Bu Ramazan’da ‘garip’ler kavuşsun

Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde altı garipten bahsederler: “Mescid, namaz kılmayanlar arasında; Kur’ân-ı Kerim, fâsıkın kalbinde; yine Kur’ân, onu okumayan birinin evinde; Müslüman, sâliha bir kadın, zâlim, kötü huylu bir adamın nikahı altında; Müslüman sâlih bir erkek, serkeş, arsız bir kadının yanında ve âlim, onu dinlemeyen ve ilminden istifade etmeyen bir topluluk arasında gariptir.”

Bugün başta Türkiye olmak üzere Müslümanların bulunduğu coğrafyalarda yaşanan zulümlere, haksızlıklara, savaşlara ve İslam’ın ruhuna uymayan daha pek çok hadiseye bakınca Kur’ân’ın nasıl bir gurbet yaşadığını görmek mümkün. Efendimiz’in “Kur’ân bir vadide, onlar bir vadide” olarak tarif buyurdukları zaman bu zaman olsa gerek! Din Müslümanlar için, bir kısım folklorik ritüellerden ibaret şekiller yığınından başka bir şey değil şimdilerde. Namaz kılan hırsızlar, başörtülü yalancılar, güzel Kur’an okuyan tiranlar, zikir meclislerini gıybetlerle dolduran ehl-i tarik ve daha yüzlerce örnek Kur’ân’ın terk edilmişliğinin tezahürleri olarak karşımızda duruyor.

Müslümanlar olarak, Kur’ân’a sahip çıkmayı onu kadifelere sarıp cinlere, şeytanlara mâni olsun diye yataklarımızın başına asmak veya onu çeyiz sandıklarında özenle korumaktan ibaret sanıyoruz. Hâlbuki o mutlaka bir yerlere asılacaksa manevi hayatımızı mahveden ifritleri kovmak için kalplerimizin en mûtena köşesine asılmalıdır. Çünkü Kur’ân esiri olduğumuz kibrimize karşı Allah’ın büyüklüğünü, bizim acizliğimizi haykıran bir nasihatçidir. Doymak bilmeyen arzularımıza ahireti hatırlatarak gem vuran hayırhahtır. Şehevanî hislerin karanlık dehlizlerinde sıkışmış zavallı insanları sahil-i selamete çıkaran ışıktır. Kur’ân hayattır, huzurdur, mutluluktur, insaftır, vicdandır, ahlaktır, samimiyettir, sevgidir, şefkattir…

Müslümanların Kur’ân’a karşı takındığı tavır, ancak şeytanı ve şeytanlaşmış insanları memnun eder. Onlar istiyorlar ki Kur’ân sadece lafız olarak okunsun, evlerde aksesuar olsun; ama bir toplumun şuurlanması ve hayatının gayesini öğrenip ona göre yaşaması için kullanılmasın. Gırtlak ağaları her mübarek gecede bademcikleri görününceye kadar bağıra bağıra Kur’ân tilavet etsinler ama dinin ruhu sayılan “güzel ahlâkı” hayatlarına hiç taşımasınlar. Çakma halifeler, cenaze merasimlerinde millete göstermek için ‘ayın’ları çatlatsınlar ama hırsızlığın en büyüğünü onlar yapsınlar. Zulümlerin en şiddetlisini onlar sergilesinler. Haksızlıkların eşi benzeri görülmemişi onlar zamanında işlensin. İşkenceler, cinayetler, suikastlar, milyonlarca masuma sayısız iftiralar o Kur’an tiyatrolarının arkasına gizlensin!

Din satan siyaset esnafı

Dükkânında din satan siyaset esnafının en büyük zararı da bu oldu. Bir yandan Kur’ân’ı mezarlıkların, cenazelerin ve bir kısım ruhsuz merasimlerin malzemesi haline getirdiler. Diğer yandan da onu, günlük politik atraksiyonlarının figürü olarak kullandılar; dünyevi bir ideoloji imiş gibi parti programı seviyesine indirdiler. Partilerine düşman olan herkesi Kur’ân’a da düşman haline getirdiler. Onların yalanları, yanlışları, sahtekârlıkları Kur’ân’a ve İslam’a mâl edildi.

Bizler çocuklarımıza küçük yaşta Kur’ân okumayı öğrettik ve hep bununla övündük. Bu yanlış değildi elbette ama Kur’ân okumayı lafzını okuyabilmekten ibaret sandık. Manalarını, muhtevasını, öğretilerini küçük yaşta onların ruhlarına, gönüllerine kazıyamadık. Kur’ânla meşguliyeti sadece ibare ve lâfızlarla sınırlı tuttuk. Lafzını okuyanlar da sevap kazanırlar elbette ama esas olan Kur’ân’ı anlamak, Kur’ân ile dirilmek, onun özünde derinleşmektir.

Muhammed İkbal’in babasıyla yaşadığı hatırası bize çok şey anlatıyor: “Gençlik yıllarımda her sabah namazından sonra iki saat Kur’ân okuyordum. Babam yaptığım işi görmesine rağmen her sabah gelip ‘Oğlum, ne yapıyorsun?’ diye soruyor, ben de elimdeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip ‘Kur’ân okuyorum’ cevabını veriyordum. Tam iki sene, belki onlarca defa, elimde Mushaf’ı görmesine rağmen ne yaptığımı sordu. Bir gün âdeti üzere tekrar sorunca, ‘Babacığım, biliyorsun ki Kur’ân okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun. Bir şey mi demek istiyorsun?’ dedim. Babam şöyle cevap verdi: “Evladım, evet, biliyorum ki elinde ‘Kitap’ var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. Muhammed’im! Kur’ân’ı sana sesleniyor gibi okur ve her âyetten alacağın şeyleri alıp hayatına taşırsan o zaman gerçekten okumuş olur ve istifade edersin.”

Muhterem Hocaefendi bir sohbetlerinde, “Kur’ân okunurken, insanın içine sinmeli, okuyan onu düşünmeli ve ondan bir kısım esintiler duymaya çalışmalıdır. Aksi halde onu okumuş sayılmaz. ” demiş ve şöyle devam etmişti: “Maalesef, Kur’an okunurken mânâ ve muhtevaya dikkat edilmiyor. Kur’ân düşünülmüyor. Okuyanlar, sadece lâfız olarak okuyorlar. Mutlaka onun da bir sevabı vardır. Kur’ân okuyan biri, onun kelimeleri ve harfleri adedince sevap kazanabilir. Hatta bazılarına göre nafile namaz kılmaktansa Kur’ân okumak daha evlâdır. Fakat esas olan onu hem okumak, hem de anlamaya çalışmaktır.”

Bu sene Ramazan çok farklı

Yarın Allah nasip ederse ilk oruçlarımızı tutacağız. Bu Ramazan hepimiz için çok farklı olacak. Kimimiz demir parmaklıkların arasında, kimimiz vuslatı bekler halde evlerimizde, bir kısmımız da sürgünde, gurbette… Bu Ramazan’ın mayası hüzün olacak. İftarlarda hüzünle açılacak oruçlar, sahurlarda niyetlere hüzün eşlik edecek. Hüzün sofrada katık olacak boğazda düğümlenen lokmalara. Teravihler hüzün kokacak, gözyaşları bu hüzne tercüman olacak.

Bu Ramazanda herkes mahzun, kalbi kırık ve garip. Kur’ân’ın asırlar süren gurbetine Kur’ân talebelerinin garipliği de eklendi şimdi. Bu Ramazan iki garibin buluşmasına vesile olsun. Kur’ân’ın talebeleri hem kendi gurbetlerine hem de Kur’ân-ı Kerim’in gurbetine bu vesileyle son versin.

Gelin ne olursunuz, bu sene her Ramazan’dan daha çok Kur’ân’la meşgul olalım. Hocamızın ısrarla üzerinde durdukları ve kendilerinin de yıllardır tatbik ettikleri mealli mukabeleyi mümkün olan her yerde biz de yapalım. Teravihlerimizi hatimle kılalım. Kur’ân okumayı bilmeyen varsa öğretelim, bilip de ilerletmek isteyenlere yardımcı olalım. Ezberlerimizi gözden geçirelim. Çocuklarımızla birlikte bir Kur’ân bayramı yaşayalım. Kur’ân okuyalım, Kur’ân konuşalım, Kur’ân düşünelim ve Kur’ân olalım. Kim bilir belki de gurbetlerin bağırlarında gizli vuslat incileri bu vesileyle ortaya çıkar!


Originally published at www.tr724.com on May 25, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.