Alparslan fethetti, Atatürk kurtardı, Erdoğan yok ediyor

Ağustos, tarihe önemli bir etkisi olan Türklerin zafer ayıdır. Tarihin yaşanan döneme etkileri ise muhteliftir. Bazen bir varlık sebebidir yaşanan tarih, bazen övünç ve gurur vesilesidir. Soykırımlar, katliamlar, yıkımlar, talanlar, gasplar gibi tarihin utanç vesilesi olduğu durumlar da yok değildir.

Edward Hallet Carr, “Tarih nedir?” isimli ikonik kitabında, kitaba isim olarak koyduğu soruya “Cevabımız bilerek ya da bilmeyerek (tarih) zaman içindeki kendi tutumumuzu yansıtır ve daha geniş bir soruya, içinde yaşadığımız toplum hakkında ne düşündüğümüz sorusuna vereceğimiz karşılığın bir parçasını oluşturur,” şeklinde cevap verir.

Carr, şayet AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konjonktüre göre değişen siyasi ihtiyaçları uğruna tarihi unsurları alıp nasıl birer siyasi sömürü malzemesi haline getirdiğini görebilmiş olsaydı, belki de tarih tanımını biraz daha farklı yapmayı düşünebilirdi. Mesela şöyle diyebilirdi: “Cevabımız bilerek ya da bilmeyerek zaman içindeki kendi siyasi ihtiyaçlarımızı yansıtır ve daha geniş bir soruya, içinde yaşadığımız toplumun değerlerini dibine kadar nasıl sömürebileceğimiz sorusuna vereceğimiz karşılığın bir parçasını oluşturur.”

TARİHİ AYDINLANMA VE ÜMMETÇİLİKTEN MİLLİYETÇİLİĞE KIRILAN DÜMEN

Tarih bilimini tanımlamaya çalışan tarihçiler ve felsefeciler, “hangi olguya ne kadar söz hakkı verileceğini kararlaştıran tarihçidir,” yani “tarihçi kısmen zorunlu, kısmen ideolojik motivasyonlarla seçmecidir,” der. Tabii bu tespit, kitlelerin hislerini ve önem verdikleri her değeri dibine kadar istismar etmenin ustası Erdoğan’ın güncel siyasi istismar için tarihe el atmadığı naif dönemler için geçerlidir. Kaldı ki bizde hangi tarihi olguya ne kadar söz hakkı verileceğini kararlaştıran tarihçiler değildir. Bu seçimi yapma hakkını, yine güncel ve konjonktürel sömürü ihtiyaçlarına göre, kullanan da sadece Erdoğan’dır.

Mesela, Filistin’den Myanmar’a kadar uzanan sıkıntılı bir coğrafyada “ümmet” mürailiğiyle sömürmedik hiçbir şey bırakmayarak bu konuda yolun sonuna gelen Erdoğan’ın birdenbire birbirinin zıddı olan ümmetçilikten milliyetçiliğe dümen kırması ve bu bağlamda ani ve müthiş bir aydınlanmayla Malazgirt Zaferi’ni keşfetmesi ibretliktir.

Neticede, beğenin ya da beğenmeyin ama, milliyetçiliğin bu topraklarda ciddi bir mazisi vardır. Malazgirt Zaferi ise, galipleri ve mağlupları tarafından neredeyse 1000 yıldır tarihi önemi takdir edilen bir zaferdir. Sıradan her ümmetçi gibi bugüne kadar milliyetçiliğe düşman olan Erdoğan da dünkü çocuk değildir. 70’ine merdiven dayamış Erdoğan’ın, ancak İngilizce’deki ifadesiyle bir “political animal”ın kendisini hiçbir kurala ve ahlaki ilkeye tabii hissetmeyen vahşi siyasi güdüleriyle açıklanabilecek bu geç aydınlanmasının tarihi cehaletinin bir telafisi niteliğinde olduğuna inanmak büyük bir naiflik ve saflık olur. Erdoğan’ın planlı, programlı ve hesaplı bir şekilde milliyetçiliğe uyanması(!) karşılığını ancak Samuel Johnson’ın milliyetçiliğe dair taa 1700’lerin sonunda dile getirdiği o meşhur sözde bulabilir.

“MİLLİYETÇİLİK, ALÇAKLARIN SON SIĞINAĞIDIR”

Bugüne kadar Malazgirt Zaferi gibi bir derdi hiç olmayan AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın, Samuel Johnson’ı teyid eder şekilde, gelip sığındığı son yerin “milliyetçilik” olması aslına bakarsanız ibretliktir. Samuel Johnson, o sözü ederken büyük ihtimalle, otantik milliyetçiler ile türlü dümenlerle her şeyin üzerinden geçip sömürecek başka bir şeyleri kalmayınca nihayet dümenlerini milliyetçiliğe kıran “alçaklar” arasındaki farkı mutlaka gözetiyordu. Sizce de, bugüne kadar Malazgirt Zaferi’ne dair ağzından tek bir samimi kelime çıkmamış yoz, yobaz, yolsuz siyaset simsarlarının bugün gelip birdenbire sığındığı yerin Malazgirt Zaferi örneğinde olduğu gibi “milliyetçilik” olması Johnson’ı haklı çıkarmıyor mu?

26 Ağustos günü Muş’ta düzenlenen “Anadolu’nun Fethi Malazgirt 1071 Anma Programı”nda konuşan Erdoğan, yüzsüzlüğü yüzüne maske gibi takıp, sanki bu ülkeyi son 15 yıldır Bizanslılar yönetiyormuşçasına “Malazgirt Zaferi uzun zaman ihmal edildi,” diyebildi. Malazgirt’i keşfindeki asıl maksat ve derdinin ne Malazgirt ne de Sultan Alparslan olmadığını ise, hemen takip eden cümlelerinde ifşa ediverdi. Sözü, dolaştırmaya bile ihtiyaç duymadan hemen kendisine, bu millete ve ordusuna karşı bizzat kendisi ve avenelerinin sahnelediği alçakça bir kanlı kumpastan ibaret olan 15 Temmuz’a getiriverdi.

Bakar mısınız şu küstahlığına, milletin değerlerinin ve şanlı tarihinin nasıl hoyratça istismar edildiğine: “Sultan Alparslan, Sultan Kılıçarslan kimlerle mücadele etmişse biz de 15 Temmuz’da onlarla mücadele ettik. 15 Temmuz’da, Osmangazi, Fatih Sultan Mehmet Han, Abdülhamid-i Sani Han kimlerle mücadele etmişse, Gazi Mustafa Kemal kimlerle mücadele etmişse biz de onlarla mücadele ettik.”

Yahu sen kim, Sultan Kılıçarslan, Sultan Alparslan kim? Sen kim, hala “Atatürk” bile diyemediğin Gazi Mustafa Kemal Paşa kim?

EVET DOĞRU, ORTAK NOKTALARI ANADOLU, AMA…

Evet doğru, şayet bu bahsettiğin tarihi şahsiyetlerle aranda tek bir ortak nokta varsa o da Anadolu’dur… Hani şu Sultan Alparslan’ın kendisinden kat kat güçlü Bizans ordusuna karşı yaptığı meydan muharebesinde kapılarını açıp fethine, Türkleşmesine, Müslümanlaşmasına vesile olduğu Anadolu…

Hayatın boyunca zerre hazzetmediğini dünya alemin bildiği Atatürk’le de tek bir ortak noktan varsa, evet doğru, o da Anadolu’dur… Yedi düvelin üzerine çullandığı Osmanlı’nın elinde avucunda ne varsa alan, son olarak aralarında paylaşıp işgal ettikleri, paramparça böldükleri Anadolu… Hani Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının, yokluk içerisindeki gariban halkın himmet ve inayetiyle, sonu belirsiz bir mücadeleye girişip karış karış, santim santim kurtardıkları Anadolu…

Yani bugün senin kültüründen dinine, tarihinden bugününe kadar hoyratça, müraice sömürüp paramparça ettiğin, türlü yalan ve iftiralarınla, kapkara propagandalarınla şuursuz sürülere dönüştürüp zulümlerine ortak ederek insanlığından çıkardığın Anadolu… Onlarca yıldır mücadelesi verilen; iş dünyasıyla, eğitim kurumlarıyla, sivil toplumu ve toplumsal dinamikleriyle nihayet kendisine gelme emareleri gösterdiği bir anda aç kurtlar gibi boğazına çullanıp neyi varsa alçakça yağmaladığın, insanlık adına yeniden inşaya giriştiği her şeyini ahlaksızca tarumar ettiğin şu bahtsız Anadolu…

Yani Sultan Alparslan’ın fethettip Türklere, Müslümanlara yurt edindirdiği Anadolu… Yani Mustafa Kemal Atatürk ve diğer kahramanların işgal edilmiş, paramparça bölünmüş bir haldeyken kaderine terk etmeyip canlarını dişlerine takarak düşmanı def ettikleri, bu toprakların insanına yeniden vatan eyledikleri Anadolu…

Yani senin ve çevrene topladığın dinbaz mürailerin yamyamları bile utandıracak ölçüde dadandığınız, iliklerine kadar sömürdüğünüz, soyup soğana çevirdiğiniz, daha şimdiden ruhen parçaladığınız ve korkarım ki bu gidişle fiziken de bölüm parçalayacağınız bahtsız Anadolu… “Hop hop hop, değiş Tonton” kolaylığında kılıktan kılığa girebilen tarihin görüp görebileceği en mürai, en üç kağıtçı celladına âşık olmuş, bu körlükle kendisini yitirip şevkle felaketine koşan mecnun Anadolu…

SULTAN ALPARSLAN, YANDAŞLARIN GİBİ DANTELLİ KEFEN GİYMEMİŞTİ

Sultan Alparslan ve neferleri, sen ve yandaşların gibi ahlaksız bir siyasi şov peşinde kenarları dantelli masa örtülerinden, tül perdelerden ruhlarınız gibi çakma kefenlerle yola çıkmamıştı. Selçuklu Devleti’ni yıkmayı, önünde sur olduğu İslam coğrafyasını tarumar etmeyi amaçlayan Diyojen’in saldırganlığına ve kat be kat kalabalık ordularına karşı sahici bir iman ve kahramanlıkla durmuşlardı.

Anadolu’nun kapılarını ardına kadar açacak olmasına rağmen Malazgirt, senin sabah akşam sağa sola sürekli yaptığın lafazan saldırganlıktan farklı olarak, bir saldırı değil, Bizans saldırısına karşı bir varolma müdafaasıydı. Öyle ki, bu savaş hiç hesabında olmadığı için Fatımîler’le kapışmak üzere Mısır’a doğru yol alan Sultan Alparslan seferini yarıda kesip yorgun ordusuyla soluğu Malazgirt’te almıştı.

Seni illa birine benzetmek gerekirse o biri asla Kürtleri, Türkleri ve hatta Ermenileri birleştiren Sultan Alparslan olamaz. Ha bak senden olsa olsa senden iyi bir Romen Diyojen olur. Sultan Alparslan, senin yaptığın gibi kendi vatandaşlarını yağmalamak, gasp ve tarumar etmek, evlerini, şehirlerini başlarına yıkmak şöyle dursun düşmanı olduğu topraklardaki insanların yerleşim yerlerini bile tahrip etmiyor, halka zulümde bulunmuyordu. Hedef aldığı Doğu Roma askeri mevkileri dışında kimseye zarar vermiyordu. Oysa Diyojen öyle mi? O da tıpkı senin bugün Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Şırnak’ta ve daha pek çok yerde yaptığın gibi sırf mezhep farklılığında dolayı Ermenileri ve diğer Anadolu halklarını çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirecek kadar insanlık yoksunuydu. Yani Sultan Alparslan mertti. Haşa, ne Diyojen ne de senin gibi biriydi.

SULTAN ALPARSLAN’IN ETTİĞİ DUAYI EDECEK SENDE O YÜREK NERDE!

Sultan Alparslan, harp meydanında senin son zamanlarda zırt pırt yaptığın gibi “kefenlerinizi giymeye var mısınız” deyip türlü kumpaslar organize ettikten sonra arazi olmuyordu. Kefene benzer bir kıyafet giyip vasiyetini bırakıyor, töreler icabı atının kuyruğunu bağlayıp, namazını kılıyor ve “Ya Rabbi! Sana tevekkül ediyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda cihad ediyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir. Bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret,” diye ellerini açıp dua ediyordu. Yahu bir kez olsun hakkaniyetle söyler misin? Sen, bunca yalan, iftira ve binbir yüzlülüğünle Allah’a dönüp “sözlerimde hilaf varsa beni kahret” diyebilecek bir adam mısın? Başkalarının çocuklarını gece gündüz ölüme çağırırken senin ve para sıfırlamakta kullandığın mahdumlarının ve kerimelerinin ne haltlar yediğini insanların bilmediğini mi sanıyorsun?

Yahu hadi ordan, Allah’ını seversen!.. Alparslan kim, sen kim?.. Sultan Alparslan devleti ve milletiyle birlikte kendisini bitirmeye gelmiş Diyojen’i bazı şartlarla affedecek kadar yüce gönüllü bir kametti. O haşa senin ve şarlatanların gibi ahlaksız şerri ve alçakça zulmü ahiretlik ninelere, hamile annelere, yeni doğmuş bebeklere kadar ilişen bir insanlık artığı değildi. Senden bir Alparslan olmaz ama bak Alparslan’ın canını bağışladığı bir Diyojen ve o Diyojen’i türlü hakaretler ve işkencelerle katleden bir Bizanslı fevkalede olabilir.

Neticede ev hanımlarını, bugüne kadar hayırdan başka işi olmamış masum insanların on binlercesini hapislere attırıp, işkenceden geçirmek ne bir Sultan Alparslan, ne bir Müslüman, ne de insan gibi bir insan karakteridir. Senden de bu yüzden olsa olsa ancak Diyojen’in gözlerine mil çektirip şehir şehir dolaştırıp halka teşhir ettiren bir Mihael Dukas olabilir. Sultan Alparslan’ın şiarı “Zillete düşmüş olsa da, bir kavmin büyüğüne acıyınız” ayeti idi. Oysa, tıpkı senin gibi Dukas’ın da doğal olarak ne İslamî, ne de insani herhangi bir hassasiyeti mevzu bahis değildi.

GAZİ MUSTAFA KEMAL’İN ÇÖPE ATTIĞI TIRNAK OLAMAZSIN!

Öte yandan, senden değil bir Gazi Mustafa Kemal, yokluk içinde milletiyle birlikte bu ülkeyi kurtaran Gazi Mustafa Kemal’in kesip çöpe attığı bir tırnağı bile çıkmaz. Yahu, efsunladığın sürülere kendini büyük dünya lideri diye yutturduğun en şaşaalı döneminde bile ecdad yadigarı Süleyman Şah Türbesi’ni kapan sen değil misin? İnan sadece bu bile tıynetin hakkında başka bir söze hacet bırakmıyor.

Senin gücün ve cesaretin ancak gariban insanlara, kadınlara, Kürt halkına ve bebeklere yetiyor. Sen kim bir Gazi Mustafa Kemal olmak kim? O ki yokluk içerisinde bir varoluş, bir kurtuluş mücadelesi verirken bile ecdadın kemiklerini sızlatmamış, Süleyman Şah Türbesi’ni bir milli onur meselesi yapmış, o yokluk ve imkânsızlık şartlarında bile afedersin kıçı kırık bir IŞİD’e karşı değil, devrin dünya güçlerine karşı muhafazasını garanti altına almayı başarmıştı. Yani senin yaptığın gibi meydanlarda mangalda kül bırakmazken, ecdadın kemiklerini sızlatıp emanetini gece karanlığında kaptığı gibi topuklayıp kaçmamıştı.

Erdoğan’ın Malazgirt’le zirveye taşıdığı milliyetçilik sömürüsü 30 Ağustos’la devam ederse hiç şaşırmamak lazım. Ümmetçilikle yatıp kalkıp İslam sömürüsünde tavan yaptıkları yakın zamana kadar milli bayramları kutlatmamak için bile kırk dereden su getiren Erdoğan ve mürai aveneleri yarın en büyük 30 Ağustos’çu kesilirse hakikaten hiç şaşırmayın. Çünkü, samimiyetle tapındıkları tek kutsalları olan güç ve iktidar için bu mürai dinbazların istismar etmeyecekleri ne bir değer ne de içine girmeyecekleri bir kılık yoktur. Bir gün Alparslan kılığına girerler, ertesi gün işlerine gelirse bir bakmışsınız ki Bizans’ın çocukları olmakta hiçbir beis görmezler.

Erdoğan zaten yıllar öncesinden “Eğer benim emir komuta merkezim papaz elbisesi giyeceksin diyorsa giyerim,” dememiş miydi? Dün emirle şekilden şekle, kılıktan kılığa girenler, bu şahsiyet yoksunu pratikleri kendilerinde alışkanlık yapmış olmalı ki, bugün işlerine gelen her türlü kılığa girmekte herhangi bir beis görmüyorlar.

Hop hop hop, değiş Tonton!


Originally published at www.tr724.com on August 29, 2017.