Cemaat’e daha ne olursa ikna olacaksınız?

Böyle bir zulüm ve baskı karşısında hâlâ kulplar takıp, iktidar ağzıyla Cemaat’i suçlamaya kalkmak, en alakasız meselelerde bile “Cemaat daha ölmedi!” tarzı yazılar yazmak, “Olan masumlara oldu, yöneticileri kaçtı kurtuldu” diyebilmek, bir ahlak sorunu değilse nedir? Yani daha ne olması gerekiyor ki, saygıdeğer gazeteciler, muhterem yorumcular ikna olacak ve “Evet, devlet Cemaat’e topyekûn savaş açtı ve yanlış yapıyor” diyecek?

***

Cumhuriyet gazetesini polisler basıp yazar ve yöneticileri toplayıp götürdüğünde, OdaTV’nin ‘acar’ gazetecisi Barış Pehlivan, ‘bomba bir haber’ yakalamıştı. Meğerse Cumhuriyet gazetesine yönelik soruşturmayı yürüten savcı, bir zamanlar FETÖ’den soruşturulmuş. Aman Allah’ım! Ortalık yerinden oynadı, bakanlar kurulu hemen toplandı, HSYK göreve çağrıldı ve Cumhuriyet gazetesinin yazar ve yöneticileri anında serbest bırakıldı… Böyle olmadı tabi. Yanından bile geçmedi. Cumhuriyet de saflıkla olayın üstüne atladı ancak Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, “O savcının soruşturmaya verilmesi talihsizlik” demekle yetindi.

Aynı Barış Pehlivan, geçen gün yine ‘bomba bir haber’ yakalamıştı. Sosyal medyada hemen paylaşılmaya başlandı. Çünkü yine iktidarın Cemaat konusundaki ‘ikiyüzlülüğünü’ gösteriyordu kendince. Meğerse gazeteci Ahmet Şık’ı tweet’lerinden ötürü tutuklayan hâkim, daha önce Today’s Zaman eski Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş’i tweet’inden dolayı yargılandığı davada tahliye etmiş. Yine aman Allah’ım! Ahmet Şık bir anda özgürlüğüne kavuşmasın mı? Kavuşmadı tabi. Ahmet Şık sadece tweet’lerinden ötürü yargılanmıyordu, gazetede çıkan röportaj ve yazılarından ötürü de yargılanıyordu ve onu hapse attırmak isteyenler 15 Temmuz’dan bu yana yargı üzerinde daha etkindi. Bülent Keneş’in tutuklandığı dosya ise, tamamen Twitter’daki paylaşımlara dayanıyordu. İlk itirazda hâkim, adli kontrol şartıyla serbest bırakmıştı.

Barış Pehlivan’ın bu haberleri, iktidarın toplumun ağzına verdiği FETÖ sakızının çiğnenmesinden başka etki yapmadı. Yapamazdı da. Üstelik zaten iktidarın bugün en büyük numarası, FETÖ’yü alabildiğine şeytanlaştırarak onunla mücadele adı altında yetkilerini arttırıp durmak. Yani FETÖ sakızını çiğnemek, iktidara alan açmaktan başka işe yaramıyor. Oturup sabahtan akşama kadar Cemaat’in kendi zaviyenizden ‘günahlarını’ sayıp dökebilirsiniz. Bunda bir beis yok. Ama bu durum, sadece iktidarın işine geliyor, bunu bilmeniz gerekir.

‘Alt kademedeki garibanlar’?

Geçen de gazeteci Levent Gültekin’in bir tweet’ine rastladım. Anadolu Ajansı’nın geçtiği Süleyman Soylu açıklamasına tepki göstermiş. Soylu, “FETÖ temizliğinin daha yüzeyindeyiz” demiş, Gültekin de şu şekilde yorum yapmış: “Gariban, suçsuz, günahsızlarla uğraşmaktan gerçek suçlulara gelemiyorsunuz ki… Gücünüz alt kademelerdeki garibanlara yetiyor.”

Tevekkeli değil, Gültekin daha önce de Ruşen Çakır’la yaptığı bir sohbette, Medyascope TV’de, AKP ile Cemaat’in ‘etle tırnak gibi’ olduğunu söyleyip AKP’nin Cemaat’in “tavanına” dokunamadığını iddia etmişti. Arada çok sıkı ilişkiler varmış da, o yüzden ‘üst kademelerdeki’ kimselerin kaçmasına filan göz yumulurken, garibanlar hapse atılıyormuş… Soylu’ya şunu sormak lazım: Daha ne yapmayı planlıyorsunuz? Cemaat’ten olduğunu düşündüğünüz kişileri toplama kamplarına mı alacaksınız? İnsanlar aksini söyleyene kadar Fethullah Gülen’e sempati duyanları çarmıha mı gereceksiniz? Gültekin’in sorusu daha basit: Kim o ‘tavandakiler’ ve hükümetle nasıl bir ‘işbirliği’ ile ‘rahat bırakılmışlar’?

Tabi bu gözler, ‘gazeteci’ Soner Yalçın’ın “FETÖ operasyonları aslında FETÖ’nün planı” yazdığını da gördü. Meğer FETÖ “mağduriyet oluşturmak için” kendi adamlarını ve bu arada da muhalif gazetecileri, modacıları, çaycıları tutukluyormuş ve hepsini bir torbaya koyup yurt dışında PR yapıyormuş. “En azılı yandaş gibi görünen kripto FETÖ’cüler” varmış… Yerseniz, güzel teori. Erdoğan’ın 15 yıl boyunca Cemaat tarafından ‘kandırıldığını’ iddia etmesi kadar güzel…

Patetik duruma alışkınız

Bu gazetecilerin bunu neden yaptıklarını bilmiyorum. Barış Pehlivan’ın OdaTV davasından dolayı tutuklu kalması sebebiyle Cemaat ile husumeti olduğunu tahmin edebilirim. OdaTV’nin Cemaat hakkında bugüne kadar yayınladığı ‘şeyler’ aşağı yukarı bir fikir veriyor. Hakan Şükür’ün Avrupa’da başarısız olup Tugay Kerimoğlu’nun başarılı olmasını Şükür’ün “Cemaatçi”, Tugay’ın “Atatürkçü” oluşuna bağlamışlardı mesela. Bir de önceki gün “Cemaat’in Enes Kanter’i varsa, Atatürkçülerin Mehmet Okur’u var” gibi bir başlık gördüm. Patetik yani durum. Öte yandan Soner Yalçın’ın Cemaat’le ilgili komplo teorilerinin buradan Mars’a yol olacağını zaten biliyorsunuz. Favori Soner Yalçın parçam, Fethullah Gülen vaazlarında Yahudi sembolleri arayışıdır. Her okuduğumda, gülerim.

Levent Gültekin, Zaman gazetesine kayyım atandığında binaya gelip oradaki gazetecilere çok güzel sözler etmiş, moral vermişti. O yüzden Cemaat’le ilgili cibillî bir düşmanlığı olduğunu zannetmem. Ama bakış açısının yanlış olduğunu söylemek zorundayım.

Neden mi?

17 Aralık’tan önce Cemaat’le sıkı fıkı olan bütün siyasetçiler ve gazeteciler çok iyi biliyorlar ki, “Cemaat’in tavanı” diye bir şey yok. Vitrinde, göz önünde olan insanlar var, diyelim. O insanların birçoğu şu an hapiste yahut malına mülküne el konulmuş durumda. Milyar dolarlık şirketine acımasızca el konulan Akın İpek’i, Ankara’daki evine bile girmemesi için uğraşılan annesi Melek İpek’i hatırlayın. 1 Kasım 2015 seçimlerinden kısa süre önce İpek Holding’i polisler bastı ve o günden beridir aileye zulüm ediliyor.

Erdoğan 17 Aralık’tan sonra “İnlerine gireceğiz, inlerine!” diye haykırdığında, herkes Cemaat’in kimselerin bilmediği bir ‘gizli karargâhı’ olduğunu zannetmişti. Neticede ‘sürekli gizli kapaklı işler çeviren’ bir Cemaat algısını satın almıştı millet. Nitekim Zaman gazetesine polisler baskın yaptığında “İnlerine girildi” manşeti atacaktı bir yandaş gazete. Meğersem Cemaat’in öyle gizli kapaklı oluşumları filan yokmuş, her şey zaten göz önünde olup bitiyormuş.

Üstelik bir çeşit ‘karargâh’ gibi gösterilmeye çalışılan Zaman gazetesinin başta Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal olmak üzere pek çok yöneticisi ve yazarı hapiste şu an. Bir yöneticisinin muhtereme eşini, “Kocan yerine seni alıyoruz” diyerek içeri attılar. Çocuklarına zulmettiler. Bir şekilde yurt dışına çıkabilen insanlara ‘cadı avı’ sürdürülüyor. Gazetenin eski genel yayın müdürü Ekrem Dumanlı, ABD’de fotoğraflanıp hedef gösterildi. Hadi bunları geçtim, 14 Aralık 2014’ten bu yana tutuklu Hidayet Karaca, ‘tavandan’ sayılmıyor mu?

‘Tavan’ kim Allahaşkına?

Cemaat’le ilişkili ne varsa kapandı, el konuldu, kurumların yöneticilerinden yakalanabilenler hapse atıldı. Yetmedi, generalinden anayasa mahkemesi üyesine, yargıtay ve danıştay üyelerinden çeşitli bakanlıklardaki üst düzey bürokratlara onlarca, yüzlerce insan Cemaat iddiasıyla tutuklandı, işkence gördü, perişan oldu. Eğer, Cemaat’in ‘tavanı’ bu insanlar değilse, kimler acaba?

Fethullah Gülen’in hapse atılmadık akrabası kalmadı. Kardeşleri ve yeğenlerinin çoğu hapiste. Yetmedi, onun yakınındaki insanların da akrabaları, sadece akraba oldukları için tutuklandı. Cemaat’te ‘görünür’ olup da pasaportu iptal edilmeyen, Türkiye’deki banka hesaplarına el konulmayan, evlerine kapıları kırılarak girilmeyen, ailelerinden insanlara zulmedilmeyen kimse kaldı mı?

Bütün bu baskılar 15 Temmuz’dan sonra başlamadı. Öncesinde de iktidar, Cemaat’te önde görünen isimlere yönelik ‘cadı avı’ yürütüyordu. Pek çok kişi, bu soruşturmaların sonunda hapse girmenin mukadder olduğunu görerek ‘Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine sığınarak’, “Zalimlerin işini kolaylaştırmayın!” fehvasınca ülkelerini terk ettiler. Yıllarca Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın başkan yardımcılığını yapmış, Erdoğan’la da muhabbeti olan Cemal Uşşak Bey, “Bari vatanımda öleyim” dediğinde bile merhamet edilmedi, kanser hastalığı vesilesiyle Hakk’ın rahmetine, gurbette kavuştu.

Cemaat’le topyekûn mücadele edilmiyor mu?

Bütün bunların yanı sıra, on binlerce masum insan göz altılarda türlü işkencelerden geçirildi, vatandaşlık haklarını kullanamaz hâle getirildi ve ‘sivil ölüm’e terk edildi. Cemaat sebebiyle gözaltına alınan insanlar avukat bile bulamaz durumda. Cemaat’ten bilinen avukatlar hakkında yakalama kararları çıkartıldığı, hatta pek çoğu adliyelere sokulmadığı için binlerce insan savunma hakkını kullanamıyor.

Böyle bir zulüm ve baskı karşısında hâlâ kulplar takıp, iktidar ağzıyla Cemaat’i suçlamaya kalkmak, en alakasız meselelerde bile “Cemaat daha ölmedi!” tarzı yazılar yazmak, “Olan masumlara oldu, yöneticileri kaçtı kurtuldu” diyebilmek, bir ahlak sorunu değilse nedir? Yani daha ne olması gerekiyor ki, saygıdeğer gazeteciler, muhterem yorumcular ikna olacak ve “Evet, devlet Cemaat’e topyekûn savaş açtı ve yanlış yapıyor” diyecek?

Herkesin Cemaat’ten nefret etmeye hakkı var. Hatta herkesin herkesten nefret etmeye hakkı var. Ama bahis mevzu olan adaletse ve gazetecilik, yorumculuk adalete hizmet edecekse, doğru olanı savunmak gerekir. Yalan yanlış bilgilerle, orantısız kıyaslamalarla, muğlâk, perdeli suçlamalarla yazıp çizmek gazetecilik değil. Ve zaten bugün AKP’nin karşısında adam akıllı bir muhalefet çıkmamasının da en büyük sebeplerinden birisi bu. Ahmet Şık, Nedim Şener gibi iktidar ağzını takınmadığı için tutuklandı. Hakikate olan saygısından ötürü de bedel ödüyor. Diğer gazetecilerden de benzeri bir tavrı beklemek lüks ama, gene de bekliyoruz…

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.