Bu terazi bu sıkleti çekmez!

Beşiğindeki bebekten ölümün eşiğindeki pir-i fanilere varıncaya kadar Türküyle, Kürdüyle, Alevisiyle; Hizmet Hareketi’ndeki ya da CHP’deki milyonlarca insandan kokuşmuşluk Sarayı’na biati zul sayan az sayıdaki milliyetçisiyle; TSK’sı ve polis teşkilatıyla; sivil toplumu, medyası, bürokrasisi ve eğitim camiasıyla; doğası, tabiatı, kültürü, şehirleri ve tarihiyle tüm Türkiye uzun zamandır çok büyük bir zulmün altında kıvrım kıvrım kıvranıyor.

Daha önce eşine rastlanmadık ölçekteki bu zulmün en büyüğü ise, hiç şüphesiz ki yargıda yaşanıyor. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, yargı, savcı, yargıç görünümüne bürünmüş Saray soytarılarının türlü şaklabanlıklarla her gün yeniden ve taammüden iğfal ettikleri adalet duygusunda…

MÜLKÜN TEMELİ TARUMAR EDİLDİ

O temelin ırzına, hukuk ve adaletin iffetinden sorumlu mümessillerinin ve vasilerinin her an bizzat geçtiği halde, altın yaldızlı harflerle her mahkeme duvarına kocaman kocaman yazılmış “adalet mülkün temelidir” sözü gibi ‘şeriatın (yazıda hep ‘hukuk’ yerine kullanılacak) kestiği parmak acımaz’ vecizesinin o pek anlam yüklü hükmü de artık çok gerilerde kaldı. Şeriat kılıfına bürünmüş zulümle, mahkeme kararıymış gibi sunulan harami despot sultasıyla kesilen parmaklar çok acıyor. Hem de öyle bir acıyor ki, azıcık vicdanı olanın vicdanı kanıyor.

Ne yazık ki mülkün bütün temelleri, hırsızlıkta, rüşvette, yolsuzlukta, dağ gibi istifledikleri paraları sıfırlamakta suçüstü yakalanmış, kirli yakasını ne pahasına olursa olsun evrensel şeriatın hükmünden kurtarmaktan ve haydutlukla semirttikleri güçlerine güç katmaktan başka kutsalı olmayan soysuz siyasal İslamcı haramilerle, bu yoz ve mürai haramilerin elbirliği ettikleri eli kanlı derin devlet çeteleri tarafından tarumar edildi.

Hal böyle olmakla birlikte, Kürdüyle Türküyle milyonlarca masum ve mazlum, ayarı bozularak zembereği yeniden haramiliğe göre kurulmuş ‘şeriatın’ hoyratça kestiği parmaklardaki sızı şöyle dursun, gök ekinler gibi uçurduğu masum kellelerinin, baykuşların öttüğü viranelere çevirdiği hanelerin acısına ağlayamaz, yasını tutamaz gelmiş durumda. Çünkü, zulmü ve haramiliği meslek edinmiş şarlatanların kin ve nefret nöbetlerine peşkircilik yaptırdığı, milyonlarca masum insana reva görülen en alçakça zulümlere payandalık ettirdiği şeriatın bizzat kendisi kan kaybından öleli çok oluyor.

‘DÜNYADAKİ EN SAĞIR EDİCİ SES, ACI ÇEKEN MAZLUMUN SUSKUNLUĞUDUR’

Yerine konulan harami şeriatı ve bu yoz şeriatın savcı-yargıç kostümlü şarlatanları ise, zalimin mundar ayakları altında inleyen hakkın ve haklının hakkını tutup kaldırarak mazlumların hukukunu korumak yerine, gücün ve güçlünün en ahlaksız, en insafsız, en insanlık dışı, en süfli zulümlerine şeriat kılıfı giydirmeyi şeref edinmiş durumda. Onun içindir ki, yok olana arzu ve mahrum olunana iştiyakla bugün memleketin her karışından “Adalet!” feryatları, haykırışları duyuluyor. Adalet!

Bol ve yağlı kemiklerle ödüllendirilerek ya da üç kuruşluk karakterleri korkuyla sindirilerek eğitilmiş medya görünümlü Saray köpekleri, artık efendilerinden talimat bile beklemeden durumdan vazife çıkarıp zulüm ve haksızlıklar karşısında ya tamamen lal kesiliyor ya da daha fecisini yapıpı türlü yalan ve iftiralarla kalabalıkların gözüne perde çekerek irat edilen türlü hukuksuzluklara meşreplerince meşruiyet elbisesi giydirmeye çabalıyor. Vaziyet bu olsa da, mazlumun ne feryadını ne de çığlık çığlık suskunluğunu sindirmekte başarılı olamıyorlar.

Hz. Ali’ye atfedilen “dünyadaki en sağır edici ses, acı çeken bir mazlumun suskunluğudur,” sözünü doğrularcasına bu feryatlar kadar on binlerce mazlumun kalın duvarların, dikenli tellerin arkasına hapsedilmiş sessizliği de o duvarları yıkıp o dikenleri telleri aşarak dünyanın neresinde olursa olsun azıcık insafı ve insanlığı kalanın vicdanına sızmayı, yüreklerinde ince bir sızı olmayı başarabiliyor.

TESCİLLİ ‘VİCDAN MÜNAFIĞI’ BİLE MIZIRDANIR OLDU

Öyle ki, güce, iktidara ve güç sahibi efendilerine yaltaklanmaya ayarlı seçmece ve hesaplı vicdan ayaklanmalarıyla mürailiğin en alçakça türlerinden birinin literatüre girmesine vesile olarak sosyal medyada kendisinden sıklıkla “vicdan münafığı” diye bahsettiren, yumuşak ses ve üsluplu şeytani zalimlerin görünegeldikleri gibi müraice “vicdanlı” rolü kesmelerini bile zorlaştırıyor.

Artık hiçbir kılıfa sığmayan, hiçbir terazinin taşıyamayacağı boyutlara ulaşan yaşanan ağır ve sistematik zulümler karşısında, kendisini izleyen ya da dinleyende merhametliymiş yanılsamasına yol açsa da, ahlak ve karakter yoksunu yoldaşlarından tek farkı sadece biraz daha tiz bir perdeden aşağılık zalimlere bendelik ve borazanlık etmek olan Ahmet Taşgetiren gibi “vicdan münafıkları”nın son zamanlarda belirgin bir korku ve endişeyle sıklıkla vozurdanır, mızırdanır gibi yapmaları boşuna değil.

‘Vicdan münafığı’ sıfatı üzerine cuk oturan Taşgetiren’in, geçtiğimiz günlerde kısmen sansürlenerek yayınlanan bir yazısında, haktan-hukuktan yanalığından ziyade gelecekte sorulacak muhtemel hesap endişesiyle yazdıkları ibretlik. Yapılan keyfilikler ve hukuksuzluklar hakkındaki yazısında Taşgetiren’in kendisini, sağladıkları menfaatlerden dolayı hiç toz kondurmayıp zulümlerine adeta tapındığı harami Erdoğan despotluğuna taktik-stratejik uyarılarda bulunmak zorunda hissetmesi, inatla devam ettirilen zulmün ağırlaşan sıkletinin haramilerin ayarını bozdukları teraziler tarafından bile artık çekilemez hale geldiğini gözler önüne seriyor.

MAZLUMUN SESSİZ ÇIĞLIKLARI DÜNYAYA YAYILDIKÇA ERDOĞAN PANİKLİYOR

Kalın duvarlar arkasına hapsettiği on binlerce masum ve mazlumun sessiz çığlıklarının dünyanın dört bir tarafına ulaşması karşısında panikleyerek öfkeye kapılan zalimlerin Şahı Erdoğan’ın sabah-akşam demeden her gün defalarca kalabalıklar, kameralar önüne geçerek en arsız, en namussuz, en ahlaksız yalan ve iftiralarıyla bezediği her biri bir öfke ve nefret seansına dönüşen biteviye konuşmalarının şiddetini her geçen gün artırması da zulüm ve adaletsizlik sıkletinin artık çekilemez noktaya vardığını gösterir nitelikte.

Devlet imkânlarını peşkeş çektiği kirli pazarlıklarla ya da verdiği rüşvetler ve sağladığı haksız çıkarlar karşılığında kafaladığı birkaç yoz rejim dışında, tek bir somut delilini gösteremediği yalan ve iftiralarına kimsenin itibar etmemesi, hatta önde gelen ülkelerin zırvalarına inanmadıklarını açıktan beyan etmeleri karşısında Erdoğan ve karakter yoksunu aveneleri kudurmasın da ne yapsın?

İşte bu kudurmuşluğun yol açtığı kesif bir paranoyayla sarmalanmış hastalıklı ruh haletiyle yalan ve iftiralarına, zulümlerine ortak ettiği devlet kurumları ve neredeyse tamamını kontrol ettiği omurgasız medya organları üzerinden hedefe koyduğu masum ve mazlumlara abandıkça abanıyor. Erdoğan’ın perdeye koyduğu zulümde en büyük rollerden birini şüphesiz ki, Saray’a soytarılık adına yapmadığını bırakmayıp hukuk ve adaleti bizzat kendileri iğfal eden yargı mensupları üstleniyor.

Tartışmalı 15 Temmuz darbesinin sahnelendiği gece, önceden hazırlanmış bir plan çerçevesinde ortaya attığı birbiriyle çelişen yalan ve iftiralarının tek tek çökmesinden ve saklanan gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma huyunun tecelli etmesinden ödü kopan Erdoğan ve aveneleri, tüm umutlarını medyada sansür ve karartmaya, yargıda zulme odaklı sultasının eksiksiz sürmesine bağlamış durumda.

DEVLET, HER TARAFI DÖKÜLEN PAÇOZ BİR SUÇ ÖRGÜTÜNE DÖNÜŞTÜ

Bin yıllık şanlı geçmişine ihanetle, tescilli bir haraminin kendisini ele geçirmesine direnemeyerek her tarafı dökülen paçoz bir organizasyona, ahlak ve hukuku ayaklar altına alan mafyatik adi bir suç şebekesi konumuna düşürülen devlet aracılığıyla, Erdoğan’ın resmi kılıfa sokmayı başardığı yalan ve iftiralarını tarumar edebilecek en küçük bilgi kırıntısını bile anında yok etmek için akılalmaz bir telaş ve baskı sergiliyorlar. İnternette kişisel çabalarla yeni açılmış bir blogdan, yalan ve iftiralarını gözler önüne seren en küçük sosyal medya hesaplarına varıncaya kadar gerçek haber bilgi, belge ve haber yayınlayan ne varsa, 7/24 yaptıkları kara propagandayla aptallaştırdıkları yandaş kitlelere ulaşmasın, efsundan çıkmasınlar diye anında erişime kapatıyorlar.

Yalan ve iftiralarla bir gecede TSK’daki her meşrepten toplam 360 generalden 168’ini derdest eden Erdoğan rejimi, kontrollü bir tuzak ve komplo olduğu konusunda artık genel bir kanaatin oluştuğu darbe girişimiyle uzaktan yakından alakası olmayan bu generallerden pek çoğu ile binlerce masum subayın ve sıradan vatandaşın ağzından gerçeklerin ortaya saçılmasını engellemek için elinden gelen her türlü karartmayı yapıyor. Neredeyse 20 yıl önce 40 bin kişinin ölümünden net bir şekilde sorumlu olan Öcalan’ın bile şeffaf bir şekilde yargılandığı bir Türkiye’de, şimdi harami despotların sultası altında, iftira ve zulüm kurbanı on binlerce insan büyük bir gizlilik ve karartma altında güya yargılanıyor. Saray’dan talimatlı oldu-bittilerle ağır cezalara çarptırılıyorlar.

15 TEMMUZ GERÇEKLERİNİN ORTAYA ÇIKMASINDAN NEDENSE ÇOK KORKUYOR

Şu an Türkiye’de 15 Temmuz’a dair gerçeklerin ortaya çıkmasından Erdoğan ve karaktersiz aveneleri kadar korkan başka kimse bulunmuyor. Meclis Darbe Araştırma Komisyonu’nu palyaçoların cirit attığı bir sirke çeviren, darbe teşebbüsüyle gerçekten alakalı olanların dinlenmesini engelleyen Erdoğan, konumları, bilgi ve görgüleri itibariyle darbe teşebbüsüyle hiç alakası olmayan seçmece bazı insanların arzulanan senaryoya şahsi menkıbelerini ekleyerek rapor diye sunulmasını başardı.

İstediği an tespih taneleri gibi karşısında hizaya soktuğu omurgasız medya patronları üzerinden istediği şekilde istediği kara propagandayı yaptıran Erdoğan’ın, 15 Temmuz kepazeliğine dair gerçeklerin ve bu kepazelikteki kendi başat rolünün ortaya çıkmasına karşı verdiği amansız savaşı daha ne kadar sürdürebileceğini izleyip hep birlikte göreceğiz.

Şimdiden şurası çok açık ki, ilk dakikadan itibaren kendisini tartışmalı darbe teşebbüsünün hedefi ve mağduru, Hizmet Hareketi’ni ise darbenin sorumlusu olarak gösteren Erdoğan hiç rahat ve huzurlu değil. Darbe duruşmalarının canlı yayınlanmasını ve işin ehli tarafından bir “kepazelikler manzumesi” olarak tarif edilen tuhaf darbe teşebbüsüne dair gerçeklerin ortaya çıkarılmasını taleple imza kampanyası başlatan Hizmet Hareketi sempatizanlarının emin oldukları saffetlerinden kaynaklanan özgüvenin esamisi bile özgüven gurusu olarak bilinen Erdoğan’da her nedense görülmüyor.

AYARINI BOZDUĞUN KANTAR, GÜN GELİR SENİ DE TARTAR!

Erdoğan ve aveneleri, adeta gecenin karanlığında kan emerek yaşayan yarasaların gün ışığından korktuğu gibi, darbe teşebbüsüne dair gerçeklerin ortaya çıkmasından korkuyor. Gerçeklere dair en ufak bilgi kırıntısı bile yerlerinden hop oturtup hop kaldırtıyor. Şeffaflık ve adalet talepleri ödlerini koparıyor.

Bu bağlamda, gazeteci meslektaşımız ve milletvekili Enis Berberoğlu’nun Suriye’deki radikal İslamcı terör örgütlerine silah taşırken suçüstü yakalanan Erdoğan rejiminin insanlığa karşı işlediği vahim suçlardan sadece birinin ifşa edilmesine yardımcı olduğu iddiasıyla 25 yıl hapis cezasına çarptırılması üzerine CHP’nin başlattığı “Adalet Yürüyüşü”nde atılan her adım emin olun Erdoğan’ın içinde şatafatlı bir harami saltanatı sürdüğü sarayının duvarlarını zangır zangır titretiyor.

Aslında Erdoğan da nasıl bir çıkmaza girdiğini çok iyi biliyor. Bu terazinin bu sıkleti ilelebet çekemeyeceğini bildiği gibi ayarını bozduğu kantarın gün gelip kendisini de tartmasından ödü kopuyor. Madem öyle bir kez daha tekrarlayalım: Zulüm ile abad olanın ahiri berbat olur! Olsun inşallah!


Originally published at www.tr724.com on June 19, 2017.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Akif Umut Avaz’s story.