Avrupa’nın 2017 Kaos Senaryoları

Berk Uluç

EU Barometer’in verilerine göre 2016 Avrupa’sının en önemli iki sorunu mülteci krizi ve terör. İçinde bulunduğumuz 2017 yılı ise birçok Avrupa Birliği üye ülkelerinde yapılacak seçimlerle popülist ve Avrupa Birliği karşıtı siyasi partilerin seçim zaferlerine ve hatta farklı ilintili siyasal kaoslara şahitlik edebilir.

2017 yılında Almanya ve Fransa’da parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimleri; Hollanda ve Çek Cumhuriyeti’nde parlamento seçimleri; Macaristan ve Slovenya’da cumhurbaşkanlığı seçimleri; Portekiz’de ise yerel seçimler yapılacak. Büyük Britanya’da ise Brexit tartışmaları ülke gündemini adeta işgal etmiş durumda. Kısacası Avrupa Birliğinin altı kurucu üye ülkesinde seçimler olacak ve Fransa’da hükümetin değişeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Fakat aynı kaderi hali hazırda kendi ülkelerinde hükümette bulunan bir çok merkez sağ ve sol partilerin siyasetçileri de yaşayabilir.

TEST EDİLMEMİŞ PARTİLERİN ÖNE ÇIKAN 3 HUSUSU

Şüphesiz, seçimler meşru ve sık başvurulan bir yöntem olarak demokrasileri yenileyen ve hatta onları diri tutan en önemli araçlardan biri. Fakat 2017 yılında bahsi geçen bu seçimler, daha önce hiç test edilmemiş bir takım seçim vaatleri son derece kaygı verici olan Avrupa Birliği karşıtı partilerin, eski kıtanın kaderine önümüzdeki yıllarda hükmetmesi sonucunu doğurabilir. Bu partilerin seçim stratejilerine baktığımızda kabaca üç husus göze çarpmakta. Seçimlere siyaset geçmişi olmayan adaylarla girmek, bolca mülteci karşıtı söylemlerde bulunmak ve Avrupa Birliği’ni kendi ulus devletlerinin egemenliğine tehdit olarak görmek.

HOLLANDA’DA BÜYÜK İHTİMAL WILDERS KAZANACAK

Bu üç kıstasın en az iki tanesinin aktif olarak istihdam edileceği ilk seçimler Hollanda’da 15 Mart 2017’de yapılacak ve öyle görünüyor ki Geert Wilders’in Özgürlük Partisi (Freedom Party) diğer bütün merkez sağ ve sol partilere karşı seçim yarışına girip, büyük ihtimalle en çok oyu alacak. Wilders’in Özgürlük Partisi kendisini “İslam antipatisti” ve “Avrupa Birliği karşıtı” olarak tanımlayarak Hollanda’da inanılmaz bir seçmen desteğini arkasına almış bulunmakta. Hollanda seçimlerinde seçimi kazanan parti çoğunlukla başbakanı da belirleme hakkına sahip, fakat Wilders seçimlerden galip çıkması durumunda, diğer bazı merkez partilerin birleşerek onun başbakan olmasını engelleyecekleri kanaati son derece yaygın, fakat bu durum ırkçı ve Avrupa karşıtı söylemleri daha da güçlendireceğe benziyor.

FRANSA’DA DURUM FARKLI DEĞİL

Fransa’da da benzer bir durum söz konusu. Marine Le Pen bir önceki partisinden ve soy isminden uzaklaşabildiği kadar uzaklaşmaya çalışıyor. Hatta Le Pen’in seçim kampanyasını yürüten ekip sadece “Marine” ismine seçim mottolarında yer veriyor. Böylece, Le Pen kendisini Fransız siyasetinin arkaik problemlerini çözecek yeni ve bagajı olmayan bir siyasetçi olarak seçmenin beğenisine sunuyor. Marine Le Pen’i tanıyanların ifadelerine bakılırsa, Le Pen’in en büyük stratejisi merkez sağın başkan adayı olan Fillon’u İngiliz Thatcher’a benzeterek, Fransa’nın kadim sosyal modelini yıkmaya çalışan biri olarak lanse etmek olacak. Böylece, özellikle kadın ve kamu sektöründe çalışan milyonlarca seçmenin oylarına talip olmuş olacak.

İTALYA, REFERANDUMDA RENGİNİ BELLİ ETTİ

Avrupa Projesini derinden etkileyecek diğer muhtemel bir seçim ise İtalya’da olabilir. Matteo Renzi’nin anayasa referandumundan yenik çıkması aslında İtalyan seçmenin merkez partilere ne kadar kızgın olduğunu açık bir şekilde ortaya koydu. Fakat bu yenilginin altında yatan sebeplere baktığımızda, İtalya’nın nev’i şahsına münhasır bazı faktörlerin olduğunu görmekteyiz. İtalya’yı AB karşıtı hareketlerin güçlü olduğu diğer Avrupa ülkelerinden farklı kılan temel espri, yalnızca bir değil her iki muhalefet partisinin de hem Avro’ya hem de AB’ye karşı olmalarından kaynaklanmakta. Beş Yıldız Hareketi’nin kurucusu olan komedyen Beppe Grillo parlamentodan yeterli desteği garantilemesi durumunda, kendisine oy veren milyonlarca AB karşıtı seçmenin desteği ile hükümet kurması çokta zor bir ihtimal olarak üşünülmemeli.

ALMANYA, NİSPETEN RAHAT

Diğer sıraladığımız seçimlere kıyasen Almanya’da 2017’de yapılacak seçimlerin dramatik sonuçlar doğurma ihtimali çok yüksek görünmüyor. Mülteci ve yer yer İslam karşıtlığı ile Merkel’in karşısına dikilen aşırı sağ hareket Almanya İçin Alternatif Partisi (Alternative Für Deutschland) Bundestag’da yerini garantilemiş olsa da, Merkel’in dördüncü kez Almanya şansölyesi olmasını engelleyemeyecek gibi görünüyor. Fakat, Avrupa kıtasında altın günlerini yaşayan AB karşıtı trend Alman seçmenleri de etkisi altına almış görünüyor. Almanya İçin Alternatif Partisi (AfD) bu trendi son derece iyi değerlendirerek hem Alman siyasetinin solundan hem de Alman siyasetinin sağ cenahında bulunan özellikle Merkel’in partisi olan CDU’dan son derece büyük oranlarda destek almayı başardı ve bu yükselişini hala devam ettirmekte.

Bahsi geçen tüm bu seçimlere ve muhtemel sonuçlarına baktığımızda, Avrupa’da bir yandan radikalleşme eğilimi güçlenirken, bir yandan da popülist ve AB karşıtı partilerin toplumsal desteklerinin arttığını görmekteyiz. Bu trend, AB projesinin kurucuları ve uygulayıcıları olan merkez partileri zayıflatırken, çoğulculuk gibi son derece kritik olan bazı Avrupa değerlerinin altını oymakta ve farklı toplumsal kesimleri daha da periferiye itmekte.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.