Ahmet Selim’e ağlayamamak

Çocukluğumdan hafızamda kalmış çok az şey var. Halikarnas Balıkçısı’nın adını bile hatırlayamadığım bir romanından birkaç satır bunların içinde. ‘Toprak insanı topraktan, su insanı sudan yaratılmıştır…’ ve ‘Öyle vefasızdır ki deniz; ölüne bile ağlayamazsın, bırakmaz…’ Bu ikincisi mealen kazınmış hafızama… Ahmet Selim’in zaten kırık kalbinin darbecilik yaftasına dayanamayıp durduğunu duyduğumda, içimde Halikarnas Balıkçısı’nın fırtınalı denize duyduğu öfke kabardı. Tenkil, öyle bir şey işte… Bırakmaz ki ölüne ağlayasın…

Ahmet Selim normal bir zamanda dar-ı bekaya irtihal etseydi ‘alimin ölümü alemin ölümüdür’ sözünü hatırlatırdı bize. Ben de belki birkaç ay, köşe yazılarımız üzerinden yaptığımız kalp kalbe sohbetlerimizi hatırlar hatırlar ağlardım… Ağlayamadım… Gözyaşlarım; içimde kaldı…

Tenkil mağdurlarından Ali Bulaç’ı, Ali Ünal’ı ve Ahmet Turan Alkan’ı ‘kalem üstadlarım’ olarak gördüm hep… Ama Ahmet Selim, ‘kalp ve kalem üstadımdı’… ‘Fikir çilesi, çilelerin en sancılısı, en ağırıdır,’ derdi. Toprak insanı topraktan, su insanı sudan yaratılmışsa eğer, Ahmet Selim, fikir çilesinden yaratılmıştı. Satırları, doğum sancılarından öte bir sancıyla yazılmışlık hissi taşırdı. Bilmeyenler onu eklektik olmakla, anlaşılamamakla itham ederlerdi. Hele bir de ‘gündemden kopuk’ yazdığını iddia edenler olunca acı acı gülümser, göz yaşlarımı içime akıtırdım. Ahmet Selim gündemin dışında değil, gündemin çok derininde — belki derûnunda demeliydim — dolaşırdı. Eşyadan bahsederken Esma endeksli bahsederdi. Mahiyetlerle değil hakikatlerle meşguldü… Dalmayı bilmeyenler, onun, kenarında bekleştikleri gündem okyanusunun dışında bir yerlerde kulaç attığını zannederlerdi, ama o, dip dalgaların yönünü değiştirmekle meşguldü… Evinden çıkamadığı için onu gazeteci olamamakla itham edenleri bile duydum. Oysa o, bilginin, sezginin ve hikmetin dünyasında dolaşıyordu; maddi alemimizin, yanında küçücük bir nokta gibi kaldığı mana aleminde…

Tevazu ile büyümek nedir Ahmet Selim’de gördüm ben. Yüz yüze, sadece bir defa görüştüm onunla. Ama büyüklüğün ne olduğunu anlamak için tekrarlanan bir tecrübeye ihtiyaç yoktur. Bir buluşmada, hayatınızın ondan sonraki her anına anlam kazandıran üstatlar vardır ya… Onlardan biriydi Ahmet Selim. Onu gördükten, onunla yarım saat vakit geçirdikten sonra ne onun yazılarını eskisi gibi kolay okuyabildim; ne kendi yazılarımı yazabildim eskisi kadar seri… Aksiyon dergisinde editörlük yaptığım yıllardı. Ahmet Selim Ağabey’i artık çok gecikmiş fıtık ameliyatını olması için ikna etmeye gitmiştik. Spor yazıları yazmasının sebebini sormak gafletinde bulundum. ‘Gençler okumuyor yorum sayfasını,’ dedi. ‘Penaltı noktasına dikilmiş topa yönelen bakışların tasviri üzerinden gençliğe tevhit düşüncesini aşılayabilir miyim, futbolcuların bir hedefe kilitlenmiş akınları üzerinden dava duygusunu öğretebilir miyim derdiyle yazıyorum o yazıları…’ Küçüldüm, kayboldum…

Fethullah Gülen Hocaefendi ile yazıştıklarını, Hocaefendi’den gelen mektupları sevgilisinden mektup almış bir genç kız heyecanıyla okuduğunu anlatmıştı bir ortak dostumuza. Şimdi beş yılı aşmıştır belki, Hocaefendi ve Hizmet üzerine bir dizi kitap yazma işine kalkışmıştı. Aynı ortak dosta, ‘Ne zaman yazarım bilmem, ama bu kitabın hayali, yaz sıcağında bir ağacın gölgesinde serinlemek gibi haz veriyor bana. Bunaldığım her an kendimi o kitabın hayaline vererek rahatlıyorum,’ demişti. Belki de sadece kafasında ve hayalinde yazıldı o kitap…

2013 Aralığından sonra Hocaefendi’ye ve Hizmet’e yönelik saldırılar insaf sınırlarını aştığında, Ahmet Selim, herhalde bu kitap için yazılmış bir makale ile tarafını ilan etti. Makale, Hocaefendi’nin çok derin kelami boyutları olan bir konuyu etrafındaki insanların anlayış seviyesine indirerek izah ederken, dinleyicilerinden hiçbirinin yolda takılıp kalmaması için çektiği muallim çilesini anlatıyordu. Sohbetini dinleyen insanlara bu kadar saygılı, bu kadar merhametli olan bir muallimden bu bahsettiğiniz şeyler sadır olamaz anlamına geliyordu yazdıkları… Güncelin kışırına hiç dokunmadan, derinlerden bir selam göndermişti Ahmet Selim, can dostuna…

Tenkil fırtınası Ahmet Selim’in kapısını da kırdı… Kalbi zaten kırık olan Ahmet Selim, bu muameleyi kaldıramadı. Polisler benim de evime geldiler. Ama kalbim, hala Ahmet Selim’in evine gidildiği gerçeğinin kızgınlığıyla meşgul. Bu kızgınlıktan dolayı ağlayamadım Ahmet Selim’e… İçimde kaldı gözyaşlarım…

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.