1994 yılında Ruanda Soykırımı’nın yaşandığı sıralarda ülkenin BM barış gücü komutanı olarak görev yapan Romeo Dallaire’nin yazdığı otobiyografik kitap.

Şeytanla el sıkışmak

Ruanda’nın yaşadığı o büyük katliamdan yıllar sonra, 2016'nın nisan ayında başkent Kigali sokaklarında dolaşıyorum. Etraf sisli ve yemyeşil tepelerle çevrili. Tepelerden aşağıya doğru yayılan mahalleler çatısız küçük evlerle dolu. Uzaklardan geldiği belli olan çocuk sesleri yükseliyor. Sokaklar tertemiz; trafik Afrika şartlarında bilinenin aksine göre gayet düzenli. Dolaşırken ister istemez 22 yıl öncesinde neler yaşandığını okuduğum ve izlediğim kadarıyla düşünüyor; yüz gün boyunca kan gölüne dönen bu kırmızı topraklara ayak bastığımı hissettiğim anlarda nedensizce tedirgin oluyorum.

Rehberim, beş yıl kadar önce ailesiyle buraya yerleşmiş, ticaretle geçimini sağlayan bir Konyalı; İsmail Abi.

Hazırlıklı gelmişim. Okuduklarım ve izlediklerime ek olarak İsmail Abiden bilmediklerimi koparmak için sürekli sorular soruyorum. Öyle ya, bu küçük ülkeyi hatırı sayılır bir süre görmüş geçirmiş, olanları dinlemiş, nice hayatlara şahit olmuş iki göz var karşımda. O da sağ olsun anlattıkça anlatıyor.

“Burada iki kelimeyi söylemek yasak. Hutu ve Tutsi. Bak kimse duymasın diye bunları sana fısıldayarak söylüyorum, iş o kadar ciddi. 94’te bir kabile diğerini kırdığı için devlet artık bu isimleri kullanmayı yasaklamış. Ruanda’da soykırım kelimesinden çok ‘94’ ibaresini kullanırlar. 94 dedin mi herkes anlar. Olanlar eskide kalmış ama tekrar birbirlerine düşme korkusu var. İhtimalinden bile korktukları için her yer sivil polis dolu. Gürültü patırtı çok olmaz ama en ufak bir şeyde bile polis hemen müdahale eder. Anlayacağın herkes diken üstünde.”

Herkesin diken üstünde olmasına sebep olan şeylerin neler olduğuna göz atmak için bundan yıllar öncesine gitmemiz gerekiyor. Sanayi devriminin patlak verdiği, Avrupalıların mal bulmuş mağribi gibi Afrika’ya tüm gücüyle saldırmaya başladığı o yıllara. Ruanda’ya önce Almanlar gelir. Ama Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca çok durmazlar. Sonrasında Avrupa’daki toprakları ancak bu küçük ülke kadar olan ama sömürü dedin mi Afrika’da fink atan Belçikalılar zorla ayak basar. Onların ayak basmasıyla da olaylar başlar. Olayların başlamasıyla da ayrımcılık. Sömürü tarihinin olmazsa olmazlarından biri olan halk arasına nifak tohumları ekmek burada da uygulanır. Belçikalılar, mal ve toprak sahibi olmayan fakir çiftçilerin adı Hutu olsun der; nispeten zengin hayvan sahiplerinin adı da Tutsi. Ardından bu isimlerin yazılı olduğu nüfus kâğıtları dağıtılır. Yetmezmiş gibi kendilerince azınlık gördükleri Tutsileri yeri geldiğinde destekler, Hutulara eziyet ederler. Sözlerini tutmayınca da eziyet ve işkencelerin sırası Tutsilere gelir. Birini diğerinden üstün tutma siyasetinin çeşitli yıllarda taraf değiştirmesiyle halk arasındaki uçurum da artar. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsızlığa hazırlanması için ülke yönetimi BM’ye devredilir. Yapılan seçimlerde çoğunluktaki Hutular iktidara gelir ve büyük kavgalar başlar. Yıllar boyu süren gerilim, kavga ve çatışmalar yerini bazen katliamlara bırakır. Katliamlar da soykırıma ulaşır. 1994 yılında başta Belçika ve Fransa askerlerinin göz yummasıyla sadece 100 gün içinde 800 binden fazla insan öldürülür.

Tanzanya’da bir kamp 1994 yılında Ruandalı mültecilerle şişerken, kimsesizliğin ve çaresizliğin ortasında bir çocuk annesine bakıyor. Fotoğraf: Sebastiao Salgado

Ruanda sokaklarında dolaşırken bir soykırım mağduruyla karşılaşmanız yüksek bir ihtimal. Ya da soykırım suçlusuyla -turuncu elbise giydirilerek tarlalarda, inşaatlarda, neresi olursa çalıştırılıyorlar. 17 yaşındayken katliamlara şahit olmuş; 6 kardeşi, babası ve akrabalarının bir kısmı komşularınca öldürülen Osman Nayihiki de soykırım mağdurlarından biri. Kendisiyle soykırım müzesine giderken tanışıyorum. Çok şey sormak istesem de her sorumda gözleri nemlendiği için bundan vazgeçiyor, sadece dinliyorum. Uzaklara daldığı bir esnada ‘sence kim suçlu’ diye bir soru cümlesi bırakıyorum ortaya. Cevap bir an bile beklemeden hızla geliyor:

“Ruandalılar hariç herkes. Almanlar, Belçikalılar, Fransızlar, Amerikanlar, İngilizler… o zamanlar burada 5 bin kişilik silahlı barış gücü bulundurup da müdahale etmeyen, cinayetleri izleyen Birleşmiş Milletler. Katliam sadece 94’te yaşanmadı. 59’da, sonraki yıllarda da yaşandı ama sadece 94’tekini gördüler.”
1993–1994 yılları arasında Ruanda’da BM barış gücü komutanı olarak görev yapan Kanadalı eski asker Romeo Dallaire.

Soykırım başlangıcında ülkede 5 bin kişilik silahlı güç bulundurup da müdahale etmeyen Birleşmiş Milletler (BM) halen Ruanda’da katliamların sorumlularından biri olarak görülüyor. 1993’ten soykırım sonrasına kadar ülkede BM barış gücü komutanı olarak görev yapan Kanadalı General Romeo Dallaire bu yılların canlı şahitlerinden. Şeytanla el sıkışmak, generalin Ruanda’daki görev süresi bittikten on yıl sonra yazdığı otobiyografik bir kitap. General bu kitabında görevi boyunca yaşadıklarını, hatıralarını, şahit olduklarını, emir aldığı üstleriyle olan mücadelesini anlatırken BM’nin dünya sistemindeki konumunu da tartışmaya açıyor. Kitap, büyük bir güç arkasında olduğu halde ondan yardım görmeyen yüksek rütbeli bir askerin çaresizliğini; gözü önündeki trajediye karşı hiçbir şey yapamama duygusunun ortaya çıkardığı derin acıyı konu ediniyor.

Dallaire’nin katliamlar esnasında soykırımı engelleme amacıyla önerdiği bütün talepler ve müdahale etme istediği dönemin BM Genel Sekreteri Butros Butros-Gali ve yardımcısı Kofi Annan tarafından reddedilir. Görev süresi boyunca kendisine iletilen bilgi notlarına göre ülkedeki bu sorun BM’yi ilgilendirmez. Kendi askerlerine yapılabilecek olası saldırılar haricinde bir kurşun sıkmaları bile yasaklanır. Askerlerin müdahale etmediğini bilen katliamcılar ise daha rahat davranır. Generalin korumasını talep eden ülkenin kadın başbakanı bile ailesiyle birlikte öldürülür. Üstelik generalin emrindeki askerler belli aralıklarla BM tarafından ülke dışına çıkartılır; asker sayısı yüzlerle ifade edilmeye başlar. Kendi inisiyatifiyle taraflarla arabulucu olarak görüşür; katliamları sonlandıramasa da masum insanları güvenli bölgelere taşımak için anlaşmalar yapmaya çalışır.

“Benim hikâyem” der Romeo Dallaire, “Ruanda’nın çöküşünün ne tamamıyla askeri boyutunu anlatıyor ne de konu üzerine akademik bir çalışma. BM’nin barış gücü olarak dünya çapındaki başarısızlıklarına yönelik basitleştirilmiş bir suçlama da değil. Kahramanların ve kötülerin hikâyesi de değil -ki böyle bir çalışma kolayca yazılabilir.”

Ona göre bu kitap, “iktidara tebelleş olmuş kişilerden farklı oldukları varsayıldığı için boğazlanmış binlerce insan için bir çığlık, palalarla doğranan canlar için bir mersiyedir. Başkalarına yardımla görevlendirilmiş birkaç insanın barışın meyvelerini tatmasının hikâyesidir. Yardım etmek yerine şeytanın dünya üstündeki cennetin kontrolünü ele geçirmesini ve korumakla yükümlü olduğumuz insanların kanıyla beslenmesini izlediğimiz trajedidir.”

Ağustos 2016 tarihli bir haber ile bitirelim. Orta Amerika ülkesi Haiti, 2010 yılında yaşanan depremin hemen ardından başlayan kolera salgınıyla bir yara daha almıştı. Deprem nedeniyle 200 bin insan ölmüş, salgında ise 10 binden fazla insan hayatını kaybetmişti. Son yüz yıldır kolera hastalığı görünmeyen ve bu hastalıktan dolayı ölümler yaşanmayan Haiti’ye bu salgın çok ilginçtir ki koleranın sık görüldüğü Nepal’den gelmişti. Üstelik araştırmalara göre kilometrelerce öteden gelen bu hastalığın kaynağı o sıralar Nepal’den yeni gelen BM askerleriydi. Kolera hastalığı bu kişilerce taşınarak Haiti’deki içme sularının büyük bölümüne bulaşmıştı. Askerlerin ve gönüllülerin kaldığı kampın hemen yakınında ilk ölümlerin başlamasıyla hastalığın yayılmasında BM’nin rolü olduğu tartışılsa da BM bu iddiaları kabul etmemişti. Yıllar süren araştırmalar sonucunda BM, salgının yayılmasında büyük bir payı olduğunu kabul etti. Ancak BM uluslararası ve devletler üstü statüsü nedeniyle herhangi bir yaptırımla karşı karşıya kalmayacak ve soruşturmaya tabi tutulmayacak. Küresel dünya sistemi böyle yürüdüğü sürece Ruanda Soykırımı’nda olduğu gibi Haiti’deki bu olay da kara kaplı bir kitap gibi raftaki yerine kaldırılacak.


Generalin bu kitabından uyarlanmış aynı isimle (Shake Hands with the Devil) 2007'de yayınlanmış bir de film bulunuyor.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.