Bir daha asla!.. Olmuşla ölmüşten çıkarılacak dersler

Türkçe’de “olmuş ile ölmüşe çare bulunmaz” şeklinde mağduru veya yas tutanı teselli etmekte kullanılan bir deyim vardır. Yerinde ve zamanında kullanıldığında anlamlı ve yararlı bir deyimdir. Ama Türkçe’de “olmuşla ölmüşten ders çıkarılmaz” şeklinde ahmakça bir söze rastlayamazsınız.

Geçmişte yaşananlardan ders çıkarmayan milletlerin başına ne tür felaketlerin gelebileceğine kederlenerek, hayıflanarak şahit olan merhum Mehmet Akif, bu ahmakça tavra olan isyanını “Kıssadan Hisse” isimli dörtlüğünde, “Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! / Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? / ‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” şeklinde dile getirmişti.

TARİH İBRETLERLE DOLU BÜYÜK BİR HAZİNE

Hakikaten tarih, ibretlerle dolu büyük bir hazine. Kıymeti pek bilinmez o ayrı bir konu. Geçmiş nesillerin doğrularını örnek almak, yanlışlarını tekrarlamamak için bedeli ödenmiş ağır maliyetlerle tarihin önümüze serdiği tecrübelere şöyle bir göz atıp yaşananlardan ibret almamak, ne büyük bir ahmaklık…

Kendi kendime hep sormuşumdur; “Çok büyük filozofların, aydınların, sanatçıların, âlimlerin, kaşiflerin çıktığı, eğitim seviyesi dönemine göre oldukça yüksek Alman halkının önünde, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanmış Hitler’in yaşattıklarına benzer bir tecrübe olsaydı, sadece kendilerini değil dünyayı da yıkıma sürükleyen Hitler’in peşine yine de takılırlar mıydı acaba?”

Olmuş ile ölmüşe çare olmadığı gibi, geçmişte olmuşlara bugünden bakıp varsayımlarla yaşanmışa dair çıkarımlarda bulunmak da pek akıllıca bir tavır olmayabilir. İnsan yapımı felaketlerin tekrar etmesini önlemek için yaşananlardan ibret almakta ise elbette ki fayda var. Belki Almanların önünde çok ağır bedeller ödeten o acı tecrübeye benzer ibret alacakları bir tecrübe yoktu. Ama Almanların ulusal akıl tutulmasının, kitlesel çıldırmışlığının yol açtığı yıkım sayesinde bugün bizim bu şansımız var. İki toplumun kendine has sosyolojik özellikleri ve konjonktürel dengelerin yol açtığı nüanslar dışında bugün bizim ülkemizde yaşananlar şayet 1930’larda o ülkede yaşananlarla tıpa tıp benzeşiyorsa, tarihin bize bahşettiği ibret alma şansını göz göre göre geri tepmek ahmaklığın dik âlâsı olur.

HİTLER TECRÜBESİ DİKTATÖRLERE DAİR ÇOK ŞEY ANLATIR

Çünkü, kahredici Hitler tecrübesi sadece tarihi bir gerçekliğe değil, inşa sürecindeki Hitler tipi diktatörlere dair de çok şeyler anlatır. Yeter ki tarihin yüksek bedeller neticesinde bize anlattıklarından gerekli dersleri çıkaralım. O dersleri çıkarmakla kalmayıp, tarihin yeni bir kırılma noktasında tek tek her birimizin üzerine yüklediği sorumluluğun gereğini yapabilelim.

Bu yazının buradan itibaren ki devamında benim cümlelerimi değil, 1977 Batı Almanya yapımı, Joachim Fest ile Christian Herrendoerfer tarafından yönetilen “Hitler — Eine Karriere (Hitler — Bir Kariyer) isimli 2,5 saatlik belgesel sinema filminden yaptığım alıntıları okuyacaksınız. Filmin tamamının değil tabii, Hitler’i diktatörlüğe götüren şartlara ve sonuçlarına dair olan ilk 15 dakikası ve son 4 dakikasındaki anlatımları… Parantez içindeki ifadeler ise bana ait. İsterseniz es geçebilirsiniz.

“-Almanya uyan… Kulaklara kurtuluş için bir nida. Kıyametin eşiğinde kaybedilen savaştan (Birinci Dünya Savaşı) sonra kimliği sarsılan bir ülke için bu çağrı yeni bir dönemi vaat ediyordu. Bir tek adamın ve bir tek sembolün yönetimi altında birleşerek.

HALKIN ARASINA KARIŞMIŞ GÖKLERDEN İNEN ADAM

Bu çağrı basit bir düşün sihirli gücünü kavrayan bir adam tarafından yapıldı. Halkın arasına karışmak için göklerden inen bir adam tarafından (Taraftarları tarafından görüldüğü haliyle tıpkı Erdoğan gibi). Tıpkı bir tanrı gibi. Milyonlar, kendilerine ihtiyaç duydukları şeyleri vaat edecek herhangi birisine sorgusuz sualsiz bağlanmaya hazırdı: Kanun ve nizam, bir amaç ve hepsinden öte kendilerine inanmak.

Adolf Hitler, milyonlarca Alman’a bunları bahşedebilecek kişi izlenimi uyandırmayı başardı. Onda tarihin akışının bir adamın kaderiyle kesişebileceğinin canlı kanıtını gördüler. Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, bu durumu şöyle ifade ediyordu: ‘Silah zoruyla güç elde etmek iyi olabilir, ancak bir milletin kalbini kazanmak çok daha iyi olacaktır.’ (Yolsuzluğu, hırsızlığı hatırlatıldıkça taraftarları ‘evet o bir hırsız, çünkü kalbimizi çaldı’ dediklerine göre Erdoğan, Goebbels’in yüzünü kara çıkarmamış.)

BU BİR İSTİKLAL VE İSTİKBAL SAVAŞI MIDIR SAHİ?

Hitler, kendisini felaketlerin eşiğindeki bir dünyanın kurtarıcısı olarak gördü (Gel de daha fazla ikbal için çırpınan muhteris adamın sürekli ‘bu bir istiklal ve istikbal savaşıdır’ demesini hatırlama). Elde etmeye çalıştığı imaj da buydu. Etrafında daima kamera sürüleri bulunurdu. Fotoğraflarda Hitler hep stilize ve muazzam bir şahıs olarak gösterilirdi. İmajını (1000 yıl sürecek Reich’ta) gelecek nesiller için donatıyordu: Sevgi dolu kalabalıkları kendisine çeken yüce bir ortamdaki görkemli anıt… (Hep aynı taktikler. Bizimki de hık demiş burnundan düşmüş.)

Bavyera’dan (bizim örneğimizde Kasımpaşa’dan) gelen taşralı bir ajitatör, eylemleri dünyayı yerinden oynatacak bir devlet adamı mertebesine erişecekti. Onunki tarihteki en korkunç mesleki kariyerlerden birisiydi.

Halkın gözünde çok az politikacının elde edebildiği bir konuma geldi. Herkesten çok daha fazla korku saldı ve kimsesizlerin (bizim örneğimizde eziklerin) manevi ihtiyaçlarını giderdi. Omuzlarındaki yük yücelikti (Neticede, ‘göklerden gelen bir karar vardır’). Haddi zatında onunki bir Alman kariyeriydi. Yalnızca Alman tarihinin köklerinden doğabilecek bir kariyer (bundan o kadar emin olmamak lazım). Ancak çağının meşrebini çoğu kişiden daha fazla yansıtırdı. Milyonlar, onun sancağının altına akın etmişti.

Kurtaracağını iddia ettiği eski Avrupa (örneğimizde Ortadoğu ve İslam dünyası) çoktan kaderine terk edilmişti. Nihayetinde bunu yok eden kişi de kendisinden başkası değildi. Onu iktidara taşıyan bu özgün ateş ayrıca eşi benzeri görülmemiş bir enerjinin yıkıcı gücünü oluşturuyordu.

‘DÜŞÜP ÖLENLER OLDU DÜŞTÜ ÖLDÜLER’

İnsanların hayatının onun için hiçbir değeri yoktu (Bizim örneğimizin ülke içinde sebep olduğu kaos yetmezmiş gibi başka ülkelerin içişlerine karışıp ürettiği kaos ve terör sonucu ölenleri ve şehit olanları, bir şairin ‘Düştüler karanlıkta aralık aralık / Düşüp ölenler oldu düştü öldüler’ dizeleriyle yad etmiş olalım.) Tarihin akışını değiştirmek (Bizimkinin halifelik ihtirası da cabası) istedi ve ona sonuna kadar körü körüne inanan destekçileri bunu başarabileceğine de inandı. Kurbanları (farklı ideolojilerden, aşağı ırk gördükleri Yahudiler, Romanlar ve diğer ırklardan öldürülen milyonlarca insanı) gözardı ettiler. Onun yüzünden Almanya ve eski Avrupa feci ve haysiyetsiz bir şekilde son buldu.

(Tıpkı bizim örneğimizde olduğu gibi) Başarısı hitabet üzerine kuruluydu. Etkili konuşma gücü büyük bir destekçi kitlesini cezbetti. Konuşmak için çıktığı kürsülerin çevresi (hep) kalabalıklarla çevriliydi ve adeta yüceltilmiş gibiydi. (Ama) yüreğinin derinliklerinde bir yerde taşralılığından (bizim örneğimizde varoşluluğundan, yontulmamış kabadayılığından) hiç ödün vermemişti. Sıradan özelliklere sahip acınası bir adam, böyle bir zamanda gerçek bir demagogun kudretli karizmasına büründü (Bir farkları var mı?).

Hitler bir konuşmasında ‘Partimizde sadece yedi kişi (bizim örneğimizde Ali Bulaç’ın bahsettiği ‘yeminliler grubu’) varken bile, biz ilkelerimizi (hedeflerimizi) çoktan belirlemiştik. Öncelikle ideolojisi olan bir parti olmak, sonrasında Almanya’daki tek iktidar (bizim örneğimizde tek adam) olmak istedik,’ diyordu.

Bavyera’da aşırılıklarından dolayı kötü bir şöhret edinmişti. Toplantılarını Münih’in bira mahzenlerinde düzenleyen siyasi bir gruba dahil oldu. Ağzı laf yapan bir aktivist her zaman işlerine yarayabilirdi.

Hitler, tutkulu ve öfkeliydi (Aynı bizimki gibi). Kalabalıklar da buna kayıtsız kalmadı. Bir günde 10’a varan konuşma yapabiliyordu (açılışlar, mitingler, söyleşiler, muhtar toplantıları vs ile hık demiş burnundan düşmüş adeta).

ANKET FETİŞİZMİ DE DİKTATÖRLÜĞÜN MEŞREBİ GEREĞİYMİŞ

Her zaman halkın üzerinde oluşturduğu etkiyi ölçüyor (fetiş derecesindeki anketçiliği demek ki boşuna değil), inceliyor ve geliştiriyordu. Fotoğrafçısı Heinrich Hoffman tarafından çekilen fotoğraflarını inceliyor, duruşunu ve mimiklerini kusursuz kılmak için kullanıyordu. Manik şiddet ve kusursuz hesaplamalar daha o zamandan gün gibi ortadaydı. ‘Konuşmalarımı (hep) defalarca tekrardan sonra yaptım,’ diyordu.

Halkın önüne çıkışı dikkatli bir şekilde organize ediliyordu. Mitingin büyüklüğü ve zamanlamasından tutun da (salon ya da meydana) girişin etrafındaki ritüele kadar hiçbir şey şansa bırakılmıyordu.

Konuşmasına başlamadan önce kalabalığı bekletirdi. Gerilimi kasten had safhaya çıkartırdı. Konuşmasını tereddütlü (bir edayla) başlardı… (Bir keresinde Hitler) ‘Büyük bir miting, düşünme sürecini engellemek üzere düzenlenir,’ demişti. ‘Ancak o zaman halk, tüm direnci bölük pörçük olmadan büyüleyici sadeleştirmeleri sorgusuz kabul etmeye hazır olabilir.’

İzlediği taktik hep aynıydı… Heyecan doruğa çıktıkça ruhu adeta dile gelmiş gibi olurdu. Şovunu inandırıcı kılan düşünceleri değil, enerjisiydi. Konuşmaları sona ererken, bitkin ve kendinden geçmiş bir şekilde dikilir sonra da gülünç hicivlerle dolu temennilere geçerdi…

(Ve peşine taktığı milyonlarla birlikte kendisini bekleyen akıbet…) 50 civarında ülke kendisine karşı savaşa katılmıştı. Sonuç Almanlar için sadece rezillik, çaresizlik ve yenilgiydi. Onlar da kurtarılmıştı ama ülkeleri yerle bir olmuştu. İnsanlık dışı bir sistem olan Reich yıkılmıştı. Terör sona ermişti. Her yer yıkıntılara dönüşmüştü.

BİR HASTALIĞIN PENÇESİNDEKİ MİLLET

50 milyon insan öldü. Galipler, Almanları olup bitenlerle yüzleştirdi. Katliamların hepsi onların adına (İleride yaşanacakların bir öncülü olarak bugün Türkiye’de özellikle Hizmet Hareketi’ne ve Kürtlere yapılanlarda olduğu gibi halkın açıktan ya da zımni onaylarıyla) yapılmıştı. (Büyük bir) kâbustan uyanmış gibiydiler. Tüm bu dehşetin karşısında olan biteni idrak etmek güçtü.

Galiplerin gözünde Almanlar bir hastalığın pençesindeydi (Bizim örneğimizdeki hazin durumu da bundan başka hangi kelimelerle ifade edebiliriz ki?) Kendilerini Hitler’e adayanlar bu etkileri doğruladı. Düzenin işaretini taşıyan SS askerleri bile yardakçılıklarını inkâr etti. Amblemleri yerle bir edildi. Sembolleri yakıldı. Rejim ve tüm gücü sonsuza dek yok olmuştu. Hiçbir şey kalmadı.”

Şimdi yeniden baştaki sorumuza dönelim: “…Alman halkının önünde dünyanın herhangi bir yerinde Hitler’in yaptıklarına benzer geçmişte yaşanmış bir tecrübe olsaydı, sadece kendilerini değil dünyayı da yıkıma sürükleyen Hitler’in peşine yine de takılırlar mıydı?” Yoksa aklını yitirmemiş her sağlıklı toplumun yapması gerektiği gibi mi yaparlardı?

Yani yaşananlardan ibret alıp mevcut zulüm ve katliamlarıyla bile Hitler’in yaşattıklarını çağrıştırdığı halde daha fazlasını talep ederek ‘Bütün gücü tek kişide (yani kendisinde) topluyoruz” diyen diktatör bozuntusuna “Bir daha asla!” der ve ülkenin başından bir an önce defetmeyi mi seçerlerdi?

Ne diyordu Akif: “‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”


Originally published at www.tr724.com on February 21, 2017.

Like what you read? Give Akif Umut Avaz a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.