Çürümüş vicdanlarınız ne zaman dirilecek?

Çocukluğumuzdan beri dinleyip ağladığımız bir hikâyedir, Mekke müşriklerinin kendi ciğer pareleri olan kız çocuklarını elleriyle diri diri toprağa gömmeleri. Aklımız, havsalamız almaz bu zulmü ve isyan eder, o asrın vicdansız, merhametsiz insanlarına. “Bir baba nasıl olur da öpüp kokladığı, kılına zarar gelmesini istemediği gözbebeğini toprağa gömerek öldürür” diye düşünürüz.

Binlercesi yaşanan bu olaylardan birisini şöyle anlatır bir adam:

“Ya Resulallah! Biz cahiliye devrinde kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine, ‘Bunu giydir, dayısına götüreceğim’ dedim. Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk gerçekten dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıl koşuşuyordu. Çocuğun elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını söyledim. O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat her nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da ‘Babacığım üzerin toz oldu’ deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri diri toprağa gömdüm.”

Adam bunu anlatırken Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi ‘Be adam, Resulullah’ı, çok üzdün’ deyince, Efendimiz (s.a.v.) adama ‘Bir daha anlat’ dedi. Adam olayı bir kere daha anlattı. Peygamberimizin (s.a.v.) gözlerinden süzülen yaşlar mübarek sakalından aşağıya damla damla akıyordu.

Cenab-ı Hak, cahiliye döneminin bu vahşetini anlatırken, “Diri diri gömülen kız çocuğuna hangi suçtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman… Her insan hazırladığını, ortaya ne koyduğunu anlayacaktır” buyurarak ahiretteki muhasebeyi hatırlatır (Tekvir Suresi: 9,10 ve 14).

ALLAH’IM NE OLDU BU MİLLETE?

Şüphesiz bu vahşetin sorumluluğu ve utancı sadece çocuğunu gömen babaya ait değildi, kız babalarını buna iten toplumsal bir ayıplama ve zulme itiraz etmeyen, engel olmayan bir edepsizlik vardı.

Ülkesindeki zulümden ailece kaçarken Ege denizinin soğuk sularında şehitliğe yükselip inşallah Cennete uçan Hüseyin ve Nur Maden çifti ve çocukları Nadire, Bahar ve Ferudun’un yürek yakan dramını duyunca aklıma cahiliye dönemindeki vahşetler geldi. İki olay ne kadar da birbirine benziyordu. Orada geleneksel algılar, ayıplamalar, tahrikler rol oynuyor, toplumun yetkili yöneticileri ve etkili aydınları bu zulme itiraz etmiyordu. Burada da devlet gücünü ele geçirmiş azgın bir azınlık masumlara zulmediyor, koskoca bir toplum susuyor; hatta susmakla kalmıyor, zulmü teşvik ediyor, alkışlıyor, yalan ve iftiralarla zulmün daha da şiddetlenmesinde rol oynuyor.

Zulme karşı çıkmak şöyle dursun, beş kişilik bir ailenin hazin sonu basında yer almıyor. Hatta sosyal medyada sevinenler, aleyhte konuşanlar, insaflı ve hakperest görüş bildirenleri sorgulayanlar bile var.

“Niye kaçıyorlardı ki, hesap verselerdi”, “Çok değil birkaç yıl yatıp çıkarlardı” diyen vicdanı çürümüşler olduğu gibi, “FETÖ hainleri kaçarken öldü diye üzülen arkadaşlara birisi sorsun: PKK teröristleri kaçarken ayağını kırdı diye üzülmek mi gerekiyor?” diyecek kadar akıldan ve vicdandan nasipsizler de oldu.

Allah’ım, ne oldu bu millete? Nasıl oldu da bu hâle geldi? Söz konusu çocuksa din, dil, ırk, mezhep, parti, görüş diye bir ayrışmaya göre tavır alınamayacağı gerçeği en temel bir insanî kural değil mi? “Her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar” diyen ve çocukları tümden masum olarak nitelendiren Âlemlere Rahmet Efendimizin (s.a.v.) ahlâkından hiç nasibiniz yok mu sizin?

Bir Müslüman nasıl olur da yürek yakan bu fecaat karşısında susabilir? Nasıl olur da yüreği dilhun, gözleri Ceyhun olmaz?

Peki, çocuklar masum da, anne baba suçlu mu? Baba Hüseyin Maden ve anne Nur Hanım başarılı birer öğretmen. KHK ile mesleğinden atılıyorlar, mallarına el konuyor ve daha fazla zulüm ve işkence yapılması için bir suçlu gibi aranıyorlar, karıncayı bile incitmeyen bu insanlar terörist iftirasıyla hapsedilmeye çalışılıyor.

Onlar mı suçlu, onları bu olumsuz ve kötü şartlarda kaçmaya mecbur eden zalimler mi?

Öncelikle suçluluğu ispat edilene kadar herkes masum değil mi? Henüz bir suçu ispat edilmeyen, hakkında hiçbir mahkeme kararı bulunmayan Hüseyin-Nur Maden çifti ve on binlerce insan, ne hakla mesleğinden atılıyor, mallarına el konuyor, hapsediliyor, işkenceye uğruyor?

DİYELİM Kİ GERÇEKTEN SUÇLULAR!

Diyelim ki gerçekten suç işlediği sanılan insanlar var ve hukukî takip yapılıyor. Peki, sırf aynı cemaate mensup diye bütün bir topluluk nasıl olur da potansiyel bir suçlu gibi kabul edilir ve daha mahkeme kararı olmadan cezalandırılır? Cenab-ı Hak, “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” buyurmuyor mu? (En’am Suresi: 164)

Bediüzzaman Hazretleri, bu ayeti tefsir ederek defalarca o günün idarecilerini uyarıyor. İşte o uyarılardan birisi olan Demokrat Parti Genel Başkanı ve Başbakan Adnan Menderes’e yazdığı mektuptan bir bölüm:

“İslâmiyetin pek çok kanun-u esasîsinden birisi, ‘Velâ teziru vâziratün vizra uhrâ’ âyet-i kerîmesinin hakikatıdır ki, ‘Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mesul olamaz.’ Hâlbuki şimdiki siyaset-i hâzırada particilik taraftarlığıyla, bir câninin yüzünden pek çok mâsumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin cinayeti yüzünden taraftarları veyahut akrabaları dahi şenî gıybetler ve tezyifler edilip, bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup kin ve garaza ve mukabele-i bilmisile mecbur ediliyor. Bu ise, hayat-ı içtimaiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir. Ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. İran ve Mısır’daki hissedilen hadise ve buhranlar bu esastan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nisbetindedir. Allah etmesin, bu hâl bizde olsa pek dehşetli olur.

“Bu tehlikeye karşı çare-i yegâne: Uhuvvet-i İslâmiyeyi ve esas İslâmiyet milliyetini o kuvvetin temel taşı yapıp, mâsumları himaye için, cânilerin cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak lâzımdır. Hem, emniyetin ve âsâyişin temel taşı yine bu kanun-u esâsîden geliyor. Meselâ, bir hanede veya bir gemide bir mâsum ile on câni bulunsa, hakikî adaletle ve emniyet ve âsâyiş düstur-u esasîsi ile o mâsumu kurtarıp tehlikeye atmamak için, gemiye ve haneye ilişmemek lâzım-tâ ki mâsum çıkıncaya kadar.

“İşte bu kanun-u esasî-i Kur’ânî hükmünce âsâyiş ve emniyet-i dâhiliyeye ilişmek, on câni yüzünden doksan mâsumu tehlikeye atmak, gazab-ı İlâhînin celbine vesile olur. Madem Cenab-ı Hak, bu tehlikeli zamanda bir kısım hakikî dindarların başa geçmesine yol açmış, Kur’ân-ı Hakîmin bu kanun-u esasîsini kendilerine bir nokta-i istinad ve onlara garazkârlık edenlere karşı siper yapmak lâzım geldiğini, zaman ihtar ediyor” (Emirdağ Lâhikası).

Üstad Hazretlerinin şu mektubunu okuyan bazı Nur Talebeleri nasıl olur da bunca zulme karşı çıkacağı yerde alkış tutar? Tarafgirlik, rekabet, haset mi, acaba bu kadar akıl tutulması yaşatıyor?

Oysa Bediüzzaman, “Birisinin hatasıyla ailesi, akrabası veya cemaati suçlanamaz” hakikatini kime, kimlere karşı ihtar ediyor?

Dindar, dine hürmetkâr ve hürriyete taraftar bir iktidara, “millete 25 yıl kan kusturan, müstebit ve zalim bir partinin ileri gelenlerine” davranırken, adil olmalarını, suçun şahsiliği kuralına uymalarını, masumları korumalarını ihtar ediyor.

ZULME RIZA GÖSTERENLER…

Peki, şimdi yaşadığımız çelişkiye ne demeli?

Elli yıldır dine, imana ve Risale-i Nur’a hizmet eden bir cemaat yalan, iftira ve kumpaslarla imha edilmeye çalışılıyor, zulüm masum hanımlara, yaşlılara, hastalara ve çocuklara kadar uzanıyor ve Risale-i Nur’u okuyanların çoğu zulme rıza gösteriyor.

Vallahi bunun hesabını ne dünyada ne ahirette verebilirler. Böyle bir tavırdan ne Allah razı olur, ne Resulullah (s.a.v.), ne de Üstad Hazretleri…

Acaba çürüyen vicdanların harekete geçmesi için tıpkı Aylan bebek gibi kıyıya Suriyeli bir çocuğun mu vurması lâzım? Yahut zulme zulüm diyebilmek için ille de Ortadoğu’da mı olmalı?

Meğer ne asil bir vicdanın, ne yüce bir yüreğin varmış Amerika’dan Gazze’ye gelerek çocuklar ölmesin diye eylem yapıp, İsrail buldozerinin paletleri altında can veren Rachel Corrie! Sendeki zulme isyan, adalete taraftarlık ve hakperestlik ruhu, davalarını dünyaya satmış siyasal İslamcılarda yok!

Maden ailesinin feci âkıbeti tam bir turnusol kâğıdıdır. Belki de köprüden önce son çıkıştır. Hiç değilse bundan sonra, “Yeter artık, bu kadar zulüm olmaz” demek için bir vesile, geçmişteki hatalara tövbe ve istiğfar etmek için bir fırsattır. Çünkü beş masumun şehadetle inşallah Cennete uçması, yaşanan bu zulmü bütün cihana duyuracak ve zalimler dünyada da ahirette de rezil rüsva olacaktır.

Rabbim bütün millete ve müminlere, akıl, fikir, insaf, feraset ve basiret ihsan eylesin, kazanma kuşağında yol alırken kaybedenlerden eylemesin, hak yolda yürüyeyim derken ayağımızı kaydırmasın.


Originally published at www.tr724.com on November 24, 2017.

Like what you read? Give Cemil Tokpınar a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.