Arz ederim!

Türkiye gibi kutuplaşmış bir ülkede ‘evet’ diyenleri de ‘hayır’ diyenleri de büyük bir mahalle baskısı bekliyor. Özellikle ‘hayır’ diyenlerin uğrayacağı medya bombardımanı, küfür ve ayrımcılığı görünce ve bunun daha da artacağını düşününce ‘hayır’ oyu vereceğini açıklayan kişileri cesaretlerinden dolayı tebrik etmek gerekiyor. Biat etmedikleri için işleri engellenen, Saray’daki davetlerde görünmedikleri için listelenen bu insanların çok daha fazla sivrilmeyeyim nolur n’olmaz demeyip bir duruş ortaya koymaları ülke adına teselli verici. Gezi sonrasında olduğu gibi yine ünlülere operasyon olursa şaşırmayın.

Bir de ‘evet’çiler var. Bu dönemin zenginleri…Bu dönemde küplerini doldurmuşlar… Her meslekten varlar. Bunlar için AKP’nin gitmesi demek bütün hayatlarının alt-üst olması anlamına geliyor. En azından son ana, son saniyeye kadar bir kenara bir şeyler attık attık bir daha böyle bir dönem gelmez, diye düşünüyorlar. Bunların ‘evet’ demelerini asla yadırgamamak lazım. Bunca haksızlık ve zulüm karşısında mevcut yönetimi destekleyenler bir de ‘evet’ demiş çok değil. Neye oy verildiğini sorsanız inanın iki cümle söyleyemezler.

‘Evet’çiler arasında bir video var ki meseleye onla nokta koyalım çünkü çok şey anlatıyor. İlahiyatçı Nihat Hatipoğlu. Malum, Sabah ve ATV’de iş yapıyor. Çocuğunu Cemaat’in okulundan almakla övünüyor. Hatta çocuğunu okuldan aldığı için kaçak otelinin gündeme geldiğini iddia ediyor. Hatipoğlu evvelsi gece “Ben de varım” videosunu paylaştı, sosyal medya terimi ile “mention” ederek. Bazı adresleri etiketleyerek videoyu yayınladığının görülmesini istedi. Bunlar kimler biliyor musunuz? Erdoğan’ın özel kalem müdürü ile Erdoğan’ın damadı. Koskoca ilahiyatçının bu zavallı hale düştüğünü gördükten sonra diğerlerine kızmaya ya da tepkiyi abartmaya gerek yok. İnsanlara doğruyu yanlışı anlatmakla görevi bir meslek bu kadar ayağa düşmüşse elin futbolcusu ile şarkıcısı ile çok vakit kaybetmemek lazım.

İnternette dolaşan popüler bir arşiv HEY dergi sayfası var. 12 Eylül’den sonra sanatçılardan görüş alınmış. Kimisi çılgınca alkışlıyor. Destek vermek istemeyenler de orduya selam gönderip bir an önce sivil yönetime işler devredilmeli falan diyor. O zamana göre yine de cesur şeyler söylemişler. Ne zaman ne dediysen peşinden geliyor.

DIKTATÖRLÜK ISTIYORSAN EVET

Bir de yeri gelmişken bazıları kendilerini Atatürk’le savunuyor diye bir şeyi açıklığa kavuşturalım. Atatürkçülükle bu referandumun bir ilgisi yok arkadaşlar. Atatürk de bir diktatördü, Atatürk de bütün gücü elinde bulundurmayı seçen bir liderdi. Ama 1920–30’lu yıllardı. Yeni kurulmuş bir ülkenin ilk dönemi idi. Dünyadaki demokrasi seviyesi ve yönetim anlayışı günümüzle kıyas bile edilemezdi. Zaten bu tek adamlık daha sonra sürdürülememiş mecburen çok partili bir hayata geçilmişti. İsmet İnönü de öyle demokrasi havarisi olduğu için değil zorunda olduğu için o kararı almıştı.

O günlerin üzerinden neredeyse 100 yıl geçmiş. Mesele bugün yani 2017 yılında bir kişinin 80 milyon adına tek başına, hukuken büyük bir ‘sorumsuzlukla’ karar verebilmesi. Olağanüstü yetkilere sahip olması. Asla denetlenememesi. Bakmayın süs olsun diye koydukları maddelere. Neredeyse yargılanması imkansız bugünkü gibi. Kendisini yargılayacakları da kendisi atıyor zaten. İstediği kişiyi istediği makama getirmesini güçlü liderlik zaman kazanma olarak görenler bir süre sonra damatların, çocukların nasıl idarecilik oynadığını görünce anlayacaklar. Hiç Atatürk’ü sevmesen bile bunu kabul etmemek icap eder ki, Atatürk derseniz AKP’liler gelin tam Atatürk dönemini getirelim dediklerinde mahcup olursunuz. Zaten Erdoğan da demiyor mu aynısını!

Laiklik ile Atatürkçülüğü karıştırıyorsunuz. Kaldı ki başımıza gelenlerin büyük bir kısmı sizin sapık laiklik anlayışınız yüzünden. Özgürlükçü bir sekülerizm yerine dinle mücadele eden bir laiklik uygulamalarınızdan dolayı asla yüzde 5’i geçemeyecek bir fikriyat sayenizde neşv ü nema buldu. Neyse bu da ayrı bir yazı konusu.

Son söz, özgür yaşamak için umutlanmak istiyorsan hayır; diktatörlük istiyorsan evet.


Originally published at www.tr724.com on January 28, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.