Tipografinin Geleceği — Robin Rendle

Ağda dizgi, ilginç bir düşünceden paha biçilmez uygulamaya dönüşmüştür. Yirmi yıl içinde, mecralarına uyum sağlayan karmaşık arayüzler çok sayıda yazıyüzü ile etrafımızda belirmeye başlamıştır. Aynı şekilde, güçlü açık-yazı (OpenType) özellikleri ile birlikte animasyonları ve geçişleri kullanmak ya da ekran metinlerini dengelemek yalnızca mümkün değil, aynı zamanda beklenen bir durum haline gelmiştir. Peki içinde bulunduğumuz durumdan nereye doğru gidiyoruz? Tipografinin geleceğine katkıda bulunmak için gereken beceriler nelerdir? 15. yüzyıldan kalma iki hayalet figürün bu gelecekle ne ilgisi var?

1452 yılı, cadı avı ve vebanın yılıydı. Tıp, ulaşım ve bilimde neredeyse bin yıldır süren bir durgunluk hakimken vahşi haydutlar Avrupa’da kaos yaymaktaydılar. Ancak tüm bu umutsuzluğun ortasında, Alman kenti Mainz’da bir umut ışığı belirdi. Burada, borç batağına saplanmasına rağmen bıkıp usanmadan son projesi üzerine çalışan ve gıpta edilen bir isme sahip basımcı Johannes Gensfleisch zur Laden zum Gutenberg bulunuyordu.

Son projesi ise, bir kitaptı.

O, herhangi bir kitap değil, dikkate değer ağırlıkta ve genişlikte bir İncil idi. Taşınabilir yazıyla (movable type) [1] basılan ilk kitaptı ve bu yüzden kitapların elle çoğaltıldığı müstensihlik geleneğinin terk edildiği ilk kitap olma özelliğini de taşıyordu. Bu, Gutenberg’in atölyesinin güzel bir mekân olduğu anlamına gelmeyebilir; muhtemelen karanlık, pis kokulu [2] ve sıkışık bir yerdi. Herşeye rağmen kesilerek, mürekkeplenerek, tezhiplenerek gerçek bir mucizeye hayat verilmesi ve Gutenberg’in şimdilerde kitabî nesne olarak bildiğimiz şeyi icat etmesi, işte burada yaşandı.

Bununla birlikte, Gutenberg’in İncil’i bugün okuduğumuz kitaplardan çokça farklıdır ve metinlere daha yakından bakarsak ardlarında daha karmaşık bir tarih buluruz. İlk olarak, İncil’in baskılarının çoğu parşömene [3] (dana derisinden yapılan bir malzeme) basılmıştır. İkinci olarak, kitap devasa biçime sahip olduğundan basitçe bir odadan diğerine taşınması için ciddi bir alıştırma [4] gerekir. Kitabın içi de gariptir, örneğin, bir nüshayı açtığınızda her bir sayfa boyunca uzanan Latince iki yekpare sütun bulunur.

Gutenberg ve matbaası bu tuhaf harfleri metalden nasıl yaratmıştır? 42 Satırlık İncil’in basımına kadar geçen yıllardaki mahkeme belgelerinde, Gutenberg’in alacaklıların eline geçmeden önce tahrip ettiği gizli bir makineden bahsedilir. 15. yüzyılda basım gizli kapaklı yapılan bir işti ve eğer biri onun yöntemini keşfederse, Gutenberg, her şeyini kaybedeceğinden korkuyordu. Bu durum, Johannes’in tarihine [5] ve matbaasına dair neden böylesine bölük pörçük bilgilere sahip olduğumuzu açıklayabilir.

Delillerin bu şaşırtıcı eksikliğini göz önüne almazsak Gutenberg’in önceden var olan teknolojileri kendi aletlerini [6] yaratmak için birleştirdiğini biliyoruz. Muşta (punch) ile matris (matrix), yazı kalıbı (type mould) ve basım süreci olmak üzere, matbaasının gizemli işleyişinin üç önemli kısmı vardı. [7]

*Terimlerin Türkçe karşılıkları, Prof. Namık Kemal Sarıkavak’ın 2009 tarihli “Görsel İletişim ve Grafik Tasarımında Çağdaş Tipografinin Temelleri” adlı kitabından alınmıştır (s. 225 ve 227). Yazar, metnin orijinalinde karşıtmuşta (counterpunch) sözcüğünü kullansa da, görselde solda görülen muştadır (punch). (ç. n.)

Muştayı kuyumculuk çalışmalarından ve matbaa makinesi fikrini ise, büyük olasılıkla üzüm bağlarından ödünç almasına karşın, Gutenberg’in gerçek buluşu aslında yazı kalıbıydı. Metal harflerden alfabe yapmak yaklaşık bir yıl sürebileceğinden gizli tutulacak kadar önemli bir araçtı, böylece yazılar kalıp ile kolayca yeniden üretilebilirdi. Şöyle düşünün: Yazı kalıbı aslında küçük bir çoğaltma makinesiydi ve Gutenberg, her bir harfin birden fazla kopyasını yaptığında, maliyetinin çok altında kitap basabilirdi.

Bu mühendislik ve kültürel sentezin ardında tek bir amaç vardı:

“(Gutenberg’in) Amaç, dönemin biçimsel yazımından ayırt edilemez harfler yaratmaktı. Bu nedenle, tipografinin amacı öncelikle harf ya da tasarım değildi, mesele tamamen zamandan tasarruf ile ilgiliydi. Tipografinin amacı, kitabın yazıldığından daha hızlı çoğaltılmasıydı, ne eksik ne de fazla…”

Fred Smeijers, “Counterpunch”, s. 43

Gutenberg, aradaki süreci hızlandırmanın dışında, tipografinin geleceğini manastır el yazmalarının aynı biçim ve tasarım [8] ile kopyalanmasında görmüş gibidir. Harf biçiminin seçimi, kitabın boyu, kenar boşlukları, müstensihler tarafından her bir parçanın kopyalanmasıyla elde edilen önceki örneklere bakmanın sonucudur. Dolayısıyla kendilerine sunulan araçlarla, Gutenberg ve çalışanları, ortaçağ dünyasından gerçekten ait oldukları Rönesans’a kitap getirme becerisine sahip değillerdi. Pekâlâ ya metal harflerle dizgi yapmak, elle kitap çoğaltmaktan tamamen ayrı bir disiplinse? Ya kitap, yeni çağ için yeniden keşfedilebilirse? Bu ihanet eyleminin yayılması yaklaşık elli yıl alacaktı, ancak 1452 yılında çoktan başlamıştı bile! Gutenberg, Mainz’da basımı geliştirirken, hikayenin diğer bir önemli karakteri beş yüz mil güneyde İtalya’nın Lazio kentinde doğdu: Aldus Pius Manutius.

Yaklaşık elli yıl sonra, on altıncı yüzyılın başlarında, Gutenberg’in gizli basım yöntemi tüm Avrupa’ya sızmış ve yayılmıştı. Manutius, yetişkin oluncaya kadar yaklaşık yirmi milyon kitap basılmıştı. Gutenberg gibi o da zengin bir evde büyüdü, burada en sevdiği dil olan Antik Yunanca [9] ve Latince ağırlıklı resmi bir eğitim aldı. Edebiyat ve kitap aşkı, ona, prenslere eğitmenlik yaptığı bilge ve konforlu bir hayatı getirdi, ancak bir noktada Aldus bu uğraşı bıraktı ve amansız basım ticaretine gireceği kültürel ve ticari merkez olan Venedik’e taşındı.

Manutius, Venedik’e taşındı ve kendi basımevini kurdu, çünkü edebiyat konusundaki hayranlığı tartışılmazdı. Kitapların bir metadan ya da bir sanat projesinden daha fazlası olduğuna inanıyordu. Kitaplar, gelecek için bilgiyi arşivleyip koruyabiliyorlardı. Bu açıdan koleksiyoner Scott Clemons [10], Aldus Manutius’un ve Aldine Press’in, döneminin archive.org’u olduğunu iddia eder.

“Bu özel karşıolgusal tarih karşısında büyüleniyorum. Şöyle ki, Aldus’un asla var olmadığı bir tarih. (…) Doğru insanın olmadığı dünya ölçülemeyecek kadar verimsiz bir yer olurdu. Aldus Manutius, Venedik’te, (…) doğru yerde, doğru zamanda, on beşinci yüzyıldaydı.”

Scott Clemons, “How Aldus Manutius Saved Civilization”

Aldine Press’in amblemi Antik Roma atasözünden gelir: “Festina lente” ya da “Yavaşça, acele et.”

Aldine Press’in Antik Yunan eserlerini orijinal dillerinde basmaları sayesinde, daha önce sadece narin el yazmalarında yer alan metinlerin artık hayatta kalma olasılığı daha yüksekti. Çok sayıda basılması da, basımın bu fikirleri yeniden dolaşıma sokması ve tarihi kayıtlardan daha az sayıda kaybolmalarını sağlayabilirdi. Koruma konusundaki bu inanç, okurun kitabı okumak için artık masaya bağlı kalmaması gerektiğine yönelik Aldus’un fikirlerine bir övgüydü. Aldus, daha küçük biçimlerde basılabiliyorsa, kitabın bir okurun cebine sığabileceğini ve gittiği her yere götürebileceğini düşündü. [11]

Aldine Press daha sonraları çok daha küçük, yeni bir kitap biçimi oluşturmaya başladı: Octavo.

Bence Aldus, kitap üretiminin potansiyelinin farkına vardı çünkü çalışanlarının kitabın biçimine karşı çıktıkları ve üretim sürecinde bir kitabın gerçekte ne olabileceğini sorguladıkları açıktı. Şüphesiz, biçimin güzelliğini takdir ediyor olsalar da, taşınabilirliğin hatrına estetikten ödün vermeye ve matbaayı çalışır durumda tutmaya çok daha gönüllüydüler. Başka bir deyişle, Aldus ve Aldine Press için tipografinin amacı kültürü ve bilgiyi korumak, literatürün büyümesine katkıda bulunmak ve nihayetinde duvarsız kütüphane [12] oluşturmaktı.

Aldine Press, yukarıda Aristoteles’in ilk sayısında gösterildiği gibi, uygun diyakritikler ile birçok Yunanca yazıyüzü yaptı.

Kitaplar, Masalar ve Zaman Yolculuğu

Ancak bir an için başka masa düşünelim.

Aklınıza gelebilecek bütün ağ sitelerini görüntüleyebileceğimiz mevcut tüm cihazları ve tarayıcıları yerleştireceğiz. Bu düşüncenin, mekânın ve zamanın yasalarını ihlal ettiğini göz önünde bulundurarak devam edeceğiz ve onları tekrar ihlal edeceğiz. Bu imkânsız uzun masanın diğer ucunda, gelecek elli yıl boyunca ortaya çıkabilecek ağa bağlı bütün cihazları yerleştireceğiz. Ne değişti? Ne görüyoruz? Zaman yolculuğu yapan bu tipografa ne tür sorular sormak istersiniz?

İşte benim soracağım şey şu: Tipografinin geleceği nedir? Peki ağda bizi neler bekliyor? Sanal ve artırılmış gerçeklik alanlarındaki en son eğilimleri ya da drone tipografisini düşünmek ya da düz tasarımın (flat design) dünyayı nasıl ele geçirebildiğini tartışmak çok kolaydır. Gerçekte ilgimi çeken şey, uzun süre kalması muhtemel olan teknolojiler ve fikirlerdir. İnternet üzerinde yazı yazma biçimimizi nasıl değiştireceğimize ve Aldine’in tipografi ilkelerini nasıl akılda tutacağımıza yönelik hangi araçları araştırmalıyız?

Ancak, bu soruları cevaplamaya girişmeden önce, öncelikle ağ ile ilgili oldukça ciddi bir sorunu kabul etmek zorundayız: Ağ, güzel tipografiden nefret eder.

Hizalama; yetim (widow) ve dul (orphan) sözcüklerin, karmaşık ızgara dizgelerinin (grid systems) ve basitçe taban hattının (baseline grid) üstesinden gelme becerisi gibi basımın niteliklerini ağa uygulamak zor iştir ve metni ayrıştırıp temizlemek için çok fazla JavaScript gereklidir. Bunlar, matbaacıların yüzyıllarca severek uyguladıkları tipografik süslemelerdir. Peki nasıl oldu da, ağ henüz bu nitelikleri yakalayamadı? [13] Bu kadar uzun süren ne ve ağ, neden güzel tipografiden nefret eder?

Bu hayal kırıklıklarının ve sınırlamaların bazı iyi nedenleri de var, ancak benim beğenilerim açısından onların üzerine saplantılı olmanın tipografinin Gutenberg spektrumuna çok fazla yaslandığını düşünüyorum. Bu özelliklerden bazıları tarayıcılarda yer alacak ve onları beklemek için biraz sabır gerekiyor, ancak ağ tipografisi üzerinde kusursuz bir kontrol sağlamak (ve piksel seviyesinde mükemmel [pixel-perfect] arayüzler tasarlamak), sadece derin bir acıya ve cinnete yol açacak bir maceradır. [14] Aslında, binlerce JavaScript satırı kullanarak ağ tipografisinin sınırlarıyla mücadele etmek kahramanlık olurdu ya da ben öyle olduğuna inanıyorum. Ancak şimdi tasarımlarımızdan ödün vermemiz gerektiğini düşünüyorum çünkü tipograflar olarak bizim işimiz, düşlenebilen en iyi dizgi ile güzel bir arayüz oluşturmak değil; tipografiyi güzelleştirmeden önce esnek kılmaktır. [15]

Her şeyden önce bu, ağın metnimiz ile okur arasına girmemesini sağlamak anlamına gelir.

İşte bir örnek: Bir ağ sayfası ile ilgili temel sorun, okumaya başlamak için tamamen ağa bağlı olunması gerekliliğidir. Bir ağ sayfasını görüp görmediğimizden bağımsız olarak tarayıcılarımız sürekli yeni veriler çekmeye çalışacak ve güvenilir bir sinyal yoksa, o zaman metin görünmeyecektir.

Neyse ki, bu sorunun üstesinden gelmek için ServiceWorker adlı yeni bir API var. Tasarımcılara; görüntü, font ve metin gibi ağ sayfasını oluşturan ögeleri önbelleğe alma yeteneği veren ServiceWorker ile okur geri döndüğünde, çevrimdışı olsa bile okumayı bıraktıkları yerden devam edebilir. Yine de okur, ilk defasında internete ihtiyaç duyacak, ancak daha sonrasında okuma deneyimi daha esnek olacaktır. [16] Aslında, bu ağ sayfası da ServiceWorker’ı kullanır ve eğer Uçak Modu’nu kullanıyor ya da interneti kapatıp bu sayfayı yeniliyorsanız, tarayıcınız desteklediği sürece metni çevrimiçi olarak görebilmelisiniz. [17]

İnternet için esnek, geleceğe dönük bir tipografik sistem oluşturmak, bizleri ağda bulunabilecek zayıflıkları [18] önceliklendirmeye yöneltir. Okuma, karmaşık bir iştir ve insanlar metni farklı koşullar altında incelerler, artık karanlık ve kasvetli bir manastırda oturmalarını beklemediğimizden, gelecekteki tipografimiz de okuma eyleminin kendisini nasıl gördüğümüzü yeniden düşünmemizi gerektirir. Okuma eylemi hakkında pek fazla bir şey bilmiyorsak eğer, ServiceWorker gibi belirli bir teknolojinin kullanıcı deneyimini gerçekten geliştirip geliştiremediğini nasıl bilebiliriz?

Tipografinin geleceği, sadece yeni harflerde değil, bir araya getirilmiş bir dizi araç, teknik ve seçenekte de bulunabilir.

Tipograf ve eğitmen Indra Kupferschmid [19], okurları motive olan ve motive olmayan şeklinde iki ayrı türe ayırır. Okur gibi düşünmek faydalıdır, çünkü ne zaman dizgi yapmamız gerektiğinde, bir özelliği uygulamanın değip değmeyeceğini ilk olarak kendimize sormamız gerekir. Okurlarımız, metni bitirmek için motive olursa, muhtemelen o zaman süslü animasyonlar ya da büyük metinler kullanma ihtiyacımız kalmaz. Diğer bir açıdan, eğer okurlar motive olmazsa, metin ayağa kalkarak mümkün olduğu kadar dik durmalı ve tüm gücü ile çığlık atmalıdır.

Bu iki okur tipinden hangisi için tasarım yapıyoruz? Okur, sunulan fikirlere aşina mı? Ürün ya da hizmet hakkında daha fazla okuma ihtimali var mı? Doğru okuma şeklini nasıl teşvik ederiz ve bilginin ne kadarı hayati, ne kadarı gereksizdir? Gelecekteki tipografimizin bu okur gruplarına hitap etmesi gerekecektir.

Ancak gelecekteki tüm okurlar için, son zamanlarda tarayıcılarda popüler olmaya başlayan iki ayrı font teknolojisi vardır: Değişken fontlar (variable fonts) ve renkli fontlar (color fonts). Bunların ağda dizgi yapma konusunda, ilginç bir değişimi işaret ettiklerini düşünüyorum. Temel olarak, değişken fontlar büyük ölçüde ağ performansını iyileştirmeyi ve tasarımcılara bolca tipografik seçenek sunmayı amaçlar. [20] Böylece her bir fontu şimdiki gibi birer birer indirmek yerine, değişken font ile tek bir dosya halinde indirebiliriz. Bu, yakın gelecekte tarayıcılarımızın kalın ile normal ağırlıklar ya da ince ile daraltılmış genişlikler arasındaki tüm ara değerleri ve aralarındaki ağırlıkların sonsuz kombinasyonlarını sunacağı anlamına gelir.

“Genişlikleri ve ağırlıkları, daha geniş bir yelpazede çekinmeden kullanabileceğiz. Daha önce, uzun indirme süreleri ve performans problemlerinden kaçınmak için farklı ağırlıkları kullanmaktan uzak dururduk. Yakında karar verme sürecimizde bu tür teknik ayrıntıları göz ardı etmekten başka bir şey yapmayacağız. Teknik sınırlamalar olmadan yaratıcılık, font seçiminde yol gösterici olacaktır.”

Roel Nieskens, “Variable Fonts: the Future of (Web) Type”

Karmaşık tipografiyi anlamaları için birden fazla font indirmeleri gerekmeyeceğinden Latin alfabeli dilleri kullanan okurlar için (İngilizce, Fransızca ve İtalyanca gibi) değişken fontlar, performans artışı sağlar. Bir de birçok tasarımcıya, dizgi yaparken daha ince ayarlanmış bir araç sunar. Ancak diğer dillerin okurları için değişken tipografi, ilk kez ağ fontlarını uygulanabilir gerçekliğe dönüştürecektir. Bunun nedeni, Latin temelli bir dille karşılaştırıldığında, karmaşık dillerin font dosyalarının devasa boyutlarda olmalarıdır. [21] Bu türden okurlar için, bu teknoloji sadece performans açısından zayıf bir gelişme olmakla kalmaz, bunun yerine değişken fontlar, hâlihazırdaki tipografiye erişmelerine izin verir.

Açık-yazı özellikleri için değişken fontlar gerçekten bir ilerleme olsa da, tartışmak istediğim diğer teknoloji — renkli fontlar — tamamen yeni bir font biçimi olan “Açık-yazı SVG”dir. Bu biçim, bize bir yazıyüzünün gliflerinin içine atlama ve bunları tek renk ile sınırlamak yerine birden fazla renkle boyama yeteneği sunar. Şu an için glifin tüm kısımlarına sadece tek bir renk verebildiğimizden dolayı, bu durum tipografın bir fikri metinle ifade etme yeteneğini büyük ölçüde sınırlandırır.

Yukarıdaki yazıtipinin [22], biri açık diğeri koyu olmak üzere iki gölgesinin var olduğunu görebilirsiniz. İşte bu, glifin parçalarını değiştirmek için çeşitli seçeneklere sahip renkli Trajan Pro’nun bir örneğidir.

Acaba renkli fontlar ağdaki dizgiyi ne kadar değiştirecek? Bence, pek değil! Bununla birlikte, şu anda etkileyici görünmese de, — özellikle diğer yazı tasarımcıları da bu teknolojiyi denemeye başladıklarında, dikkat çekmeye ve ekran metnini daha güçlü hale getirmeye yardımcı olacak — bir fontun içindeki glifleri kontrol etmemize yönelik küçük bir adımdır. Bu adım, gelecek için nasıl kullanışlı olabilir? Ekran metninin neler yapabildiğine ya da her bir glifi sözcük içerisinde nasıl gördüğümüze ilişkin düşüncelerimize ve bazen bir teknoloji işe yarar olmasa bile, düşünme biçimimizi zorlamaya meydan okuduğuna inanmaya başladım.

Burada kısaca tartışmak istediğim son gelişmeye, CSS özelliklerine ek olarak bir ağ sayfasında metni dizmek için heyecan verici bir gelecek vaat eden “Izgara Düzeni (Grid Layout)” [23] adı verilir. Sütunların ayarlanması, nesnelerin hizalanması ve işaretlemede kaynak sırası değiştirilmeden ekrandaki bir ögenin konumunun değiştirilmesi, bize sağladığı olanaklardan sadece birkaçıdır. Bu gelişme, muhtemelen tasarım ve geliştirme sürecimiz üzerinde büyük bir etkiye sahip olacak, ancak nihayetinde ağın tarihinde ilk kez bir dizi hileye başvurma zorunda kalmadan karmaşık sayfa düzenleri yapmak mümkün olacak.

Ayrı ayrı bakıldığı zaman, yukarıda bahsettiğim birkaç güncelleme ile birlikte birbirinden tamamen farklı teknolojiler o kadar da etkileyici görünmüyor olabilir. Ancak ServiceWorker API, yeni font biçimleri ve Izgara Düzeni bir araya getirildiğinde, ağ bir anda bugün deneyimlediğimizden çok farklı birşeye dönüşür. Bunlar motive olan ve motive olmayan okurları çarpıcı bir biçimde etkilerken ağı, düzensiz ağ bağlantısının değişen rüzgarlarına karşı daha esnek hale getirir. Ancak yukarıda bahsettiğim bu teknolojilerde bile, ağ birlikte çalışmamız için daima vahşi ve huysuz bir tuval olacak ve bu özellikleri desteklemeyen eski sürüm tarayıcılara yardımcı olma yöntemlerimizde yaratıcı olmamız gerekecek. Dolayısıyla, ağın güzel tipografiden nefret ettiğine inanmasam da, ağın ile sayfadaki her öge üzerindeki kontrolün nispeten kolay ve mutlak olduğu eski tipografi arasında kesinlikle bir gerilim var.

Josef Müller-Brockmann’ın “Grid Systems” adlı kitabındaki bazı örneklerin aynılarını CSS’de yapmayı denediğim kabuslar gördüm.

Yine de, sayfadaki her şeyin mükemmel şekilde hizalanmasından ve muhteşem bir oranla uyum içinde bir araya getirilmesinden çok daha ciddi sorunlar var. [24] Peki ya, Aldus ve onun Aldine Press’inin bizden beklediği sorular?

Jan Collaert I’in 1600'lerde yaptığı ve matbaanın hareketli ve sıkışık koşullarını gösteren gravürü. Kaynak: The Met

Erişilebilirlik ve metnin korunması meseleleri ne durumda? Herkesin her tarayıcıda metni kolayca okuyabildiğinden emin olmak, uygulayabileceğimiz tipografik iyileştirmelerden daha önemlidir. Bu nedenle, ağdaki yeni bir özellikten dolayı ne zaman tökezlersek, okuma deneyimini gerçekten geliştirip geliştiremeyeceğini sorgulamamız gerektiğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor.

Daha sonra, Indra’nın bahsettiği iki okur türüne odaklanırsak, ağda dizgiyi etkileyebilecek yeni ve çılgın özellikler konusunda çok küçümseyici ya da dogmatik [25] olmadığımızı garantiye alırız. Geçmişte, birçok deneyimli tipografın, tarayıcıların kendilerine sunduğu yeni özellikleri reddettiğini gördüm, ancak şu an ağ için tipografi ne anlama geliyorsa, sadece bu teknolojiler onun hayati bir parçası haline gelmesini sağlamıştır. Bu nedenle, tipografinin her zaman benzer bir şekilde çalışacağını varsaymanın daimi bir risk taşıdığını düşünüyorum; tipografi hakkında bildiklerimize meydan okumak, onun geleceğine katkıda bulunmanın ilk adımıdır.

Bu, tipografinin geleceği — tek değil birçok geleceği — ile ilgili en güzel ve ilginç kısmıdır. Tutarsız teknolojileri ve önceki dizgi yöntemlerini sentezleyebiliriz ya da iki hayalet basımcı arasındaki kurgusal savları dinleyebilir, onların fikirleri ile becerileri bir araya getirildiğinde neler meydana gelebileceğini düşleyebiliriz.

Tipografinin geleceği sonsuzdur ve fırsatlar; ancak yeni tarayıcılar, yeni özellikler, yeni cihazlar bizler için kullanılabilir hale geldiğinde yakalanır. Gerekli olan tek şey biraz sabır ve sağlıklı bir merak dozu.


  1. Gutenberg, genellikle taşınabilir yazı ile basımın mucidi olarak bilinir, ancak Çin yöntemlerinin icadı neredeyse beş yüz yıl öncesine dayandığından durum kesinlikle böyle değildir. Kaynak: Keith Houston’ın “The Prints and the Pauper” başlıklı yazısı.
  2. Amerikan Ciltçilik Müzesini ziyaret ettiğimde, o zamanki matbaaların, teçhizatlarındaki mürekkebi dev idrar kapları ile temizlemek zorunda kaldıkları söylendi. Bu nedenle, 15. yüzyılda iyi bir kitap basımcısı olamayacağımı kolaylıkla söyleyebilirim.
  3. Gutenberg’in konu edildiği “The Machine that Made Us” adlı BBC belgeselinde Stephen Fry, Gutenberg’in İncil’inin tek bir kopyasını basmanın yaklaşık 140 buzağı gerektirdiğini iddia eder. Bu iddiayı destekleyen bir kanıt bulamıyorum, ancak yine de bunu düşünmek bile korkunç.
  4. 42 Satırlık İncil, sabit bir şekilde okunacak ve tercihen bir manastırda bir okuma odasında duracak şekilde tasarlanmıştı. Kitap, büyük bir masanın üzerine yerleştirilecek ve okur, kitabın üzerinde kambur bir şekilde durmak zorunda kalacaktı. Buna rağmen, Kieth Houston’ın “Paper Adaptations”da anlattığı gibi, bu durum o zamanın kitaplarının tümü için geçerli değildi: “Tüm bunlar kitabın hiçbir zaman hareketsiz kalmadığı anlamına gelir. İngiliz Kütüphanesinin 8. yüzyıldan kalma, 9 milyon sterlinlik St Cuthbert Gospel’i, bir Gutenberg İncili ya da Penguen Klasikleri kadar tanınan bir kitap olabilir; ancak kitabın kendisi icat edildiğinden bu yana sürekli olarak kırpıldı, sıkıştırıldı, sağlamlaştırıldı, modernize edildi.”
  5. Alix Christie’ye göre: “Her ne kadar 15. yüzyıldaki sözlü tarih, taşınabilir harf ile basımın tartışmasız mucidi olarak onu işaret etse de, Gutenberg, adını hiç bir basılı kitapta belirtmedi. İlk yılları iyi belgelenmesine rağmen, 1449 ile 1454 arasındaki kritik yıllarda, 42 satırlık İncil’in Mainz’daki bir atölyede üretildiği zamanki faaliyetleriyle ilgili neredeyse hiçbir şey bilinmemektedir.”
  6. Kieth Houston’ın “Paper Adaptations”da anlattığına göre, “Gutenberg eğer herhangi bir şeyle nitelendirilecekse, göreceli olarak ekonomik olan Latin alfabesinin yardımı ile titiz ve hassas bir süreci mükemmel hale getirene kadar sistematik olarak ele aldığı söylenebilir. Eğer kaligrafi mürekkebi ihtiyaçlarını karşılamıyorsa başka bir yere bakardı; kabartmalı karakterler tek tek kesmek için fazla maliyetli olsaydı, bunları toplu olarak üretmenin bir yolunu bulurdu; basılı sayfadan en iyi izlenimini elde etmek için sağlam bir el gerekliyse, bu basıma dayanabilecek araçları ve malzemeleri seçerdi. Johannes Gutenberg, basımı yaratan değil, onu ortaya çıkaran kişiydi.”
  7. Buradaki yazı tasarımı ve basım sürecinin çoğunu gözden geçiriyorum, ancak bunun Gutenberg’in katkısının nispeten açık bir özeti olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
  8. Belki de basitçe, Gutenberg ve yatırımcıları kitabın biçimini çok fazla değiştirirlerse yatırımlarının karşılığını asla alamayacaklarını büyük olasılıkla biliyorlardı. Ancak kitaplardan açıkça anlaşılıyor ki, kusursuzluğa olan hastalıklı saplantı, bu nesnelerin (kitapların) yaratılmasına yol açtı.
  9. Aldine Press’in bastığı daha fazla kitap örneği görmek isterseniz, Bavyera Eyalet Kütüphanesi ve Münih Dijitalleştirme Merkezi, Aldus Manutius’un Aristoteles’inin yüksek çözünürlüklü taramalarını arşivledi. Büyük kenar boşluklarına ve daraltılmış satır aralığına dikkat edin. Ayrıca kitabı süsleyen Aldine’in Yunanca yazıyüzünü de kontrol ettiğinizden emin olun.
  10. Tipografi ve tasarım konusundaki en sevdiğim konuşmalardan biri olan G. Scott Clemons’un “How Aldus Manutius Saved Civilization” başlıklı konuşmasından alıntıdır.
  11. Aldus, bir arkadaşına yazdığı mektupta: “Juvenal ve Persius’un Hicivleri’ni çok küçük bir biçimde bastık ve şimdi yayımlıyoruz. Böylece rahatça elde tutulabilir ve herkes tarafından kalpten öğrenilebilir (okunabilirliğinden bahsetmiyorum).” Kaynak: I Love Typography
  12. Her yerde gördüğüm “duvarsız kütüphane” alıntısı, “Aldus, hiçbir duvarın böylesine bir dünyayı kendi başına koruyamayacağını bilen bir kütüphane oluşturuyor.” şeklindeki Erasmus’un ifadesinin yeniden yorumlanmış halidir. Kaynak: Erasmus, Desiderius, Collected Works of Erasmus: Adages, translated and annotated by R.A.B. Mynors (University of Toronto Press, 1991) 33 Iii1 to IIvi100, p. 10.
  13. Şu bağlantı, bizi Tim Brown’ın bahsettiği şeye geri döndürüyor: Ağ, tipografi için berbat bir yer! “Ağ, devrim niteliğinde bir tipografik alan. Yeni bir ortam olduğu için değil, tüm medyanın evrimi olduğu için özel ilgiyi hak ediyor. Yüzlerce yıldır bildiğimiz tipografinin çehresi şu an ağ nedeniyle değişiyor. Değişim, inanıyorum ki, daha iyisi için…”
  14. Bu cinnete daha fazla katkıda bulunmak, tüm tarayıcıların aynı şekilde çalıştığını varsaymaktır. Chrome Bias (and Finding Things To Like in Firefox) başlıklı yazıda, tasarımcıların yalnızca tek bir tarayıcıda çalışma problemini ve bunun nasıl tutarsız, bazen de sorunlu arayüzlere yol açtığını açıkladım.
  15. Jeremy Keith’in “Resilient Web Design” başlıklı yazı dizisini okurken, düşünebildiğim tek şey bu fikirlerin ağ ortamında dizgi pratiğine nasıl uygulanacağı oldu. Bölüm 4’ün en sevdiğim kısmı şu: “İnternet teknolojilerini kullanarak bir şey inşa ediyorsanız ve birisi bir tarayıcıyla ziyaret ediyorsa, ağ teknolojilerinin kaç tanesinin destekleneceğinden emin olamazsınız. Muhtemelen %100 desteklenmeyecek, ancak %0 da olmayacaktır. Bazı insanlar iOS, diğerleri Android cihazlarıyla ziyaret edecektir. Bazı insanlar, tasarladığınızın %80 ya da %90'ını alırken, diğerleri ise sadece %20, %30 ya da %50'sini alacak. İnternet bir platform değil, bir süreklilik halidir. Flash, iOS ya da Android gibi bir platform istikrar ve kesinlik sağlar, aynı zamanda yalnızca çok özel koşullar altında yazılımınıza doğru platform ve belirlenmiş çalışma ortamında erişilmelidir. İnternet böyle bir kesinlik sağlamaz, aynı zamanda olası çalışma ortamlarını da kısıtlamaz.”
  16. Bazı ağ geliştiricileri bu teknolojinin önemli olduğuna inanmaktadır, çünkü ağ sayfalarının daha sonra etkin biçimde indirilip çevrimdışı olarak kullanılabilen uygulamalara daha çok benzemesini sağlamaktadır. Ancak bunun yerine, ağ sayfalarının daha çok bir kitap gibi davranmasını sağladıkları için ServiceWorker’ın önemli olduğunu düşünüyorum.
  17. Daha fazla bilgi için, ServiceWorkers hakkında iyi bir tanıtım ve Jake Archibald’ın hazırladığı ServiceWorker için tarayıcı desteğini gösteren ağ sayfası.
  18. Jef Raskin’in “The Humane Interface” adlı kitabında, yazarın bilgisayarların ana hatalarından biri olan onların unuttukları gerçeğini özetlediği harika bir bölüm var. Günümüzde bu durum hâlâ veri kaybedebildiğimiz ağ ile daha az sorun olabilir.
  19. Ampersand 2015'te Indra Kupferschmid, bu farklı okur türleri arasındaki ayrımı açıkça ortaya koydu ve o zamandan beri de bunun üzerinde düşünüyorum.
  20. Değişken fontları hakkındaki tüm haberler için, sizi Viljami Salminen’in “The Future of Web Fonts” başlıklı yazısına yönlendireceğim.
  21. Robin Sloan “Making culture for the internets” başlıklı yazısında, birçok kırık ağı anlatıyor: “George W. Bush onlara ‘internets’* dediğinde onunla alay ettiler, ancak o haklıydı. Teknik olarak internet birbirine bağlanmış devasa bir ağdır. Dilbilimsel ve sosyal olarak, birbirinden oldukça farklı birçok ağdan oluşur. Örneğin, Twitter’da 40 milyon Brezilyalı vardır. Herhangi bir Brezilyalıyı takip ediyor musunuz? Bu, birçoğumuzun internetimizin önündeki geniş alan olarak düşündüğü hizmetin önemli bir bölümüdür ve henüz Portekizce konuşmadıkça sizin için görünmezdir. Bu aynı zamanda tamamen farklı bir hizmet de olabilir.”
    *Internets terimi, internet ya da genel olarak teknoloji hakkında, insanları cahil olarak tanımlamak için kullanılmaktadır. Terim, Bush’un 8 Ekim 2004 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçim tartışmalarında yanlışlıkla bu terimi kullanmasının ardından halk arasında internet mizahı olarak yaygınlaşmıştır (ç.n.). Kaynak
  22. Firefox’ta test edebileceğiniz ve renkli yazıtipi Trajan Pro’nun tüm değişkenlerini gözden geçirmenize izin veren bir araç tasarladım. Ayrıca Typekit Ekibi, daha fazla ayrıntı veren renkli yazıtipleri hakkında bir sayfa hazırladı.
  23. CSS Izgara Düzeni hakkında daha fazla bilgi edinmek için “A Complete Guide to Grid” başlıklı yazıyı, Rachel Andrew’ın konu hakkındaki detaylı konuşmasını ve Jen Simmons’ın sayfa düzeni örneklerini öneririm. Izgara Düzeni’nin ne kadar hızlı uygulandığını görmek oldukça ilginçtir. Rachel ayrıca, muntazam bir “Izgara Düzeni’nde Sıkça Sorulan Sorular”ı yayımladı.
  24. Oranlardan ve kusursuz geometriden bahseden Robinson Meyer’in bu paylaşımının konu hakkındaki fikrimi yeterince özetlediğini düşünüyorum.
  25. Chris Coyier bir süre önce dogmatizm hakkında yazılar yazdı ve ne zaman “tipografinin nasıl bu şekilde çalışmadığı” ya da “bu korkunç bir fikir” şeklinde bir şey düşünsem sürekli ona atıfta bulunuyorum.

Yazının orijinali:
Robin Rendle, “The Futures of Typography”, 6 Ocak 2017.
Yazarın, izniyle çevrilmiş ve yayımlanmıştır.

Yazar hakkında:
Robin Rendle, San Francisco’da yaşayan İngiliz ağ tasarımcısıdır. Kullanıcı deneyimi üzerine çalışan tasarımcı,
CSS-Tricks’te yazılar yayımlamaktadır.

Çeviri: Murat Ertürk
Çeviri Editörü: Oğuzhan Öçalan

Makaleden alıntı yaparak kaynak göstereceklerin, etik kurallar gereğince gerekli özeni göstermeleri, yazara ve çeviriyi yapanlara saygı göstermelerini dileriz.

Türkçe Tipografi Topluluğu

Yazı tasarımı kültürü için üretiyoruz.

Thanks to Oğuzhan Öçalan

Türkçe Tipografi Topluluğu

Written by

Türkçe Tipografi Topluluğu | Turkish Typography Society

Türkçe Tipografi Topluluğu

Yazı tasarımı kültürü için üretiyoruz.

Welcome to a place where words matter. On Medium, smart voices and original ideas take center stage - with no ads in sight. Watch
Follow all the topics you care about, and we’ll deliver the best stories for you to your homepage and inbox. Explore
Get unlimited access to the best stories on Medium — and support writers while you’re at it. Just $5/month. Upgrade