Bari bir istikşafi görüşme yapsaydınız

Ahmet Dönmez

Afrika seyahati dönüşünde gazetecilerin sorularını cevaplayan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na verdiği ‘istişare’ cevabı önemli. Kılıçdaroğlu, ‘Türk tipi başkanlık’ sistemini getirecek anayasa değişikliğinin istişare edilmeden hazırlanmasını eleştirerek, “Bu İslami de değildir” demişti. Erdoğan’ın cevabı, “Sayın Kılıçdaroğlu ‘İslami değildir’ diyor. Acaba neyin İslami olduğundan haberi var mı, sormak lazım. Diyor ki, ‘Bu işler istişare ile yapılır’. Tamam da sen zaten teklifin karşısında olan bir partisin.” şeklinde oldu. “Sen teklifin karşısındaysan zaten görüşülmeyi hak etmiyorsun”. İstişare kavramının sözlük anlamını da ruhunu da muhtevasını da gayesini de yerle bir eden bir açıklama. Onunla halen ‘istişare’ edebilen birileri varsa hatırlatsa iyi olur; meşveret zaten farklı düşünceleri dinleyip ortak doğruya ulaşmak için yapılır. Tam da Kılıçdaroğlu gibi, ‘teklifin karşısında’ olanları dinlemeniz gerekir ki bunun adı istişare olsun. Tabi Erdoğan’ın ‘istişare’den anladığı ‘dikte’ ya da ‘tebliğ’ değilse…

Erdoğan’ın bilinçaltını ele veren bu cümle, tam da yeni anayasa ile dönüşeceği forma ‘cuk’ oturuyor. “Ben sadece beni onaylayanlarla konuşur, adına da ‘istişare’ derim. Beni onaylamayanlar ne görüşeceğim ya!” diyor iç sesi. Bu şu demek; “Ben artık nefsim neyi istiyorsa onu dikte edeceğim.” İngiliz devlet adamı Winston Churchill’e atfedilen ünlü bir söz vardır: “Eğer benim en başta söylediğim kabul edilecekse her tür tartışmaya açığım!”

NEYİN İSLAMİ OLUP OLMADIĞINI ONDAN İYİ KİM BİLEBİLİR?

‘İstişare’, Erdoğan ve AKP’nin her daim sevdiği bir kavram oldu. Özellikle partinin ilk kuruluşu ve ilk iktidar yıllarında adeta ağızlardan düşmeyen sihirli bir sözcük gibiydi. Sonrasında da İslami terminolojiye sık atıflar yapılmış, “Onların işleri kendi aralarında meşveret iledir” ayeti, nutukların en mutena yerlerine oturtulmuştur. Çok değil, 3 ay önce Erdoğan, İslam Ülkeleri İşbirliği Teşkilatı Parlamento Birliği’ne yaptığı bir konuşmada, “İstişare etmek, Müslümanlar arasında vahdete ulaşmanın en kestirme yoludur.” demişti. Zaten Kılıçdaroğlu’nun, “Bu İslami değildir” mesajı da buna bir gönderme. Sadece adresi yanlış: Neyin İslami olup neyin İslami olmadığına karar verebilecek yegâne kişiye; Erdoğan’a (!) gönderdi bu mesajı. O da zaten bu yüzden, “Acaba Sayın Kılıçdaroğlu’nun neyin İslami olduğundan haberi var mı?” şeklindeki klasik cevaplarından birine imza attı.

DAVUTOĞLU YETERİNCE ‘İSTİŞARE’ EDEMEDİĞİ İÇİN GİTTİ

Haddizatında ‘başkanlık sistemi’ tartışmasının 17–25 Aralık sonrası yeniden hayatımıza girişi de bu istişare ‘hassasiyeti’ ile olmuştu. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, Ocak 2015’te Şeffaflık Paketi açıklama ‘cüretinde’ bulunduğunda Erdoğan’ın cevabı sert olmuştu: “Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık arasında, istişare ve danışma mekanizması yeterince işletilemiyor.”

Öyle ya, bütün AKP yöneticilerine mal varlığını açıklama zorunluluğu getiren, inşaattaki rantı azaltmayı hedefleyen böyle bir paket Erdoğan’la istişare edilmeden nasıl hazırlanabilirdi ki! Çözüm neydi peki? Erdoğan, hemen bir sonraki cümlesinde çözümü de ortaya koyuyordu: “İstişare ve uyum olabilmesi için başkanlık sistemine ihtiyaç var.”

Yani Afrika dönüşü uçakta Kılıçdaroğlu’na söylenen o söz, basitçe ağızdan çıkan bir cümle değil. Erdoğan’ın ‘istişare’ ile neyi kastettiği veya neyi umduğunu çok iyi yansıtan önemli bir dışavurum. Sonrası bildiğiniz gibi işte; Davutoğlu gitti, daha iyi istişare edebilen Binali Yıldırım geldi. Fakat o da sonuçta normal bir insan; bekleneni veremiyor olacak ki ‘istişare ve uyum olabilmesi için başkanlık sistemine hala ihtiyaç var’. Ta ki üstün vasıflarla mücehhez, (Hâşâ) ‘Allah’ın bütün vasıflarını üstünde toplayan’ Erdoğan’ın sadece kendi kendi ile istişare edebileceği ana kadar…

İSTİŞARE KARARI: YA İKNA OL YA AÇIK OY KULLAN!

Zaten AKP’nin istişare süreçleri de hep bu nihai formatı hazırlar şekilde oldu. Sözde, adaylar teşkilat içinde temayül yoklamaları ile belirlendi. Herkes biliyordu ki bu sadece dışarıya verilmiş bir görüntüden ibaretti. Aslında Erdoğan’ın daha önce kafasında belirlenmiş olan isimler, istişare ile belirlenmiş süsü verilirdi. Zaten teşkilatlar da kendi ‘temayülünün’ ne olduğunu öğrenemezdi. Sonuçlar hiç bir zaman açıklanmazdı. Oradan nasıl bir eğilim çıkarsa çıksın, Erdoğan yine bildiğini okurdu.

Bazı kritik kararlarda da milletvekilleri için ikna odaları kurulur, grup grup görüşmelere alınır ve ‘istişare’ ile ‘ikna’ edilirler. Daha da olmazsa açık oy gibi ‘şeffaf karar alma süreçlerine’ dahil edilirler.

İSTİŞARE İHTİYACI 2 SEBEPTEN ORTADAN KALKAR

İstişare neden ortadan kalkar. İki sebebi vardır. Bir; Artık kimsenin aklına güvenmez, kendinden başka hiç kimsenin fikirlerini beğenmez olursun. Kibrin ve egon öyle bir boyuta ulaşır ki “Ben zaten her şeyin en doğrusunu, en güzelini düşünüyorum. Benim akla değil, alınan kararları harfiyen uygulayacak askerlere ihtiyacım var” demeye başlarsın. İki; Öylesine büyük bir bataklığa batmışsındır ki hiç kimseye izah edemeyeceğin kararlar almak zorundasındır. Ne sana dayatılanların dışına çıkabilecek durumun vardır ne de bunu yakın ekibine izah edebilecek gücün. O yüzden yanında sana itiraz edebilecek, doğrusunu gösterebilecek, akıl verebilecek hiç kimseyi istemezsin.

Aslında birinci şık genellikle psikolojinin ilgi alanına giren hallerden. Adına, Narsistik Kişilik Bozukluğu deniyor. Çünkü, bütün sosyal bilimler ve tarih tecrübesi ile sabittir ki asıl akıllı kişiler ve dahiler ortak akla müracaat edenlerdir. Aykırı görüş duymak istemeyen, sadece kendini ve kendi fikirlerini önemseyenler ise narsisitler, megalomanyaklardır. Bu tür ruhi hastalıklarla malul olan kimselerin ortak özelliği ise saldırgan ve geçimsiz olmalarıdır.

O yüzden yeri gelir Alman Cumhurbaşkanı’na (Dönemin Cumhurbaşkanı Gauck) “Gelip bize akıl veriyor, sen o aklı kendine sakla” diye ayar verir, yeri gelir bir gazeteciyi (Erdoğan köşk’e çıkarsa yerine Abdullah Gül başbakan olmalıdır diyen Fehmi Koru) “Bazı köşe yazarları kendilerine göre bazı ifadelerle bize akıl vermeye çalışıyor, o aklı siz kendinize saklayın.” diye azarlar, bazen de bütün bir Avrupa Birliği’ni, “Şimdi Batı’dan birileri bize akıl veriyor. ‘Gözaltına alınanlar için endişeliyiz’ diyorlar. O aklı kendine sakla” diye tersler.

ZIT KAVRAMLARLA KAMUFLAJ

Hani bazı kavramlar vardır; tam zıddını kamufle amacıyla kullanılır. Mesela HDP’ye yıllarca “Barış” kavramı üzerinden eleştiri getirilmiştir. “Şiddete en yakın parti ama ‘barış’ı da en çok kullanan onlar” denilerek. Bu da onun gibi. Dayatmayı en iyi kapatma yöntemi, bütün kararların istişare ile alındığını söylemekten geçiyor. Kılıçdaroğlu ise fazla şey istiyor. Hem teklife karşı olacaksınız hem de Erdoğan’ın size danışmasını bekleyeceksiniz… Bakınız MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de başta başkanlığın şiddetle karşısındaydı, onunla görüşülüyor muydu hiç? Ne zaman ki fikir birliğine ulaştı, o da ‘istişare’ heyetine alındı.

Düşündürücü olan nokta; Erdoğan’ın artık CHP ile en azından ‘istikşafi (keşif amaçlı) görüşmeler’e bile ihtiyaç duymuyor oluşu. Hâlbuki 7 Haziran sonrası kamuoyunu oyalamak ve koalisyonu kurdurmamak için epey işe yaramıştı. Dostlar ‘istişarede’ görmüştü…


Originally published at www.tr724.com on January 28, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.