Cemaat davalarının çıkmazı

Her ne kadar ‘Tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet’ gibi tekerlemeler ve afili cümlelerle tarif edilmeye çalışılsa da, Erdoğan’ın ve ona inananların gözünde Hizmet Hareketi’ne mensup herkes ‘terörist’.

Bu ‘terörist’ yaklaşımı, 17 Aralık 2013’ten hemen sonra gelişmedi, yalanlanmayan bazı rivayetlere göre Erdoğan başından beri Cemaat’i ‘terörist ilan etme’ hevesi içindeydi. Aslında bu sadece Erdoğan’ın hevesi de değil, belli ki askeriye içindeki bir kısım ‘hevesli’ de Cemaat’i ‘bitirebilmenin’ metodu olarak silahlı terör örgütü yaftası yapıştırmayı öngörüyordu. Şerefli ordumuzun bir kısım subayları, sahici terör örgütü PKK’yı bitirebilmiş gibi yalandan terör örgütü uydurup bir de onu bitirmeyi planlıyordu!

***

Cemaat’in ‘terör örgütü’ olarak ilan edilmesinin pratik bir faydası var: Terörle Mücadele Kanunu (daha önce bu ‘faydayı’ Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarında gördük) kolluk kuvvetlerine inanılmaz yetkiler veriyor. Gözaltı sürelerini uzatabiliyorsunuz, kafanıza göre insanları dinleyebiliyorsunuz, önce evini basıp sonra ‘delil’ bulabiliyorsunuz vs. Yargı da terörle ilgili konularda nedense aşırı ‘geniş’ olabiliyor. Tutukluluk hâli bir istisna olmaktan çıkıyor ve ‘terörden’ olunca tutukluluk en doğal adalet aracıymış gibi görülüyor. Dahası, terör örgütüne doğrudan üye olmanız gerekmiyor, ‘yardım ve yataklık’ suçu da doğrudan aynı terör koşullarını uygulama hakkı veriyor nedense… (Yani sorunun temelinde Avrupa Birliği’nin haklı olarak dayattığı gibi, Terörle Mücadele Kanunu var. Ergenekon ve Balyoz davalarının ‘sünmesini’ sağlayan şey de buydu.)

Tabi Cemaat’in ‘terör eylemi’ olmadığı için 17 Aralık’tan 15 Temmuz’a kadar geçen süreçte, hani şu seküler kesimlerin ‘yesinler birbirlerini’ diyerek ıslık çaldığı dönemde, AKP hükümeti bir dizi ‘hukuki düzenleme’ yaparak Sulh Ceza Hâkimliği gibi bir yapı inşa etti ve akabinde ‘makul şüphe’ gibi tutuklama yetkisini bir hayli genişleten bir ‘kulp’ icat etti. Sulh Ceza Hâkimleri, kapalı devre bir mekanizma kurarak, doğrudan Saray’dan aldıkları talimatla önlerine gelen dosyalara azami ölçüde ‘tutukluluk’ vermekle yükümlüydü. Ancak bu yetmeyecekti, davalar ‘normal mahkemelere’ geldiğinde, muhtemelen düşecekti. Bunun önlemi de, HSYK üzerinden bütün mahkemeleri dizayn etmekle alındı.

***

Bu süreçte emniyet ve yargıdaki ‘Cemaat mensupları’ görevleri gereği ilgilendikleri adlî dosyalardan ötürü ‘paralel devlet’ olmakla suçlandı. İktidara muhalif gazetecileri, mesela Nuray Mert’i, Aslı Aydıntaşbaş’ı vs. teknik takibe almak, ‘iktidarı devirmek suçu’ kapsamında değerlendirildi. Komik değil mi? Maalesef değil. Bir de ne hikmetse bu ‘dinleme’ işlemleri hep kayıt altına alınmıştı, hâkimlere filan onaylatılmıştı. Ali Fuat Yılmazer gibi emniyetçiler, talimatları Erdoğan’dan aldıklarını duyursalar da, Erdoğan belli ki ‘yasa dışı taleplerini’ hep şifahî olarak yapmıştı.

Buradaki en büyük problem, polisler ve yargıçları Fethullah Gülen’e bağlamaktı. Ondan ‘emir aldıkları’ ispat edilirse, ortada bir ‘örgüt’ olduğu tespit edilmiş olacaktı. Bunun için bir dizi saçmalıktan medet umuldu. Hidayet Karaca ve Ekrem Dumanlı’nın yargılandığı Tahşiye Davası, bunun en absürt örneklerinden birisiydi. Güya Fethullah Gülen polislere ve yargıçlara, dizi senaryosu üzerinden ‘emir’ veriyordu. 17 Aralık’la ilgili olarak da, sırf Amerika’da yaşadığı ve eski bir polis olarak rüşvet operasyonunu yapan polislerden birini o tarihten birkaç gün önce telefonla aradığı ‘tespit edilebildiği’ için adamın birisi ‘Fethullah Gülen’le irtibatlı’ gösterilmeye çalışıldı.

15 Temmuz iddianamelerinde de gözünüze çarpacaktır, AKP yargısının en büyük açmazı, Fethullah Gülen’in ‘emir verici’ konumda olduğunu ispat edememektir. Bunun için Latif Erdoğan ve Hüseyin Gülerce gibi isimleri kullanıp ‘Adamın gol diyor!’ mantığına sığınmaya çalışıyorlar ancak hukuken böyle bir şey imkânsız olduğu için ancak ısrarlı bir propaganda neticesinde hukuk nosyonu kalmamış bir halk kitlesini inandırabiliyorlar. (15 Temmuz’da da Adil Öksüz’ün Gülen’den emir aldığını ‘ispat’ edemiyorlar ama Amerika’ya gitti demek ki kesin Gülen’le görüşmüştür, diyerek zorlama senaryolar kuruyorlar. Belki gerçekten de Gülen’den darbe emri almıştır ama iddia makamı olarak bunu ispat etmesi gereken sensin.)

***

17 Aralık ile 15 Temmuz arasındaki süreçte bütün Cemaat davalarında aynı motifi görmek mümkün: Devlet imkânlarının ‘yasa dışı’ kullanımı. Belediyelerin sivil topluma verdiği hibeler sebebiyle çok sayıda ‘kermes yapan ev hanımı’ içeri alındı mesela. Hâlen de alınıyor. Üstelik bu belediyelerin neredeyse tamamı AKP’liydi ve ‘veren’ değil de ne hikmetse ‘alan’ suçlu ilan edildi. Nitekim Erdoğan da ‘Ne istediler de vermedik?’ derken aslında bir nevi itirafta bulunuyordu. (Muhalefet haklı olarak sürekli bu noktaya vurgu yapıyor, ancak buradaki handikap da şu: Cemaat davalarında ‘suç’ yok ki, yarın bir gün Erdoğan’ı da aynı ‘suç’tan yargılayabilesiniz!)

15 Temmuz’a gelirken yandaş medya sürekli olarak geçmişteki faili meçhul cinayetleri, hatta Ergenekon soruşturmalarının temelini oluşturan Alparslan Arslan’ın Danıştay katliamını bile Cemaat’e yıkmaya uğraştı. Hrant Dink davasında Cemaat’i ‘mahkûm ettirmek’ bu sebeple aşırı önemliydi. Böylece ‘terör örgütü’ tescillenecekti.

Ancak 15 Temmuz’da çok daha önemli bir şey oldu ve Cemaat ‘darbeye kalkıştı’! Allah’ın işi işte! O zamana kadar kamuda görev yapan memurlarla ilgili oluşturulan bütün listeler, tutuklanması için göz kestirilen bütün Cemaat mensupları ‘darbeyle ilişkili’ olarak gözaltına alınmaya başlandı. Daha da devam ediyor.

Buradaki açmaz şuydu: Bütün bu insanları nasıl tek bir ‘çatı’ altında toplarız? Öyle ya, Cemaat dediğiniz yapıda bir sürü insan birbirini tanımaz, etmez. Hatta 29 gazetecinin davasında görüldü ki, aynı koğuşa düşünce birbiriyle tanışan Zaman çalışanları bile var. Bu durumda uydurulan formül de ‘ByLock’ meselesi. İçeriğinde hiçbir şekilde ‘suç’ tespit edilemediği gibi kullanımında da ‘suç’ olamayacağı defalarca söylenmesine rağmen, şaibeli ByLock listeleri üzerinden on binlerce kişiye suç isnat edildi. ByLock’u olan bir generalle, Kayseri’nin Talas ilçesindeki bir esnafın ‘haberleşebildiği’ varsayıldı adeta… ByLock’un yanı sıra Zaman ve Sızıntı aboneliği, Bank Asya hesabı, ‘şüpheli para hareketleri’ vs. kulp oldu.

Bu sebeple ‘Çatı İddianamesi’ denilen şey, hikâyeden ibaret. İsnat edilecek bir ‘suç’ yok. Bol miktarda gizem var, bir o kadar da absürt ‘tanıklıklar’. Mevcut hukukî düzlemde ‘Cemaat mensubiyeti’ alenen ‘terör örgütü üyeliği’ olarak görülüyor. Şu ana kadar Cemaat’ten olduklarını bildikleri halde tutuklamadıkları insanlar, böylece her an ‘cenderede’ tutuluyor. Suç bulamadıkları için de ‘baskı’ ve işkence dozu arttırılarak, ‘itirafçılar’ kotarılmaya çalışılıyor. Böylece dosyalarda en azından ufak tefek tanıklıklar olacak ve zayıf irtibatlar, güçlü gösterilecek… Uluslararası hukukta yemezler ama Erdoğan rejimi sürdükçe Türkiye’de gideri var maalesef.

***

15 Temmuz’da ‘aranan fırsat’ bulunmuş görünüyordu ancak orada da başka türlü handikaplar var: Evvela yargı, yazdığı bütün iddianamelerde ‘suçlu Cemaat’ serlevhasıyla işe başlıyor ve sağa sola bakmadan sadece Cemaat’e dair ‘ihtimalleri’ topluyor. Buna da iddianame diyor. Halbuki yargıcın birinci vazifesi, bütün ihtimalleri ortaya koyup buradan ‘anlamlı bir hikâye’ oluşturmak. (Meraklısı için HBO’nun geçen yaz yayınladığı The Night Of isimli 8 bölümlük mini diziyi tavsiye ederim. Savcının ‘tek suçlu’ paradigmasının nasıl çöktüğü ve zanlının, cinayet mahalinde üstelik cinayet silahıyla yakalandığı hâlde nasıl masum olduğu aşama aşama, detaylarıyla anlatılıyor.)

Hâlen şu basit sorunun cevabı yok: Kamudan ihraç edilen yüz binlerce insan 15 Temmuz gecesi neden darbe lehine çalışmamış? O kadar general ve polis neden yan gelip yatmış da 3–5 üst düzey subay dışında kalkışmaya destek verilmemiş?

Tabi bu arada hukuk o kadar iğdiş ediliyor ve savcıların, hâkimlerin ‘suç tanımları’ o kadar absürt bir hâle geliyor ki, Cumhuriyet gazetesi iddianamesi gibi saçmalıklar da ortaya çıkıyor. Ancak şunu unutmamak lazım: Büşra Erdal’ı içeride tutmak için ‘uydurulan hukuk kılıfı’, Ahmet Şık’ı da haydi haydi içeride tutar. Tam da bu sebeple, Cemaat’ten nefret etseniz dahi, Cemaat davalarına tepki göstermelisiniz. Yoksa sürekli ‘daraltılan’ elbise bir gün sizi de sağdan soldan sıkıştırmaya başlayacak. Nitekim başladı da…

Hidayet Karaca’yı içeride tutan yasa, Aydın Doğan’ı da rahatlıkla içeride tutabilir (Kanal D’deki dizilerden sübliminal mesaj çıkarmak kaç dakika sürer sizce?). Akın İpek’in malına mülküne ‘çökme’ hakkı veren, rahatlıkla Güler Sabancı’nın malına da çökebilir (Güler Hanım’ın yurt dışındaki sivil toplum kuruluşlarına aktardığı paraların ‘terörün finansmanı’ sayılmayacağının garantisi var mı?). Fethullah Gülen’e ‘örgüt lideri’ dendiği yerde, hiçbir cemaat ya da tarikat lideri ‘rahat uyku’ uyuyamaz…

Zaten Erdoğan’ın ülkeyi içine almak istediği cendere de bu. İşinize geliyorsa…


Originally published at www.tr724.com on April 11, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.