Bir Çay Bardağı Tasarımı Üzerine Eleştiri

Türkiye’de tasarım denildiğinde önde gelen isimlerden Erdem Akan’ın “eastmeetswest” adını verdiği çay bardağı tasarımını bu yazıda inceleyeceğim… 2003 Yılında tasarlanıp piyasaya sürülen bu bardak, tasarımcının kişisel web sitesinde şu şekilde anlatılıyor: “Geleneksel Türk çay bardağının çağdaş bir yorumu. Görünüşü Avrupai; ancak hissi doğulu (oryantal). Çift cidarlı yüzeyi sayesinde parmaklarınızı yakmadan, içindeki çayı daha uzun süre sıcak tutar. Ve görsel olarak içindeki sıvıyı sanki havada yüzermiş gibi gösterir.”

Erdem Akan’ın ödüllü çay bardağı tasarımı: East Meets West

Bu tasarım, 2000’lerle birlikte canlanan “Türk Tasarımı” söyleminin önde gelen, adeta ikonlaşan örneklerinden birisi. 2000’lerin ilk on yılı tasarımcıların geleneksel çay bardağı tasarımına getirdikleri çağdaş yorumların ortaya çıkışına sahne oldu ve Erdem Akan’ın tasarımı, bu dönemde ortaya çıkan yeni çay bardaklarının içinde belki de en cesur ve radikal yorumu sunuyor. Geleneksel çay bardağını ele alış biçimi ve ürün aracılığıyla kurduğu söylem nedeniyle bu tasarım tek başına analiz edilip tartışılmayı hak ediyor.

Tartışma Açıcı Nesne Olarak Eastmeetwest

Eastmeetswest geleneksel ince belli çay bardağını reddetmiyor. Aksine, onu yeni ve farklı bir söylemsel parantez içine alarak daha da görünür kılıyor ve bizleri doğu ve batı kültürlerini ayıran/birleştiren hatlar üzerinde düşünmeye sevk ediyor. Ayrıca bu tasarım, bir yanıyla Phillipe Starck’ın meşhur limon sıkacağı tasarımı Juicy Salif ile benzer bir duruşa da sahip görünüyor. Starck kendi tasarımını anlatırken onun “limon sıkmak için değil, sohbet başlatmak amaçlı” bir tasarım olduğunu iddia etmişti. Limon da sıkabiliyordu şüphesiz; ama Starck’ın anlatmaya çalıştığı şey, Juicy Salif’te cisimleşen “nesneye dair” görüşün, işlev ve performansa dayalı bir sorgulamayı ikincil kıldığı idi. Eli yakmama ve çayı sıcak tutma gibi performansa dair tüm artılarına karşın, eastmeetswest de aslında belirli bir görme biçimini cisimleştiriyor ve bu anlamda bir “tartışma açıcı” nesne…

Doğu Batı Farkı

Peki, bu tasarım nasıl bir görme biçimini ifadeye büründürüyor? Öncelikle doğu ve batı dünyaları arasında muhayyel bir ayrımı ortaya koyuyor. Doğu ve batı kültürlerinin görme ve eyleme biçimleri arasındaki farkın şüphesiz maddi ve tarihsel temelleri var. Ancak bu farkın “muhayyel” olmasından kastım şu: Batı-doğu ayrımı tıpkı Said’in Şarkiyatçılık adlı eserinin girişinde belirttiği gibi doğuyu anlamaya çalışan (ve buna muktedir olan) batının entelektüel bakışı ile birlikte düşünce ikliminde belirmiş bir sorunsal.

Doğuyu bir inceleme nesnesi olarak kuran batılı gözün, doğu ile batı arasında epistemolojik ve ontolojik bir ayrım olduğu kabulünü kurumsallaştırması ile zihni meşgul etmeye başlayan bir ayrım. Bu bakımdan doğu, aslında batının gözünde ayrımlaşan bir entite. Ve elbette zaman içinde doğulu entelektüelin kendi coğrafyasına bakışını da güdüleyen bir çerçeve.

Eastmeetswest’i incelediğimiz zaman, bu tasarımın söylemsel yapısını oluşturan doğu-batı farkının da şarkiyatçı çerçeveden mülhem olduğunu görüyoruz. Bunu açmak için evvela ince belli çay bardaklarının tarihine ve yaşattığı çay içme deneyimine dönüp bir bakmamız gerek.

Çaya Verilen Önem Cumhuriyet’le Arttı

Türkiye’de çay yetiştirme denemeleri 1924’te dönemin önemli çay üretim merkezi olan Batum’dan getirilen tohum ve fidanlar kullanılarak Rize’de başlamış. Alınan başarılı sonuçlar üzerine 1938 yılında başlayan çay üretimi, 1942 yılında devlet tekeli altına alınmış.

Sosyalleşme mekanları olarak kahvehanelerin bulunduğu Osmanlı’da halkın tükettiği esas içeceğin kahve olduğunu biliyoruz. Fakat gerileme ve çöküş döneminde Afrika ve Orta Doğu üzerindeki hakimiyetin sona ermesiyle birlikte kahveye olan erişim de sınırlanmış görünüyor.

Cumhuriyet rejimi ise bu boşluğu çay ile doldurmuşa benzer. Yeni kurulan Cumhuriyet hem ithal edilen malları yurtta üretmek, hem de modern yaşam ve sosyalleşme biçimlerini topluma benimsetmek amacıyla tıpkı sigara ve alkollü ürünlere olduğu gibi çaya da önem veriyor.

İnce Bellinin Tarihi 100 Yıldan Az

Bugün Türk çayı ile özdeş hale gelmiş olan ince belli bardağın nasıl ve ne zaman ortaya çıktığına dair kesin bilgi yok. Bir görüşe göre; ilk ince belli bardaklar, Beykoz’da kurulan cam fabrikasında üretilmiş. Bu fabrikanın kuruluş tarihi 1935. Fakat 1858–1930 yılları arasında yaşamış ressam Hoca Ali Rıza’nın “Semaver” adlı tablosunda ince belli bir bardağın olduğunu görüyoruz. Bundan çıkarılabilecek en makul sonuç, ince bellinin 1900’lerden itibaren cam üretim hanelerinde muhtemelen el emeğiyle üretilen bir bardak
 tipi olduğu, Beykoz fabrikasının zaten tedavülde olan bu tasarımı, kitlesel üretim ölçeğine taşıyarak yaygınlaştırdığı olacaktır. Yani neresinden bakarsak bakalım, Türkiye’de çayın halk tarafından yaygın olarak tüketilmeye başlamasının ve ince belli bardağın 100 yıldan daha eski bir tarihinin olmadığı görülüyor. Bu da aslında, Türk çayı denen mefhumun düpedüz icat edilmiş bir gelenek öğesi olduğuna işaret. Ne var ki, Türkiye’ye modernleşme döneminde Rusya üzerinden giren çay, esas ortaya çıktığı Çin ve Japonya’daki gibi kültürel temellere ve felsefeye sahip olmasa da çabuk benimsenmiş ve bugün hala yaygın olarak karşımıza çıkan ritüellerini oluşturmuş. İnce belli bardağa dönecek olursak, onun kadim bir şark geleneğinden ziyade modern bir icat olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu kısa geçmişe rağmen Türkiye’de o derece benimsenmiş ki, bugün Türk çayının ayrılmaz bir parçası gibi görülüyor. Bu özdeşleşme Batı tarafından da kabul edilmiş.

Öyle ki, bizim “ince belli” diye adlandırdığımız bu bardaklara “lale biçimli (tulip shaped) bardak” diyorlar. Asya’da yetişen ve Selçuklularla birlikte Anadolu’ya giren lalenin Osmanlı’nın kültürel ve estetik hayatına damga vurduğu malum.

Böylece modern Türkiye’de ortaya çıkmış bir nesne, bir anda Osmanlı çağrışımları da kazanmış oluyor. Batılı göz için ince belli bardağı bu noktadan alıp şarka ait bir nesne olarak konumlandırmak artık zor değil.

Bir Denge ve Isı Alışverişi Vasıtası

İnce belli bardağın, Doğu’ya ait olduğu varsayılan duyusal zenginliği sınırsız olanak tanıması da bu konumlandırmaya kuşkusuz bir zemin oluşturuyor. Pek çok batılı eser, doğuyu tüm kapalılığına rağmen bir duyular imparatorluğu olarak tasvir eder. Gerçekten de ince belli bardaktan çay içmenin her tür duyuyu tatmin eden zengin bir yanı vardır. Dokunma duyusuna bir güzelleme gibidir adeta.

Soğuk havada ince belinden tutup elimizi ısıtabiliriz; alttaki küreden kavradığımızda tam avucumuzun içine oturur. Ya
 da çok sıcak gelirse genişleyen ağzından hafifçe tutabiliriz. Alta doğru genişleyen haznesi, ağırlık merkezini aşağıda tutarak, dengeli bir biçimde taşımaya, bardaklarla dolu çay tepsisi ile yapılan akrobasiye, yani kinestetik duyuya yardımcı olur. İncecik camdan küresi, hangi yönden gelirse gelsin ışığı buyur edip yansıtır, görsel bir şölen sunar. Çiçek gibi açılan ağzı, kokuyu içimize çekmemiz için davet eder gibidir.

İnce belli çay bardağının teknik üstünlüklerinden de dem vuranlar az değildir. Alttaki hazne çayı sıcak tutarken, yukarıya doğru genişleyen ağzının çayı dudakla buluşacak kıvamda soğuttuğu söylenir. İncecik camı, avuç ve parmaklarla buluşan şekli, içecek ile mesafemizi en aza indirir. Isıyı doğrudan hissederiz, hatta bazen elimiz yanar. Biraz sıkı tutsak avucumuzun içinde kırılabilir. İncecik ağzı çayı milimetrik bir hassasiyetle dudaklarımızla buluşturur. Kısaca, çay ile bedenimiz arasında bir denge ve ısı alışverişi vasıtası gibidir. Bizi ısıtır, biz onun ısısını alır, soğuturuz. Eastmeetswest’te ise bu duyusal zenginlik ötelenmiş, adeta görsel bir imgeye hapsedilmiş gibidir. İnce belli bardak siluetine sahip hazne, silindir biçimli ikinci bir zarfa alınmıştır. Dıştaki bu zarf da şeffaf olduğu için ince belli bardak biçimi, bizim için salt bir seyir nesnesine dönüşür. Ona dokunamayız, o adeta bir çerçeve içine alınmıştır ve biz onu uzaktan izleriz. Çift cidarlı bu yapı, termos vazifesi görerek ısıyı bizden uzak tutar ve muhafaza eder.

Burada, bir teknolojik devir teslim söz konusu gibidir. Tüm zenginliği ve muhtemel tehlikeleri ile birlikte, insan bedeni (el, dudak) ile bardak arasında kurulan termodinamik ilişki, salt bir teknolojik gereç olarak bardağa devredilmiş gibidir. O tıpkı bir termos gibi içindekini hep sıcak tutar ve elimiz hiç yanmaz.

Erdem Akan: Doğu ve Batı’nın Buluşması Konsepti

Bu analiz çerçevesinde, Erdem Akan’ın “Doğu Batı Buluşması” konseptine baktığımızda, tasarımcının bir buluşmadan ziyade, batı rasyonalitesine ve batının doğuya bakışına dair çarpıcı bir anlatım yakaladığını görürüz. Sahiden de yukarda değindiğim şarkiyatçı perspektiften baktığımızda, doğuya ait olduğu düşünülen bir nesnenin, batı gözüyle çerçevelenmesi söz konusudur. Bu çerçeveleme hem artistik, hem de teknolojik anlamda batı aklını yansıtır.

Batının doğuya artistik anlamda bakışı, onu kalıp imgelere hapsederek dondurup, müzelik bir seyir nesnesine dönüştürmek şeklinde cereyan etmiştir. Batı, inceleyen, araştıran, değişim içinde olandır. Bu bakış altında doğu, kadim ve değişmez olarak kurgulanarak, tarihin berisine doğru ötelenmiştir. Bu bakımdan, Eastmeetswest’in ince belli bardağı bir fanus içine alıp imgeselleştirmesi son derece tutarlıdır. Teknolojik açıdan da nesneye özgül batılı bir bakış hakim olmuştur. Batı rasyonalitesi işlevi saltıklaştırır, deneyimin ve duyusal zenginliğin yitimi pahasına…

Sahiden de, Eastmeetswest, ince belli çay bardağı ile kullanıcı arasına adeta bir arayüz koyarak, kullanıcıyı duyuların aşırı uyarılmasından korumak ister gibidir. Sonuç olarak Erdem Akan’ın Eastmeetswest adlı bu tasarımı,

bize şarkiyatçılık perspektifinden bir doğu-batı okumasını mükemmel biçimde sunmaktadır. Bu tasarımın başarısı bence bir “tartışma açma” kapasitesidir. Ve tartışmanın sonu yoktur. Tasarımın da güzelliği bu değil midir? Yazı bittiğine göre; Eastmeetswest ile içeceğim bir bardak demli çayı hak etmiş sayabilirim.

Yazan: Aren Emre Kurtgözü
Yayınlayan: EntaMag, 0. Sayı, Temmuz 2016