizim vatandaş parayı biriktirmiyor, iPhone, lüks araç, emlak satın alıyor, o yüzden birikim olmuyor. Zaten Yunanistan’ın durumu da Yunanların tembel olmasından kaynaklanıyor(!) öyle değil mi! Pratikte işler çok farklı. Ciddi miktarlarda birikim yapabilecek konumda olan büyük sermaye sahipleri kendi paralarını ya doğrudan ya da Kıbrıs üzerinden Malta veya deniz aşırı vergi cennetlerine aktarıyor. Böylece Türkiye’de gelir vergisi ödememiş oluyorlar. Vurgun burada da bitmiyor aynı parayı oradan da kendi şirketlerine yüksek faizli kredi olarak kullandırıyorlar. Böylece şirketin kazandığı para borç faizi olarak geri ödeniyor ve kurumlar vergisinden de kurtulunmuş oluyor. Vurgun bitti mi? Hayır henüz değil! Bazen de şirketler bu borçları ödeyemeyeceklerini belirtip yerli bankalardan destek istiyor, bunlar da devlet güvencesindeki bankaların batık kredileri olarak hanemize yazılıyor. Hanemiz derken hane halkını kastediyorum. Hani günde 12 saat çalışmalarına rağmen her 10 yılda bir ekonomik krizle karşılaşan ve emeklilik yaşı 5 yıl ileriye giden hane halkından..

Yerli ve Milli Olmak

İktisat pek çok kuramcıya göre tüm siyasi ve sosyolojik olayların temelindedir. Burada kimin araç kimin amaç olduğu da çok tartışmalı. Kesin olan şu ki -medyamızın güzide kalemşörlerinin yaptığı gibi- siyasi ve sosyolojik olayları iktisattan soyutlayarak değerlendirmek oldukça yanlış bir yöntem. Olaylara günlük politika değil de daha geniş bir perspektiften(namıdiğer böyük resim) bakarsak; her ne kadar bu bizlere Kemalist — Muhafazakar güç savaşı olarak pazarlanmış olsa da, son 20 yılda Türkiye’nin globalizasyon sürecinin bir parçası olarak Ulusal(Milli) değerlere sahip bürokrasisinin ve bunun dayandığı toplumsal temelin sistematik olarak önce kriminalize, sonra da marjinalize edilerek tasfiye edildiğini söyleyebiliriz.

Son dönemlerde siyasi popülizmin çok kullandığı bir yerlilik ve millilik vurgusu var. Hatta bu iki kavram bir slogan olma yolunda ilerliyor. Pratikteki uygulamalar her ne kadar aksini işaret etse de bu vurgunun pratiğe dönüşmesi ve yeni bir adımın başlangıcı olmasını temenni ediyorum. Sadece buradaki anlam ve kavram karmaşasını biraz ayırt etmek gerekiyor. Geçenlerde siyasetçiler tarafından Türkiye’de üretim yapan yabancı şirketlerin de yerli olduğu söylendi ve hepimizin kafası karıştı. Bazı şirketler “Yerli ve Milli” olma girişimleri başlattılar. Ancak yine aynı şirketlerin yurtdışı yatırımlarıyla globalleştiğini de görüyoruz. O zaman soralım sermaye gerçekten yerli veya milli olabilecek bir kimliğe sahip mi?

Sermaye’nin Kimliği

Bugün çok uluslu şirketlere baktığınızda çalışan profili, üretimin ve organizasyonun dağıtımında dil, din, ırk gibi ayrımların olmadığını aksine verimlilik, karlılık yani artı değerin hedeflendiğini görüyoruz. Sermaye sınırlarla, ırklarla, inançlarla ilgilenmiyor. Neredeyse tüm dünyada sermaye hareketleri de liberal. Yani Türkiye’de milyarlarca dolar kazanan birisinin bu parayı Türkiye’de tutması için herhangi bir zorlayıcı unsur yok. Paranın nereye gideceği tamamen kendi inisiyatifinde.

Bir Türk markasından aldığımız ürün aslında Afrika hammaddesiyle Vietnam’da üretiliyor olabilir. Ya da tam tersi Amerikan kültürüyle özdeşleşmiş bir marka Türkiye’de yerli hammaddeyle üretim yapıp, yurtdışına ihracat yapıyor olabilir. Yerli üretimin farkı yarattığı istihdam, vergi ve dış ticaret açığına olan etkisi.

Türkiye’deki bir şirketin İngiliz bir şirkete satıldığını öğreniyoruz. Satın alan İngiliz şirketin ortaklık yapısını incelediğimizde Malta’daki bir şirketin ana hissedar olduğunu görüyoruz. Malta’daki tabela şirketin ortaklık yapısına ulaşabilirsek de orada bir vakfın etkili olduğunu görüyor ve bu vakfın yine bir Türk’e ait olduğunu buluyoruz. Neredeyse tüm dünyadaki şirketlerin sermaye yapısı bu şekilde, ortada örümcek ağı gibi yapılanmış bir sermaye örgüsü var. Bu nedenle sermayenin kimliğiyle ilgili yaptığımız tahminlemeler doğru adresi bulamıyor. Ülkeye 10 milyar dolar yabancı sermaye gelecekmiş, şu şirketleri satın alıp buralara yatırım yapacakmış diyoruz. Ama aslında bu yatırımcılar bir hocamızın deyimiyle “Bıyıklı Yabancı”lar. Balıkesir’de tavuk yumurtası üreten şirketin hisselerine yatırım yapanların sizce ne kadarlık kısmı Londra merkezli fonlar?

Bağımlılık — Bağımsızlık

Türkiye’de globalleşmeye karşı bürokratik ve toplumsal refleksin oluştuğu dönemde popüler bir slogan vardı “Tam bağımsızlık”! Bu teori ülkenin iç ve dış politikada tamamen kendi iç dinamikleriyle hareket etmesi gerektiğini savunuyordu. Kulağa hoş gelse de liberal ekonomi modelinde bunun nasıl uygulanacağını hep merak etmişimdir. Liberal sistemde para pragmatist bir yaklaşımla vergi cennetlerine akıyor. Orada kılık değiştirerek yabancı yatırımcı, fon vs. olarak geri dönüyor. Ancak bu geri dönüşü de yine kendi karlılık perspektifine göre yapıyor. Ülkelerin de cazip olmak adına bu geri dönüşü sağlamak için sermayeye ‘kolaylıklar’ sağlaması gerekiyor. İşte bu kolaylıklar sosyal, ekonomik hatta askeri politikaların dayatılmasına kadar gidebiliyor. Yaygın anti-emperyalizm söylemlerini de bu bağlamda değerlendirememiz gerekiyor. Artık bir ülkenin diğerini ordularıyla, ajanlarıyla işgal etmesine gerek yok. Neoliberal serbest pazar, benzer bir durumu hem de karşı tarafın rızası ve hatta talebiyle sunuyor. IV. Murad’a isnad edilen “Borç alan emir de alır” sözünü tarihsel bir ders olarak unutmamak gerekiyor. Bu durumda eski anlamlarıyla değerlendirdiğimiz anti-emperyalizm ve tam bağımsızlık paradigmaları da içinden çıkılmaz birer paradoksa dönüşüyor.

Sonuç

Her telden çalan uzun bir yazı oldu, konunun farklı yönlerinden yorumlar katarak bahsedip kafası karışık bir yazar imajı yaratmaya çalıştım. Aslında kafamdakiler çok net, ancak bir fikir dikte etmemek ve okuyucuya farklı paradigmalarla düşünme imkanı yaratmak adına bu kafa karışıklığını okuyucuya aktarmaya çalıştım. Bu sayede herkesin kendi doğrusuna, konunun üzerine bizzat düşünerek varmasını amaçlıyorum. Bana bir Cumartesi gününe mal olan bu yazı birilerinde bu etkiyi yaratırsa da amacıma ulaşmış olacağım.

Talep veya imkan olursa bu konuyu biraz daha somutlaştıracak “Yerli Yazılım” ve “Lider Kültü” üzerine de bir şeyler söylemek istiyorun. Twitter bilgiseli yapma niyetiyle başlayıp düz yazıya çevirmeye çalıştığım için bazı yazınsal anormallikler olabilir. Teknik meselelerden bahsetmeyen ilk yazım olduğu için her türlü geri bildirimi bekliyorum, bu doğrultuda gelecek her clap, her share, her like farklı konularda da içerikler üretmek adına benim için motive edici olacaktır. İletişimde kalmak için:

Facebook | Twitter | Instagram | Slack | Kodcular | Editör | Sponsor