Beyin göçü, beyin ölümü ve çölleşme

[AKİF UMUT AVAZ]

Kreativite eleştirel düşünceye, eleştirel düşünce de tabu, yasak ve tehditlerin olmadığı özgür bir vasata ihtiyaç duyar. Her türlü eleştiriden, sarımsak görmüş vampir gibi korkan despotik rejimler ise özgürlüklerle birlikte kreativiteyi, yenilik ve geliştirme enerjisini yok eder. Bir ülke, kötücüllükte kendi kendini besleyen bir fasit daire gibi sürekli daha güçlü baskı, zulüm ve hukuksuzluklara ihtiyaç duyan diktatoryanın çıkmaz sokağına bir kez girmeye görsün. Bu tür ülkeler en ölümcül kayıplarını huzur, güvenlik ve iç barışlarının yanı sıra onlarca yıl süren fedakârlıklarla ve bin bir güçlükle oluşturdukları insan sermayelerinde verirler.

Kaçınılmaz olarak türlü belalara davetiye çıkaran otoriterleşme ve istikrarın tahakkümü altına giren bir ülkenin en nitelikli, en eğitimli, en donanımlı, en zeki ve en birikimlileri durdurulamayan bir iç kanama gibi sürekli dışarıya doğru akar. Otoriterleşmenin yerini çıplak dikta aldıkça alttan alta süren bu kanayış ve akış kitlesel kaçışlara dönüşür. Kendilerini zorlu bir süreç bekliyor olsa da baskı ve zulümden kaçabilmeyi başaran nitelikli beyinler için gidebildikleri ülkelerde geçici güçlüklerle birlikte ciddi bir umut ışığı hep vardır. Hâlbuki geride kalıp zorba düzene boyun eğmeyi kendisine yedirenleri bekleyen kültürel ve bilimsel bir çölleşme ikliminde nefes alamaz hale gelmekten ve acıklı bir beyin ölümüne maruz kalmaktan başkası değildir.

Çok büyük bir şanssızlık eseri olarak ya da muhteris despotların taammüden ihanetleri yüzünden, şu an Türkiye’de olduğu gibi, şayet diktanın tetiklediği kaçınılmaz beyin göçü veya geriye kalanlarda yol açtığı beyin ölümü, milletlerin ancak birkaç yüzyılda bir önlerine çıkabilecek bir fırsat kuşağına denk gelmişse, yol açacağı yıkım çok daha büyük olur. Bu yıkımın derin ve kalıcı yaralarının etkileri vurduğu neslin yaşam süresinin çok ötesine geçer.

‘Altın nesil’ heba ediliyor

Malumunuz olduğu üzere, tek tek bireylerde olduğu gibi milletlerin de bir ömrü ve bir yaşı vardır. Milletler de çocukluk dönemlerini yaşar, gençlik dönemlerinde coşar, gelişir; olgunluk dönemlerinde dinginleşir, kemikleşir ve ihtiyarlık dönemlerinde zafiyete düşer. Nasıl ki bir kimsenin en üretken olduğu dönem gençlikle orta yaşlılık arası yıllarsa milletlerin de en verimli dönemi demografik yaşları açısından aynı dönemlerine denk gelir. Milletler, ancak, yüzlerce yılda bir önlerine gelebilen bu demografik ”altın nesil” fırsatını değerlendirebildikleri oranda göz kamaştırıcı bir “quantum jump” (kuantum sıçraması) gerçekleştirebilirler.

Yaş ortalaması 30’a erişmiş olan 80 milyonluk Türkiye’nin de eğitim, bilgi-birikim ve tecrübe itibariyle bugün demografik bir ”altın nesil”e sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu altın neslin ülkeye yaşatabileceği büyük sıçrama potansiyeli, gırtlağına kadar battığı suçların mukadder cezalarından kurtuluşunu hukuku yok etmekte, hak ve özgürlüklerin köküne kibrit suyu dökmekte gören muhteris bir diktatör yüzünden maalesef heba edilme riskiyle karşı karşıya. Belki de çoktan heba edildi bile.

RTE Standartları

Uydurduğu sanal tehditler, akıl almaz ahlaksızlıktaki iftiralar ve milyonları inandırdığı deli saçması safsatalarla kurduğu despotik sistemi hızla şahsi saltanatına dönüştüren Recep Tayyip Erdoğan, açık bir sevinçle ”Allah’ın bir lütfu” olarak karşıladığı netameli 15 Temmuz darbe girişimi sonrası dört elle sarıldığı Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) tam anlamıyla bir ferman düzenine geçmiş durumda. KHK’ler ve hukuksuz mahkeme kararlarıyla Türkiye’nin entelektüel çapı ve eğitim gradosu, cumhurbaşkanı olabilmesi için anayasanın üniversite mezunu olma şartını karşıladığı bile tartışmalı Erdoğan’ın “RTE Standartları” diyebileceğimiz bir düzeysizliğe göre sistematik bir şekilde kalibre ediliyor. Sivil ve askeri bürokraside, yargıda, medyada, sivil toplumda, üniversitelerde, kültür ve sanat çevrelerinde en donanımlı, en tecrübeli, en kalifiye ve en birikimli isimler kitleler halinde tasfiye ediliyor.

Hedef Hizmet değil, eğitimli herkes

Bugüne kadar 110 binin üzerinde kamu görevlisini, 10 bine yakın gazeteciyi açlığa mahkûm olacak şekilde tasfiye eden Erdoğan, 29 Ekim günü de Cumhuriyet Bayramı ile alay edercesine yayınladığı yeni bir KHK ile 10 binden fazla kamu görevlisini daha tasfiye etti. Bunlardan bin 267’sinin üniversite hocası olması Erdoğan’ın eğitime ve bilime açtığı amansız savaşın sonunun gelmeyeceğini ispatlar nitelikte. Sadece birkaç ay içerisinde üniversiteden uzaklaştırdığı akademisyenlerin sayısının 6 bini aşması Erdoğan’ın bile kıskandıracak derin kininin iddia edildiği gibi sadece Hizmet Hareketi’ne yönelik olmayıp, kendisine boyun eğmemiş iyi eğitimli her kesime yönelik olduğunu gösteriyor.

Öte yandan, özgür medyayı tamamen susturduğu bir ortamın adaletsiz imkânlarını kullanarak da olsa, kendi seçilmişliğine adeta ilahi bir kutsallık atfeden Erdoğan’ın aynı KHK ile üniversitelerde rektörlerin seçimle göreve gelmesine son vermesi, tüm rektör atamalarını kendi uhdesine alması demokrasiden ve seçimden ne anladığını gözler önüne seriyor.

Ya göç edemeyenler?

Kitaplara, gazetelere, kültür ve sanat eserlerine açık düşmanlığıyla tanınan Erdoğan’ın yobazlığı, şimdi de bu eserlerin müelliflerini tehdit ediyor. Fırsatını bulan legal ya da illegal yollardan soluğu yurtdışında alıyor. Maalesef bu şansı olmayanlar, Erdoğan’a boyun eğmiş şahsiyet düşkünü sözde meslektaşlarının gönüllü beyin ölümlerine cebren ölüme zorlanan parlak beyinleriyle eşlik etmek zorunda kalıyor.

İspanyollar da bu deliliğe kapılmıştı

Beyin göçünün ve iyi eğitimli kitleleri gönüllü ya da zoraki beyin ölümüne iten despotluğun sosyal, siyasal, kültürel, entelektüel ve ekonomik bedellerinin ne kadar ağır olabileceğini tarihteki benzer despotik uygulamaların telafisi imkânsız faturalarına bakarak kestirmek mümkün. 1492’de İspanyolların Katolik faşizmi, ülkeyi ticaret adamlarından, ilim adamlarından, zanaatkârlardan ve sanatçılardan oluşan Müslümanlardan, Yahudilerden ve Moriskoslardan arındırdığı oranda İspanya, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak büyük bir düşüşe geçmiş, dünya süper gücü olma potansiyelini kendi elleriyle yok ederek sıradan bir Avrupa devleti olmaya doğru gerilemiştir.

‘Devlet benim!’ diyen Louis

  1. Louis, iptal ettiği Nantes Bildirisi’nin yerine 1685’te yayınladığı Fontainebleau Bildirisi ile Protestanlığı illegal ilan etmiş, bunun üzerine Fransız toplumunun en eğitimli ve donanımlı kesimleri hedef haline gelmişti. 200 bin ila 1 milyon arasında oldukları tahmin edilen iyi eğitimli Protestan’ın ülkeyi terk etmesi üzerine Fransa, karşı karşıya kaldığı yetişmiş insan gücü açığından dolayı on yıllar boyunca ağır bedeller ödemek zorunda kalmıştı. Fransa’yı terkeden iyi eğitimli Protestan Huguenotlar ise gittikleri ülkelerde hızla yükselerek ekonomik, teknik, siyasi ve kültürel elitin birer parçası haline gelmişlerdi.

Nazilerden kaçanlar ve ‘Sürgünde Üniversite’

1930’lar ve 1940’lı yıllar boyunca Nazi zulmünden kaçan Albert Einstein, Sigmund Freud, Enrico Fermi’nin de aralarında olduğu binlerce Yahudi ya da Nazi karşıtı bilim adamı gittikleri ülkelerde insanlık âlemine katkı vermeye devam ederken, terk etmek zorunda kaldıkları Almanya 60 milyon insanın canına mal olacak bir karanlığa doğru hızla yol almaktaydı. Almanya’dan kaçan bilim adamları o kadar fazlaydı ki ”Sürgünde Üniversite” bile kurmuşlardı.

Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya

Soğuk Savaş yıllarında Demir Perde despotizminden kaçanların da milyonları bulduğu biliniyor. Komünist ve baskıcı Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya kaçanların çoğunun iyi eğitimli olduğu ve 1961’e kadar sayılarının 3,5 milyonu bulduğu kayıtlarda yer alıyor. Bu sayı Doğu Almanya’nın nüfusunun 5’te birine tekabül ediyordu. Komünistler bu kaçışlara ve beyin göçüne karşı çareyi önce sınıra elektrikli tel çekmekte, sonra ise utançla anılan Berlin Duvarı’nı inşa etmekte bulmuştu. En parlak beyinlerin, en kalifiye insan sermayesinin kaçışlarıyla Doğu Almanya kan kaybettikçe Batı Almanya kazanmıştı.

İran’daki baskıcı teokratik rejimden, Irak’taki Saddam Hüseyin zulmünden ve sonraki yıllar ülkeyi esir alan kaostan kaçan iyi eğitimli yüz binlerce insanın yol açtığı kalifiye ve iyi eğitimli insan açığının oluşturduğu ağır faturanın üstesinden de adı anılan ülkeler henüz gelebilmiş değil.

Kapkaranlık bir gelecek

Ve bugün… Kendi çocuklarının etini kemirdikçe şuurunu yitiren Türkiye, müthiş bir akıl tutulması yaşıyor. Ne kendi tarihindeki, ne da başka ülkelerin acı tecrübelerinden ders çıkarma basiretini, ferasetini gösterebiliyor. Beyin göçü büyüdükçe adeta kalabalıkların duçar olduğu beyinsizlik de derinleşiyor. Türkiye’yi esir alan Erdoğan, şahsi ihtirasları peşinde sürüklendiği suç deryasından dolayı gün be gün daha da despotlaşırken, kültürel ve sosyal bir çölleşmeye ittiği ülkeyi kapkaranlık bir geleceğe sürüklüyor. Efsunlanmış 80 milyon ise, fareli köyün kavalcısının kaval sesiyle mest olmuş şaşkın fareler gibi uçuruma doğru koşar adım yol alıyor. Böylece tarih tekerrür edip duruyor.


Originally published at www.tr724.com on October 31, 2016.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.