Avrasyacıların önlenemeyen yükselişi ve yeni fetret devri

Bugünkü rejimin bireysel diktatörlük olduğunu incelediğim önceki yazılarımın içeriğine bir katkıda bulunmak ve bu bireysel diktatörlüğün kurumsal arka planını ortaya koymak istiyorum. Öncelikle hemen adını koyayım: Diktatörlüğün iki taşıyıcısı var. Birincisi Erdoğan ve yakın ekibi. İkincisi ise Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içerisindeki bir hizip. Birincisinin geçici-güçlü ama edilgen, ikincisinin ise kalıcı-güçlü ve etken olduğu bir yapı var. Bugün ülkenin fiili rejimi bu iki ekip arasındaki etkileşimde şekilleniyor.

PUTİN’E GÖRE SOĞUK SAVAŞ HİÇ BİTMEDİ

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri NATO değişti. Türkiye de öyle. Sovyetler Birliği (SSCB) NATO’nun ideolojik ve askeri düşmanıyken 1991 yılında dağıldı. SSCB’nin ardılı Rusya’da Yeltsin döneminde geçirdiği bunalımın Putin iktidarıyla birlikte yerini bir yeni güçlenme ve istikrar dönemine bırakmasıyla beraber giderek bölgesel ve küresel siyasette öne çıkmaya başladı. Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) aksine Putin ve ekibi Soğuk Savaş’ın bittiğini kabul etmediler ve tüm politikalarını bu anlayış üzerine inşa ettiler. Bu anlayışa göre SSCB’nin çöküşü Komünizmi bitirmişti, ama Soğuk Savaş’ın temel anlaşmazlık noktası jeopolitikti. İdeolojik fark sadece görünürdeki çatışma sebebiydi. ABD ve Batı Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana gerek Doğu Avrupa ülkelerinin (bunlara eski SSCB toprağı olan Estonya, Letonya ve Litvanya da dâhil) Avrupa Birliği’ne (AB) katılımı, gerekse de NATO genişlemesi nedeniyle Rusya’yı giderek rahatsız etmeye başladılar. Moskova bu çevrelemeden rahatsızdı. Özellikle yakın komşuluk bölgesi olarak addettiği Kafkaslar ve Orta Asya’nın da Batı etki alanına girerek daha fazla çevrelenmesi düşüncesi Rus karar alıcılarını endişelendiriyordu. Bu hamlelerin gerçekleşmesi durumunda sıranın dini-etnik temelli ayrılıkçı hareketlerin artmasına ve Rusya’nın parçalara ayrılmasına varmasından korkuyorlardı.

ATLANTİKÇİLERE KARŞI AVRASYACILARIN ‘ZAFERLERİ’

Bu tehlikelerin bertaraf edilebilmesinde Rusya’ya yeni bir jeopolitik konsept gerekiyordu. Bu konsept Avrasyacılık ideolojisidir. Buna göre Rusya Batılı bir güç değil, Avrasyalı bir güçtür. Rusya’da Rus olmaktan daha önemli olan birleştirici Rusyalılık aidiyetidir. Bu aidiyet Rus olmayan halkların da üst kimlik olan Rusyalılık aidiyeti ile Rusya’ya sadakatini sağlar. Avrasyacılara göre Batı tipi liberal demokrasi evrensel olmayıp, bir ideolojidir. Dahası, bu ideolojinin Batı dışında yayılarak Batı egemenliğini ve yayılmacılığını mümkün kıldığını öne sürmekte ve bu nedenle de liberal demokrasiye karşı çıkmaktadırlar. Avrasyacılar Batı’nın liderliğinin bir deniz gücü olarak ABD tarafından yapıldığını, bir kara gücü olan Rusya’nın Atlantikçi kanadın kendisini çevrelemesine tepki göstermesi gerektiğini düşünmektedirler. Deniz hâkimiyeti ve kara hâkimiyeti kuramları yeni jeopolitik konseptler değildir. Biri denizlere hâkim olanın dünyaya hâkim olacağını, diğeri ise dünya hâkimiyetinin karaları denetimine alan bir kara gücü tarafından gerçekleştirileceğini söyler. Bu görüşe göre ABD ve Rusya jeopolitik nedenlerle birbirine rakiptir (hatta düşmandır). Rusya Atlantikçi kanadın ittifak zincirini kırmak ve deniz gücünün kendisini çevrelemesini sonlandırmak zorundadır. Bunun için Ruslar Ukrayna ve Gürcistan’ın AB ile ilişkilerini geliştirmelerini istemediler. Bunun için bu iki ülkenin NATO’ya katılımına askeri güç kullanımını da dışlamadan karşı çıktılar.

Rusya’nın Gürcistan’a askeri müdahalesi ile Ukrayna toprağı olan Kırım’ı ilhak etmesinin ana nedeni budur. Rusya böylelikle kendi etki alanında gördüğü iki bölgesel ülkeyi Atlantikçi kanadın etki alanından kopartmıştır. Yine Suriye’ye olan Rus ilgisi bu çerçevede yorumlanmalıdır. Suriye’de Tartus askeri üssü, Rusya’nın Akdeniz’deki tek askeri varlığıdır. Rusya Ortadoğu’da daima ABD ve Batı karşıtı yönetimleri desteklemiştir. İran ve eski Baas tipi rejimler hem SSCB döneminde hem de yakın dönemde Rusya’nın askeri malzeme pazarı ve doğal müttefiki konumundaydılar. Bugün Rusya’nın Esad yönetimine destek vermesi, yine bu eksende okunmalıdır. İran’la yakın işbirliğinin devamı, İran’ın da Suriye’de Rusya’nın pozisyonunu desteklemesi, bu çerçevede önem arz eder.

ERDOĞAN’IN ‘TÖKEZLEMESİ’ AVRASYACILARA ALAN AÇTI

Gelelim bu konunun Türkiye ile alakalı boyutuna. Türkiye bir NATO üyesi ve AB ile (artık şeklen de olsa) müzakere süreci devam eden bir tam üye adayıdır. Türkiye, yakın döneme dek liberal demokratik değerleri giderek anayasa ve yasalarına eklemleyen, piyasa ekonomisine dayalı bir ekonomik sistemi olan, Batı askeri ve istihbarat topluluğu içerisinde yer alan bir ülkeydi. Soğuk Savaş’taki jeo-stratejik konumu nedeniyle SSCB’nin çevrelenmesinde ve kontrolünde Avrupa güvenliği için çok hayati bir rol oynamıştı. Bu rol, son dönemlerde Batılı analizlerde tartışılmaya başlanan yeni Soğuk Savaş senaryolarında yeniden önem kazanmaktaydı.

Gelgelelim Türk Silahlı Kuvvetlerinde bir grup (daha doğrusu hizip) NATO’nun Soğuk Savaş sonrası edindiği yeni kimlikten memnun değildi. NATO’nun liberal demokrasi ve insan hakları temelinde bir tür moral-etik değerler üzerine inşa ettiği “biz ve ötekiler” denklemini tehlikeli bulmaktaydılar. Demokratikleşen Türkiye’de TSK’nın etkisini yitirmesi, azınlıkların kültürel ve siyasi haklarının verilmesi, AB perspektifiyle milliyetçilik/ulusalcılık ideolojisinin törpülenerek daha kozmopoliti bir açık toplumun ortaya çıkması bu subaylarda rahatsızlık uyandırmaktaydı. Giderek, NATO kanadının ve Batıcı dış siyasetin Türkiye’nin yararına olmadığı kanaatine vardılar. Bu gruba Avrasyacılar deniyor. Bunlara göre Türkiye daha proaktif bir bölgesel güç olmalı, kendi çıkarlarını belirlemeli, kendisini sınırlandıran Atlantikçi etki alanından çıkmalı.

TSK’nın Avrasyacılarının birçoğu Ergenekon sürecinde yargılanan subaylar. Balyoz davasında 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Tümamiral Cem Gürdeniz’e göre Ergenekon süreci de 17/25 Aralık da TSK’daki Atlantikçi (NATO ve AB’ci) kanadın Batı ile eşgüdümlü olarak hazırladığı tertipler. 1 Mart tezkeresi krizi, 2003’teki çuval geçirme olayı gibi kırılma noktaları TSK’nın Atlantikçilerle yaşadığı bunalımlar, Gürdeniz’e göre. Burada esas önemli olan, Avrasyacılar ile Atlantikçiler arasındaki mücadele. Yani Avrasyacılar 2007’deki Ergenekon ve Balyoz gibi davaları bu eksende değerlendiriyorlar. 2013 yılına kadar bu devam ediyor. Gürdeniz bu tarihten itibaren iktidarın (bunu Erdoğan diye okuyalım) “devlet çıkarlarına aykırı jeopolitik oyunların farkına varmasıyla” pozisyon değiştirdiğini ve Atlantikçi kanada cephe aldığını söylüyor. Yani 17/25 Aralık 2013 tarihi çok kritik önemde, çünkü Türkiye’nin dış politikası ve savunma politikasını taban tabana değişti bu tarih sonrasında. Erdoğan’ın Ergenekon ve Balyoz’un savcılığından, milli orduya kumpas kuruldu noktasına geldiği bir süreç.

Aslında Erdoğan kendisini kurtarmak için bu adımı atmak zorundaydı. Çünkü yeni bir ittifaka, güçlü ve güvenilir bir desteğe ihtiyacı vardı artık. Tutuklu subayların serbest bırakılması, ardından yeniden aktif görevlere getirilmesi gerçekleşti. Avrasyacı ekip altın bir fırsat yakalamıştı. Artık istediklerini yapabilme gücüne kavuşmuşlardı. Erdoğan bu dönemde yolsuzlukların üzerine gidilmesini engellemek için yargıyı ve emniyet teşkilatını tümüyle yeniden yapılandırmaya başladı. Derin devletle kurulmuş olan koalisyon ise yarıyordu. Ortak düşmanlar belliydi: Cemaat, Kürt siyasi hareketi, liberal aydınlar, Aleviler, diğer azınlıklar.

ERDOĞAN’IN YENİ POLİTİKALARI AVRASYACILAR ÇİZGİSİNDE

Dikkat edin, hemen akabinde Kürt sorunun çözümü konusunda bizzat Erdoğan’ın kendisi tarafından başlatılan Oslo sürecinin üzerine inşa edilmiş Çözüm Süreci rafa kaldırıldı. AB rotasından çıkıldı. Anayasa’nın belirlediği siyasal sistem gayet keyfi şekilde ihlal edilmeye başlandı. Artık ilahlar kurbana doymuyordu. Avuçlarına aldıkları bir siyasi, istedikleri her şeyi yapacak kıvama gelmişti. Önce Erdoğan’ın kültleştirilerek AKP’deki ağır topların sırayla elimine edilmesi, sonrasında Davutoğlu’nun görevden alınarak yerine denileni yapan düşük profilli Yıldırım’ın getirilmesi stratejik adımlardı. Bu arada Cizre ve Sur gibi yerlerde ağır insan hakları ihlalleri altında korkunç bir askeri harekât yapılmakta, Gülen Cemaati “Paralel Devlet” terimi altında mülkiyet hakkı da dâhil tüm anayasal haklardan mahrum bırakılarak takibata alınmaktaydı. Avrasyacı derin devlet artık istediği tüm stratejik hedeflere ulaşmıştı. Fakat hala kendilerinin içeri girmesine neden olduğuna inandıkları NATO’cu-Batıcı silah arkadaşlarını ekarte edememişlerdi.

15 Temmuz sonrasında TSK’daki tüm general/amirallerin (toplam 325 general/amiral kadrosu) 149’unu ihraç ederek tutukladılar. Bu, ordudaki general ve amirallerin yüzde 46’sıdır. 2 orgeneral, 7 korgeneral, 27 tümgeneral ve tümamiral, 146 tuğgeneral ve tuğamiral tasfiye edildi. Bunların büyük çoğunluğunun NATO/AB yanlısı oldukları biliniyor. Bu, tüm Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde orduda yapılmış olan en büyük tasfiye operasyonudur. Son atamalarla Ergenekon ve Balyoz’da ceza alan ve sonradan aktive edilen 10 albay, generalliğe terfi ettirildi. Bu 10 kilit pozisyon ve öncesinde etkin olan kadrolar, TSK’yı yeniden şekillendiriyorlar. Binlerce orta ve alt rütbelerdeki subayın ihraç edilmesiyle boşalan yerlere Avrasyacı subaylar getiriliyor. Bu ekiple Erdoğan arasında düşmanımın düşmanı dostumdur ilkesine dayalı bir pakt var. Buna göre öncelikli hedef NATO ve AB karşıtı bir TSK inşası. Erdoğan, Batı’nın yolsuzluklar ve hukuksuzluklara duyarsız kalamayacağını biliyor. Gayet pragmatik şekilde Rusya’ya yanaşmanın kendisi ve yakın çevresi için daha olumlu olduğunu açıkça görüyor. Ayrıca Kürtlerin, Cemaatin, liberallerin, AB’cilerin ve diğer küreselcilerin tasfiye edilmesinde de çıkar ortaklıkları var.

Türkler birbirini tasfiye ederken ve yeni fetret devrinin kirli kavgasında yitip giderken, Rusya sadece bekliyor. Rusya’da katıldığım bir konferansta meslektaşım bilim adamlarından biri, Türklerle Avrasyacı bir işbirliğinden bahsedip, bunun faydalarını sıralarken, ben kendisine Türklerin mi yoksa Rusların mı Avrasyacılığının belirleyici olacağını sormuştum. Acı bir tebessümle, yanıt vermekten kaçınmıştı. Daha doğrusu ben öyle sanmıştım. Şimdi bu tebessümün bir cevap olduğunu düşünüyorum. Son gülenin kim olduğuyla ilgili bir mesajmış.

Bir sonraki yazımda Avrasyacı derin devletin yakın dönemdeki olası stratejilerini yazacağım. Bir ipucu vereyim: tablo Erdoğan’ın bireysel diktatörlüğü için çok olumlu değil.


Originally published at www.tr724.com on August 29, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.