Adaleti yanıltma mı dediniz!

ABD’de Başkan Donald Trump merkezli tartışmaları ibretle ve hayıflanarak izliyoruz. Kuvvetler ayrımının ne kadar elzem olduğunu, basın özgürlüğünün nasıl işe yaradığını bütün dünyaya gösteriyorlar. Mülteciler konusundaki toplumsal duyarlılık ve onu tamamlayan kararlar, bağımsız yargının örnek uygulamaları olarak tarihe geçti. Trump’ın karşı atakları aynı bariyerlere çarpıyor: Bağımsız yargı ve özgür medya. Son günlerde buna bir şey daha katıldı: İlkeli siyaset.

Amerikan medyası, Başkan Trump’ın azlettiği FBI Başkanı James Comey’den, Michael Flynn’in de içinde olduğu Rusya bağlantısıyla ilgili soruşturmayı kapatmasını istediğini yazdı. Flynn, Rusya ile ilişkileri hakkında yanlış bilgi verdiği için Şubat ayında görevinden ayrılmıştı. Adaleti yanıltma ve gerçeğin ortaya çıkmasını engelleme girişimiyle suçlandı.

Başkan da tam olarak aynısıyla suçlanıyor. Trump’ın, Flynn için ‘iyi biridir, umarım konuyu kapatırsınız’, dediği belirtiliyor. “Tanırım iyi çocuktur” versiyonuna aşinayız biz. Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Şemdinli kitabevinin bombalanması davasının sanığı asker için kullanmıştı, o cümleyi. Az da olsa gazetecilik yapılabilen günlerdi ve hukuki sonuç doğurmasa da epey gürültü çıkarmıştı.

Trump’ın adaleti engellemeye çalışmaktan suçlu duruma düşeceği ve görevden azledilebileceği konuşuluyor. Beyaz Saray ise ‘söylediysem ben söyledim’ havasında değil. Verilen beyanatlarda ‘Donald Trump’ın adli kovuşturma makamlarına saygılı olduğu ve Trump ile Comey arasındaki görüşmenin doğru yansıtılmadığı’ savunuluyor.

Demokrat Parti’nin Senato Grup Başkanı Chuck Shumer, “ABD’nin eşi görülmedik bir sınavdan geçmekte olduğunu ve tarihin gözlerini kendilerine çevirdiğini” söylüyor. ABD Başkanı’nın FBI direktöründen herhangi bir kişi hakkındaki soruşturmanın kapatılmasını istemiş olabileceğini düşünmeyi “nefes kesici” olarak niteleyen Demokrat Senatör Dick Durbin’e göre ise, “Yargıyı geciktirmeye ya da engellemeye çalıştığı iddiası bir lidere yöneltilecek en ağır suçlama”. Gerçekten de öyle. En başarılı başkanlardan Bill Clinton da benzeri bir azil süreci yaşamıştı. Beyaz Saray’daki çapkınlık iddialarıyla suçlanmadı ama yalan söylediği ve adaleti yanıltmaya yeltendiği gerekçesiyle Senato’ya hesap verdi.

Bir de dönüp 17–25 Aralık sürecinde yaşadıklarımıza bakın. Hayıflanmamak elde mi? Uzağa gitmeye gerek yok; yakın zamanda canlı yayında AKP kalemşörlerinden Cem Küçük ile avukat Salim Şen arasında şöyle bir tartışma yaşandı. “Ayakkabı kutularından çıkan paraları polisler koydu” diyen Küçük, “O halde paraları neden faiziyle birlikte geri aldılar” sorusu karşısında bocaladı. Ancak tehditle işin içinden sıyrılabildi: “Salim Bey, tehlikeli sularda dolaşıyorsunuz, Tayyip bey adamı yamultur!” Ergenekon duruşmalarının fırtına avukatlarından Şen ne yazık ki bu tehdide hak ettiği cevabı veremedi.

İşte bunun için “Başkan Trump, bizim Reis’in omuzuna dokundu, yaşasın” ezikliğine muhatabız; bunun için ABD’nin bir firmasının geliri Türkiye bütçesinden fazla olabiliyor.

***

Erdoğan, 15 Temmuz darbe girişiminin ilk saatlerinde ağzından kaçırdığı ‘Allah’ın lütfu’ meselesinin kaymağını yemeğe devam ediyor. Her başı sıkışıp gündem değiştirmek istediğinde ya da korku bulutları dağılmaya yüz tuttuğunda yeni bir kurban kendini sunakta buluyor. Cumhuriyet’ten sonra sıra Sözcü’de. Başını kuma gömmeyi marifet sananlar kripto masallarıyla kendilerini ve kitleleri avutadursun; bu çaptaki operasyonların ondan habersiz olmadığı çok açık. Zaten Erdoğan da bütün operasyonlara sahip çıkarak masalcı nineleri ters köşeye yatırıyor.

Bütün örneklerde olduğu gibi Sözcü’nün yaptığı doğal gazetecilik refleksi. Siyasiler gözden ırak tatil yapmak ister, gazeteciler ise onların peşine düşer. Daha önce Erdoğan’la da defalarca yaşandı. Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın kaldığı yeri darbecilere bildirmek isteseniz bunu gazeteden mi yaparsınız? Bu saçma ötesi iddianın işe yarıyor olmasının suçu herkesin. Sübliminal darbe mesajlarına müebbet istendiğinde yeterince ses çıkmazsa işin varacağı yer burası. Yarın noktanın virgülün yeri darbe mesajına dönerse şaşırmayacağız. Tam kurdun ‘suyumu bulandırdın’ bahanesi.

Savunma hattının iki temel hatası var. Hem ahlaki olarak sorunlu hem de sonuç almaktan uzak bir strateji. Hürriyet ve Cumhuriyet aynı delikten ısırıldı, Sözcü de benzer bir çizgide çırpınıyor. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuç ummak bize has bir naiflik galiba. Eylemini savunmak, müdafaa hattını gazeteciliğe kurmak yerine kişilikleri öne çıkararak çemberi yarmak mümkün değil.

Olsaydı Cumhuriyet yazarları kurtulurdu. Onlar “Biz FETÖ’cü değiliz” diye feryat ettikçe ‘üye olmamakla birlikte’ diye başlayan iddianameler yağıyor. Eylemlerini ve gazeteciliği savunsalar ‘Cemaat medyası’ diye her türlü baskıyı ve işkenceyi hak ettiğini düşündükleri yüzden fazla gazeteciyi de savunmuş olacaklar. Oysa onları yakan ateşe odun taşımakla meşguller. Büşra Erdal ve benzerlerini tahliye ettirmemek için işledikleri günah, bumerang gibi kendilerine dönüyor. Birine niyetleri yargılama yetkisi verdiğinde ertesi gün senin kalbinden geçenleri okumaya kalkıyor.


Originally published at www.tr724.com on May 19, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.