Çözülemeyen muamma: Selanik’i kim teslim etti?

Yakın dönem tarihimizde birçok fail-i meçhul cinayet olduğu gibi yüz yıl öncesinde de benzer olaylar yaşanmış, ancak üzerlerindeki sır perdesi günümüze kadar aydınlatılamamıştır.

Balkan Harbinde Selanik’in bir kurşun atmadan Yunan ordusuna teslim edilmesi de bu tür olaylardan birisidir. Nedense tarihçilerimiz bu olaya çok ilgi göstermemişler, karanlık noktaları aydınlatacak türden çalışmalar yapmamışlardır. Bunun yerine olay, kısa bilgilerle geçiştirilmiştir. Bugün en kapsamlı çalışmalar bile beş altı sayfadan ibarettir.

Çalışmalarda Selanik’i savunan Hasan Tahsin Paşa’nın “ihaneti” veya “para karşılığı” şehri teslim ettiği öne sürülmesine rağmen Paşa hakkında Türkçe literatürde yeterli bilgi olmayıp tek başvuru kaynağı “Wikipedia’da yer alan 191 kelimelik” bilgilerdir.

Paşa’nın Milli Savunma Bakanlığı Arşiv Müdürlüğü’nde olması gereken Askerlik Safahat Cetveli ile Başbakanlık Arşivlerindeki Sicill-i Ahval Defteri de incelenmemiştir.

Selanik Valisi Nazım Paşa dâhil olmak üzere sorumlular, hatıralarında olayı geçiştirmeyi tercih etmişlerdir. Tahsin Paşa’nın kendisini savunmak için 1913’de kaleme aldığı “İzhar-ı Hakikat” adlı eserin ancak 2010’da Latin harfleriyle yayınlanması da ilgisizliğin önemli bir göstergesidir.

“MEHDİ-İ HÜRRİYET” SELANİK

Selanik ilk defa 1387’de Osmanlı egemenliğine girmişse de Fetret Devrinde kaybedilmiş, önce Bizans’ın sonra da Venedik’in eline geçmiştir.

Şehrin ikinci defa alınması 1430’da II. Murat devrinde gerçekleşti ve 1912’ye kadar devam edecek Osmanlı egemenliği başladı. 1492’de İspanya’dan çıkarılan Musevilerin yerleştiği şehirlerden birisi de Selanik oldu. Genellikle sur içine yerleştirilen Museviler, şehrin gelişimine önemli katkılar yaptılar.

Dönemin kayıtlarında “Batıdan gelen Museviler” şeklinde ifade edilen Yahudiler, 2. Dünya Savaşı’na kadar şehirde en önemli kitleyi oluşturdular. 17. yüzyılda ortaya çıkan Sabatay Sevi hareketi, Selanik’te ciddi bir taraftar kitlesi buldu ve Musevilerin önemli bir kısmı bu inancı tercih ederek Sabataycı (Avdeti-Mühtedi-Dönme) oldular. Bu grup, Osmanlı idaresinin sonuna kadar şehirde en nüfuzlu kesimi oluşturdu.

19.yüzyılın ikinci yarısında şehir demiryollarıyla Belgrat, Üsküp, Manastır ve Dedeağaç’a bağlanmış, bu durum ticaretin hızla gelişmesine ve nüfusun da artmasına neden olmuştur. Nitekim 1910’da nüfus 150.000’e ulaşmıştır.

Selanik kozmopolit yapısı ve 3. Ordu’nun merkezi olmasıyla Abdülhamit devri muhalefetinin önemli merkezlerinden birisi oldu. Daha sonra İttihat ve Terakki’ye katılan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, Talat Bey ve arkadaşları tarafından burada kuruldu.

Selanik, İttihatçılar tarafından yüceltilerek adına şiirler yazılmış ve şehirden “Kâbe-i Hürriyet veya Mehdi-i Hürriyet” olarak bahsedilmiştir.

YUNAN CEPHESİ

Osmanlı harekât planlarına göre Balkan Harbinde sonuna kadar savunulması planlanan yerlerden birisi de Selanik’ti. Savaşın başında bölgeyi Garp Ordusunun savunması planlanmış ve Yanya’da Esat Paşa kolordusu ve Selanik’te de Hasan Tahsin Paşa kuvvetlerinin Yunanlılarla savaşması öngörülmüştü. Ancak kısa sürede Garp ve Şark Ordusu’nun bağlantısı koptu. Balkan şehir ve kasabalarının birer birer teslim olmasıyla halkın bir kısmı Selanik’e göç etti.

Yanya çevresinde Esat Paşa kuvvetleri Yunanlılara karşı 1912 Ekiminden 1913 Martına kadar savaşırken Tahsin Paşa’nın kuvvetleri Yunanlılar karşısında tutunamadı. Alasonya Dışkata, Kırkgeçit, Lazarat ve Yenice-i Vardar muharebelerini kazanan Yunanlılar Selanik’e yöneldiler. Osmanlı kuvvetleri ise emir komutadan mahrum ve düzensiz bir şekilde Selanik’e doğru çekiliyorlardı.

Yaşanan mağlubiyetler, Selanik’e doğru artan muhacir akını, askerin ve halkın beslenmesinde yaşanan problemlerle beraber aralarında subayların da bulunduğu firarlar sadece askerin değil, üst komuta heyetinin de moralini iyice bozdu ve karar verme yeteneklerini sekteye uğrattı.

Yunan kuvvetleri ise strateji olarak Bulgar ve Sırp kuvvetlerinden önce Selanik’i almayı amaçlamışlardı. Şehirde birçok ticari işletmesi bulunan Avrupa devletleri de şehrin harap olmasını istememekte ve bu nedenle alternatif çözümler aramaktaydılar.

HASAN TAHSİN PAŞA

Şehri savunan komutan Hasan Tahsin Paşa aslen Arnavut olup 1845’de Yanya’ya bağlı Messeria’da doğmuş ve Yanya’da Osmanlılar tarafından “Rum Mekteb-i Kebiri” denilen Zosima Mektebi’nde okumuştu.

Bu okulda okuyan ilk Müslüman talebe Arnavutluk’un kurucularından İsmail Kemal Bey’dir. Ayrıca Fraşeri kardeşler (Şemseddin Sami ve Naim Fraşeri) ve Esat Paşa (Bülkat) da burada eğitim görerek Yunanca öğrenmişlerdir.

Hasan Tahsin Paşa, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’na da katılmış ve başarılar elde etmişti. Bir süre Yemen valiliği yaptıktan sonra Yanya’ya tayin edilmiş, Balkan Harbi öncesinde de “Hudud-ı Yunaniye Kumandanı” olarak Selanik ve çevresini korumakla görevlendirilmişti. Tahsin Paşa bu sırada 67 yaşındaydı ve böylesine önemli bir görevi yapabilecek durumda değildi.

SELANİK DÜŞTÜ!

Yunan ordusunun Selanik üzerine yürüdüğü sırada Bulgar ve Sırp kuvvetleri de Selanik’e doğru ilerlemekteydi. Özellikle Bulgarların en büyük hedeflerinden birisi Selanik’i almaktı. Tahsin Paşa bu durumu öngörerek bir strateji geliştirebilir ve şehri biraz daha savunarak Bulgar ve Yunan ordularını karşı karşıya getirebilirdi.

Böylece Selanik’i kurtarmakla kalmaz, savaşın gidişatına da doğrudan tesir edebilirdi. Kısa bir süre sonra bütün Balkan devletlerinin Bulgarlara savaş açarak İkinci Balkan Savaşı’nı başlattığını dikkate alırsak en doğru strateji buydu.

Bu sırada şehrin önde gelenleri savaşmak yerine teslim olmayı gündeme getirdiler. Böylece şehir top ateşlerine maruz kalmayacak, dükkânlar zarar görmeyecek, ekonomik hayat bozulmayacak, sadece “şehrin sahipleri” değişecekti. Kendi yatırımlarının zarar görmesini istemeyen Avrupa devletlerinin elçilikleri de buna destek veriyorlardı.

31 Mart Olayı sonrasında tahtan indirilen Abdülhamit de Selanik’te sürgün hayatı yaşamaktaydı. Yunan ilerleyişi üzerine gözaltında tutulduğu Alatini Köşkü’nden alınarak 1 Kasım 1912’de bir Alman gemisiyle İstanbul’a götürülerek vefatına kadar yaşayacağı Beylerbeyi Sarayı’na nakledildi.

Yaşanan moral bozukluğu ve özellikle komutanların askere güvenememesi nedeniyle Ustruma Kolordusu Komutanı Ali Nadir Paşa başkanlığında 5 Kasım’da Beyaz Kule’deki Ordu Müfettişliği binasında komutanlar, belediye başkanı, müftü, şehrin ileri gelenlerinden bazı şahıslarla Musevi ve Rum cemaat temsilcilerinin katıldığı bir toplantı yapılarak şu karar alındı:

“Her tarafı düşmanla çevrilmiş olan bu şehrin, tahrip edilmesini halk istememekte ve vilayetin de katılmasıyla, şehrin savunulması imkânı kalmadığından, … Şehrin boşaltılmasına, mevcut kuvvetlerle Langaza istikametine çekilmeye karar verilmiştir”.

Ardından Yunan karargâhına temsilci gönderilerek 8 Kasım 1912’de anlaşmaya varıldı ve Selanik “bir kurşun atmadan” Yunanlılara teslim edildi. Yunan ordusu da ertesi gün şehre girdi. Ancak antlaşma kâğıt üzerinde kaldı ve “mağlupların vay haline” sözü bir kez daha doğrulandı.

Yunanlılardan bir gün sonra Bulgar, ertesi gün de Sırp ordusu şehre girdiyse de mevcut 26.000 askere rağmen bu devletleri birbirine düşürme fırsatı kalmamıştı.

SUÇLU KİM?

Şehri teslim eden Hasan Tahsin Paşa bir daha İstanbul’a dönemedi. Bazı kaynaklarda gıyabında yargılanarak idama mahkûm edildiği belirtilse de Osmanlı arşivi kayıtlarına göre yurda dönmediğinden yargılanamadı (BOA, HR. İD. 75–45, 28.11.1917).

Tahsin Paşa birkaç gün daha sabretse Bulgar ve Sırp ordularının gelmesiyle şehri kurtarabilecekti. Ama büyük zaferler ancak dirayetli ve kalifiye insanlarla kazanılabilir. Paşa bu vasıflardan yoksundu.

Acaba tek suçlu Hasan Tahsin Paşa mıydı? Savaşın başından itibaren yanlış strateji izleyerek harekât planlarını rafa kaldıran Nazım Paşa ve ordunun perişan durumuna rağmen dört devlete karşı savaşa giren Hükümet de en az onun suçluydu.

Şehrin tesliminde şehrin önde gelenlerinin, Müftü’nün, zengin Avdeti ve Musevilerin de önemli bir payı vardı. Onlar mallarını böylece kurtaracaklarını zannetseler de durum hiç de öyle olmadı. Müslümanlar ve Musevilerin malları yağmalandı, 1917’de çıkan büyük bir yangınla da şehir mahvoldu.

Museviler bir hamle daha yaparak Selanik’i “uluslararası statüde bir şehir” haline getirmek istediler. Ancak Siyonist gruplar Kudüs yerine “otonom veya bağımsız” bir Selanik’in öne çıkmasına izin vermediler.

Şehrin Müslüman ahalisi ve Sabatayistlerin bir kısmı daha sonra mübadele ile Türkiye’ye geldiler. Geri kalan Musevi nüfus ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında Alman işgali sırasında toplama kamplarına gönderilerek Selanik’teki Yahudi varlığı da ortadan kaldırıldı.

Kaynaklar: N. Yavuz, “Birinci Balkan Harbi ve Selanik’in Kaybı”, Akademik Bakış, S. 2, 2008; Osmanlı Belgelerinde Balkan Savaşları, C. 1, BOA, 2013; C. Mutlu, “Balkan Savaşından Sonra Selanik Musevileri”, History Studies, S. 6, 2013.


Originally published at www.tr724.com on November 7, 2018.