Şu göçmen meselesi

Liberal demokrat kanadın “göçmen karşıtlığı” diyerek ithamda bulunmalarının sonucunda Batı’da yeni bir retorik türedi: Yasadışı göçmenler. Kulağa hoş geliyor. Yani, göçmenlere değil de, yasadışı olanlarına karşıyız, demeye çalışıyorlar. Kafalarında bir de prototip var: Silahlı çetecilik, uyuşturucu gibi pis işlere bulaşmış, Batılı ülkelerdeki refahı ve huzuru bozmaya çalışan bir grup “boş gezen”. ABD Başkanı Donald Trump son konuşmalarında bunu sıklıkla dile getiriyor. Avrupa’daki “ılımlı ırkçılık” bu tabire yapışmış durumda: Gerçekten başka yerde yaşayamayacağı için ülkemize gelenlere kapımız açık, ama buraya “özgürlüklerden faydalanarak suç işlemeye” gelenler var.

Elbette bu bir “çuval” zaman içinde genişletilebilir, bir bakmışsınız kendinizi de içinde bulmuşsunuz!

Buna karşılık liberal demokrat kanatta, “Bakın göçmenler arasında çok başarılı, yükselmeye müsait, girişimci, kabiliyetli olanlar da var,” demeye getiren söylemler revaçta. Medyada “göçmen başarı hikâyeleri” hemen kendine yer buluyor. Bir nevi göçmen karşıtı kitlenin argümanlarını boşa çıkarmaya hevesli bir münazaracılık hâli.

Haklılar, göçmenlerin suç oranlarını tek başına arttırdığına dair bir veri yok. Göçmenlere atfedilen meselelerin önemli bir kısmı, kimlikten ziyade sınıfsal durumlardan kaynaklanıyor. Entegrasyon politikalarının yetersizliği, kurumsallaşmış fırsat eşitsizliği, eğitim durumlarına kafa yorulmaması, zamanla gettolarda suç örgütlerinin çoğalmasına da yol açıyor. Yoksulluk ve dışlanmışlık büyük birer etken. Bir dönem ABD’deki meşhur İtalyan ve İrlanda mafyası da benzer süreçlerin sonucuydu, kimse o zaman suçu Katolikliğe atmamıştır sanıyorum.

Ama temeldeki problem göçmenlerin adam yerine konmalarının bir çeşit başarıya endekslenmiş olması. “Bakın, işe yarıyorlar!” diyebilmek için bu girişimci yönlerine vurgu yapılıyor.

Gelgelelim göçmenlerle ilgili Batı toplumlarının genelinde öfkeden hoşnutsuzluğa, bazen de kayıtsızlığa kadar değişen tonlarda bir duygu seli de var. Gazetelerde, TV’lerde sürekli bu konu konuşuluyor. İletişim kuramlarına aşina birisi, bu konu “olumlu” şekilde konuşulsa bile toplumda “olumsuz” hisleri tetikleyebileceğini bilir. Bir mevzu çok fazla gündem oluyorsa, onun taraftarları kadar muarızları da ortaya çıkar. Zamanla kutuplaşmanın nesnesi hâline gelir.

2010’ların başında göçmen meselesi üzerinden popülist hareketler görünürlük kazanmaya başladığında, pek çokları merkezdeki politik partilerin bu konuyu “es geçtiğini” ama aslında gündelik hayatta böyle bir gündem olduğunu dile getirmişti. Şimdilerde merkez ya da marjinal bütün politikacıların gündeminde bu konu var ve sonuçları hiç de iyi görünmüyor.

Ortalama insanlar göçmenlerle okullarda (çocuklarının sınıf arkadaşları ve onların aileleri olarak), kira sözleşmeleri vasıtasıyla, toplu taşımada, sokakta ve daha birçok yerde karşılaşıyor. Bu karşılaşmalar üzerinden bir “fikir” ediniyor. Daha doğrusu bir “his” sahibi oluyor. Bu tecrübelerin olumlu ya da olumsuz oluşuna göre “hissin” bir kimlik kazandığını görüyoruz. İnsan zihni genellemelere yatkın olduğundan, medyada “göçmen” kelimesini gördükçe içinde taşıdığı bu hissin gıdıklandığını öngörebiliriz. Olumlu ya da olumsuz.

Benzer hissi toplumdaki “yaşlılar” için de uyarmak mümkün. Çalışmıyorlar, üretmiyorlar, devletten maaşla geçiniyorlar, lüzumsuzlar… Nitekim Nazi Almanya’sında yoğun propaganda ile bu yönde bazı adımlar atılmıştı. Toplum dediğin güçlü, sağlıklı, çalışkan, zeki filan olurdu çünkü!

***

ABD’deki ara seçimlerde Demokratlar, Temsilciler Meclisi’ni geri aldı. Fakat bir yandan da Trump’ın göçmen karşıtı politikasının geniş kesimde onaylandığı sonucunu da çıkarabiliriz. 2020’deki Başkanlık Seçimi’nin konusunun tamamen bu olacağını kestirmek içinse kâhin olmaya gerek yok. Dün bu yönde bazı analizler yayınlandı: Trump ve Cumhuriyetçiler taşradaki seçmenin hâlâ kendilerini yoğun şekilde desteklediğini görerek, buraya oynamayı sürdürecek. Bazı çalışmalar, göçmenlerin en az yaşadığı yerlerde, göçmen karşıtlığının daha yüksek olabileceğini gösteriyor. Medyanın etkisi biraz da bu.

Göçmen meselesinin “yeni göçmen almayarak” ya da “sınırları kapatarak” son bulacağını düşünen kimseler için kötü bir haberim var: Şu an sınırlar kapatılsa bile Batı’da bir “göçmen realitesi” var ve eğer oturup mantıklı çözümler üretilmezse, popülist politikacıların elinde mesele “nihaî çözüm” gibi bir noktaya dönüşebilir. Malum, Nazi Almanya’sında “nihaî çözüm” (Endlösung) dedikleri, Yahudilerin, Romanların ve bilumum “habis ur”un toplama kamplarında öldürülmesiydi. Ekonomik krizler, terör ve kutuplaşmanın artarak devam ettiğini düşünelim, giderek daha fazla kişi bir “günah keçisi” aramaya başlayacaktır. Bunun için esmer tenlilerden, başörtülülerden, siyahlardan, sakallılardan daha iyi aday mı var? Hele bir de bunların destekçisi “içimizdeki İrlandalılar”!

Şablonun geçmiş zamanlardakiyle aynı oluşu kimsede bir ibret hissi uyandırmıyor. Çünkü herkes kendince haklı ve haklı olmanın her şeyi mubah kılabilecek bir iksir olduğuna inanıyoruz. Zor zamanlarda, zor tedbirleri almak gerektiği konusuna hemen ikna oluyoruz.

Hitler, Almanları toplumdaki “habis ur”lardan arınmanın bir yolu olduğuna inandırmıştı. “Hepsini yok edebilirim, bana inanın!” Aradan geçen yarım yüzyıldan fazla sürede, söylediklerinin aslında çok da uçuk şeyler olmadığını görmüş olduk belki de. Gerçekten buna inanacak milyonlar var. Burada inanılması güç olan, bir ülkenin toplumun bir kesimini yok edip edemeyeceği değil. Teknik imkânlar yönünden bakınca, bu mümkün. Ama insanın aklına böyle bir çözümün (lösung) gelmesi ve bunun gerçekten uygulanabilir olduğunun düşünülmesi, gerçekten inanılmaz.

***

Toplumlar “vurdu mu oturtan” bir lider arıyorsa, o liderin “vuracağı” bir muhatap olması da icap ediyor. Güç, uygulanarak gösterilebilen bir şeydir; “güçlü lider” (strongman) vurgusu da beraberinde gücün uygulanacağı bir zemini gerektirir. O zemin, elbette eğitim politikaları, hayır işleri vs. gibi sessiz sakin etkinlikler değildir. Düşman bulmalı, o düşmanı vurdunuz mu oturtmalısınız. Baktınız düşman bir şey yapmıyor mu, kaldırıp tekrar vurmalısınız. Gücünüzü oradan alıyorsunuz çünkü.

Göçmenler, birçok politikacı için en masrafsız düşman. Hem iç politikada hem de dış politikada işe yarıyor.

Şu noktada “göçmenler de insan” gibi naif bir söylemin işe yarayacağından kuşkuluyum açıkçası. Türkiye’de pek yaramıyor çünkü. “Hamile kadınları neden hapse atıyorsunuz?” diye sorduğunuzda, “Mağduriyet algısı oluşturmak için hamile kalıyorlar” şeklinde bir argüman çıkıyor karşınıza. Suriyeliler için “Ülkelerinde savaşsalardı ya!” deniyor mesela. Neymiş, “Savaştan kaçana, Türk kimliği verilmemeliymiş”. Bu esnada Türklerin istatistiksel olarak önemli bir kısmı bedelli askerlik kuyruğunda tabi.

Ötekileştirilen, dehümanizasyona (insan dışılaştırılmak; “habis ur” örneğinde olduğu gibi) uğratılan, “yok edilse de olur” diye düşünülen kimselerin medyadaki görünürlüğünü arttırmaktan, “Bakın bu kimseler de insan, düşünüyor, konuşuyor, bizim gibiler” demekten başka da çıkar yol yok. Boykota, “Aman başıma iş gelmesin” diye gönülsüz de olsa katılan herkesin, bir zaman sonra boykottan soykırıma geçildiğinde “suç ortağı” muamelesi görmesinin sebebi de bu. “Güçlü lider”in güç nesnesine dönüştürmek istediği kimselere sahip çıkılmazsa, nesneleşmek ve tarihe de cansız varlıklar olarak geçmek mukadder.

Bu sebeple biraz da, Batı’da gördüğünüz göçmen yanlısı hareketler, göçmenlerle ilgili olumsuzlukları dile getirmektense, öncelikle göçmenlere sahip çıkılması gerektiğini, aksi takdirde siyaseten de bu popülist politikacıların mağlup edilemeyeceğini anlamış durumdalar. Bazen göçmen karşıtı politikacıların tuzaklarına düşseler de, bu konuda samimi çabalar daha fazla görülmeyi hak ediyor. Kutuplaşmanın ve doğal olarak “güçlü lider”in nesnesi hâline gelmemeleri, korku siyasetindeki “öcü” olmaktan çıkabilmeleri için daha akılcı çabalara ihtiyaç olduğu da aşikâr.


Originally published at www.tr724.com on November 9, 2018.