Darbecilere ‘alçak’ diyeceksek, bunları yapana ne diyeceğiz?

Bütün despotik yönetimlerin ortak karakterleri ve temel öncelikleri fikri sefaletlerini, ahlaki tefessühlerini yüzlerine vurabilecek kim varsa bir an önce kurtulmaktır. Bu tür yönetimlerin topluma vaat ettikleri karanlık ne kadar kesifse aydınlıktan korkuları ve aydınlara olan düşmanlıkları da o kadar derin ve hınç dolu olur. Güneş ışığına maruz kalmış vampirler gibi bilimden, bilgiden, fikirden korkan despotların evrensel ortak karakteridir bu. İlmi, bilimi, sanatı, irfanı, alimi, bilim adamını, sanatçıyı, arifi koruyup kollayan, önlerini açıp yaptıklarından ilham alan bir diktatöre binlerce yıllık dünya tarihi henüz şahit olmadı. Tarihin, aksine şahitliğini ise saymakla bitiremeyiz.

İster Mussolini, Franco, Pinochet gibi faşist, ister Pol Pot, Mao, Stalin gibi komünist, ister Hitler gibi Nazist, isterse Humeyni ve Ömer el-Beşir gibi siyasal İslamcı olsun hiç fark etmez. Tüm despotlar her şeyden önce birer despottur. Abartılı bir şekilde sergiledikleri inançlarının, ideolojilerinin, kutsallarının farklı farklı olması bir şeyi değiştirmez. Bazılarının zulümleri için ideoloji ve felsefe, bazılarınınki için ise din ve inanç birer istismar ve kamuflaj aracından ibarettir.

27 MAYIS’I, 12 MART’I, 12 EYLÜL’Ü, 28 ŞUBAT’I GÖLGEDE BIRAKTI

Bugün Türkiye, İslam’ı hoyratça istismar eden siyasal İslamcı Erdoğan rejimi altında tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor. Tüm belirtiler gösteriyor ki ülkenin üzerine çöken bu karanlık maalesef çok daha artacak gibi. Oysa Türkiye, alabildiğine despotik baskıcı bir dönemi ilk kez yaşamıyor. Tam aksine, tarihe birer ibret vesikası olarak geçerek hatırlandıkça lanetlenen pek çok dönem var yakın geçmişimizde. Darbeler geleneğini başlatan 27 Mayıs 1960 var mesela. Farklı bir müdahalecilik örneği olarak 12 Mart 1971 var sonra. 12 Eylül 1980’de yaşanan zulümler ve hukuksuzların acı dolu hatıraları hala taptazeyken üzerine gelen bir 28 Şubat 1997 var bir de.

Nesiller boyunca lanetle anılmaya devam edecek zulüm ve hukuksuzluk dolu bu dönemleri fazlasıyla aratan bir süreç, şu an Türkiye’nin yaşamakta olduğu. Bu bir iddia değil, gerçeğin ta kendisi. Bir iddia olsaydı bile bu iddiayı ispatlamak için yüzlerce, binlerce delil hemen şurada birbiri peşi sıra sıralanabilirdi. Kaldı ki, bazen fotoğrafın tamamı yaşanan bireysel acılara ve mağduriyetlere bir delil olur. Bazen ise bir bireyin ya da bir kesimin hikayesi bütünün vaziyetine delalet eder. Bazen de içinden geçilmekte olanın nasıl ifritten bir dönem olduğunu anlamak için hayatın onlarca alanından sadece birine bakmak yeter. Mesela, bugün akademik hayatta neler olup bittiğine şöyle bir bakmak ülkede yaşanmakta olanlar hakkında fazlasıyla bir fikir vermez mi? Verir elbette… Hem de nasıl verir!..

KARANLIĞIN KESİFLİĞİ AYDINLIĞA HUSUMETİN ŞİDDETİNDEN BELLİ

Aydınlık nasıl ki karanlıkların eceliyse, karanlıkların en fazla nefret ettiği de aydınlıktır. Onun için ne zaman ülkenin ufkuna karanlıklar çökse, ellerinde irili ufaklı meşalelerle aydınlık için koşturanlar despotların ilk hedefi olur. Maruz kalınan karanlığın kesifliğini aydınlığa olan husumetinin şiddetinden de anlayabilirsiniz. Bugün güya sivil bir yönetim altında yaşanan baskı, zulüm ve hukuksuzluklara şöyle bir bakanlar, her daim lanetle anılan anlı şanlı askeri darbelerin o karanlık atmosferinden çok daha karanlık bir dönemden geçtiğimizi kolayca anlayabilir. Bu açıdan sadece akademisyenlerin başına gelenler, yaşanmakta olan trajedinin boyutlarını anlamamıza fazlasıyla yeter.

Demokrat Parti’nin son dönemine damga vuran baskıları gerekçe göstererek özgürlük ve hukuk vaadiyle yapılan 27 Mayıs askeri darbesi, sadece başbakan ve iki bakanı idam etmekle kalmadı. Devletle birlikte topluma da yeni bir format atmaya çalıştı. Bu yüzden ilk el attığı yerlerden biri üniversiteler oldu. Üzerinden geçen neredeyse 60 yıla rağmen darbecilerin “üniversite reformu” adı altında yaptığı despotluklardan biri olan 147’ler vakası asla unutulmadı.

İSTİFA EDEBİLEN ONURLU VE OMURGALI REKTÖRLERE ÖZLEM

Darbeci Milli Birlik Komitesi (MBK) 28 Ekim 1960 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanan 114 sayılı yasayla, üniversitelerde görevli bazı öğretim üyelerinin görevlerinden “affedilmesi”ne ve bazılarının da başka üniversitelere tayinine karar vermişti. Ankara, İstanbul, Ege, Atatürk ve İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden 147 hoca üniversiteden atılmıştı. Dört hoca da başka üniversiteye nakledilmişti.

Hiçbir gerekçe gösterilmeden üniversiteden atılanlar altı ay içinde bir başka göreve atanmazlarsa, emekli edilecekler ve bir daha üniversite hocası olamayacaklardı. Ama bugünün aksine, o gün toplum, akademiya ve medya 147’lerin tasfiyesine çok büyük bir tepki göstermişti. Kibir abideleri olan despotluğun o günkü temsilcileri ise yanlış yapmadıklarında ısrarlıydı. Hatta Ümit Özdağ’ın babası MBK üyesi Yüzbaşı Muzaffer Özdağ, “demokrasiye giderken elbette Beyazıt’tan (İstanbul Üniversitesi’ni kastediyor) da geçecektik” diyecekti.

Hemen belirtelim ki, o günlerin akademi dünyası bugünkü kadar şahsiyetsiz ve omurgasız değildi. 27 Mayısçıların yeni anayasayı hazırlamak üzere görevlendirdiği Sıddık Sami Onar bile durumu protesto etmek için İstanbul Üniversitesi rektörlüğünden istifa etmişti. Onu ODTÜ Rektörü Turhan Feyzioğlu, İstanbul Üniversitesi Rektörü Sami Onar, İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörü Fikret Narter, Ankara Üniversitesi Rektörü Suat Kemal Yetkin, Ege Üniversitesi Rektörü Mustafa Uluöz takip etmişti.

GÜÇ, CAHİL CÜRETKARIN ELİNE GEÇMEYE GÖRSÜN!

MBK üyesi Yarbay Muzaffer Karan’a göre, üniversiteden atılanlar “Ahlakî, ilmî ideolojisi yönünden yüz kızartıcı notlara sahip olan, bilhassa çoğu komünist, mason, kifayetsiz, cinsi sapık, Kürt devleti kurmak isteyen, asistanlarını metres olarak kullanan, doçentin yazdığı kitaba imzasını koyan, senede üç beş kere fakülteye uğrayan üyeler” idi. MBK üyesi Orhan Erkanlı ise, tasfiyeyi “Atatürkçü bir üniversite kurma konusunda” kararlılıklarının işareti olarak yorumlamıştı. Aynı görüşteki MBK üyesi Albay Muzaffer Yurdakuler’e göre de atılanlar “ilmî, ülküsel, ahlakî yetersizlik ve anti-demokratik gerici fikirlerinden dolayı” bu sonuca katlanmalıydılar. Darbecilerin üniversitede oluşacak yetişmiş eleman eksikliğine buldukları çare de basitti: Asistanları doçent, doçentleri professor yapmak.

Darbecilerin her türlü ahlaksızlık, yetersizlik ve suçla itham ettiği 28’i ordinaryüs 85 profesörün aralarında olduğu üniversite hocaları arasında kimler yoktu ki? Mesela, kısa bir süre sonra cumhurbaşkanı adayı olacak Ali Fuat Başgil vardı. Hukuk fakültesi dekanı olan Recai Galip Okandan, Mazhar Şevket İpşiroğlu, Anıtkabir proje yarışmasını kazanan mimar Emin Onat, sosyolog Hilmi Ziya Ülgen, siyaset bilimci Tarık Zafer Tunaya, felsefeci Takiyettin Mengüçoğlu, Mina Urgan, Sabahattin Eyüboğlu, arkeolog Zehra Halet Çambel, İsmet Giritli, tiyatrocu Haldun Taner, edebiyatçı Orhan Duru… Neyse ki, 147’ler 1962 yılında çıkan bir yasayla üniversiteye geri dönmüşlerdi de ülke darbeci ahmakların sebep olduğu büyük bir utançtan kurtulmuştu.

27 MAYIS’IN 147’LERİ, 12 EYLÜL’ÜN 1402’LİKLERİ

Nasıl ki 27 Mayıs despotizminin alamet-i farikası 147’ler ise 12 Eylül faşizminin de 1402’likleri vardı. 1971 yılında çıkarılan 1402 sayılı yasanın ikinci maddesi 1983’te değiştirilerek kamuda çalışan birçok kişinin görevine son verilmişti. Bunlar arasında YÖK’ün üniversiteden attığı 71 üniversite personeli de vardı. Toplam 4 bin 891 kamu personeli görevden alınmıştı ve bunlardan 38’i profesör, 25’i doçent, 10’u yardımcı doçentti. Hocaların arasında kamuoyunun yakından tanıdığı Rona Aybay, Baskın Oran, Mete Tunçay, Bahri Savcı, Korkut Boratav, Kurthan Fişek, Metin Günday, Anıl Çeçen, İdris Küçükömer, Gençay Gürsoy, Yücel Sayman, Bülent Tanör, Niyazi Öktem, Tarık Zafer Tunaya, Hüseyin Hatemi, Oya Köymen, Orhan Silier, Mehmet Ali Kılıçbay, Yalçın Küçük gibi isimler de bulunuyordu.

12 Mart 1986’da Ankara İdare Mahkemesi aldığı bir kararda 1402’liklerin tüm aylık ve özlük haklarıyla göreve başlatılmalarının gerektiğini ve çalışmadıkları sürelerde mahrum kaldıkları gelirlerin de tazminat olarak ödenmesini istedi. 3 Mayıs 1990’da ise 1402 sayılı sıkıyönetim yasasında değişiklik için TBMM’ye teklif verildi. Üniversiteye ilk dönen öğretim üyesi, Hüseyin Hatemi oldu.

ALTI BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN ALTI

Zulmü hafife almak için değil ama bir mukayese için elzem görüyorum. Koskoca 27 Mayıs cuntacılarının büyük bir haksızlık yaparak geçici süreliğine kıyıma uğrattığı üniversite hocası sayısı 147. Nesiller boyu lanetle anılacak 12 Eylül’ün gaddar generallerinin ise ıkına sıkına ve ancak 3 yılda üniversiteden attığı hoca sayısı 71. Az mı? Ne münasebet? Sebep ne olursa olsun üniversiteden tek bir hocanın bile atılması fazladır benim için. Peki 27 Mayıs’ta 147, 12 Eylül’de 71 üniversite hocasını üniversiteden atanlara haklı olarak “alçak darbeciler” diyeceğiz de kimden peydah olduğu kuşkulu ne idüğü belirsiz 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası demokrasi kahramanlığına soyunup birkaç gün içerisinde tam 6 bin 986 (yazıyla: altı bin dokuz yüz seksen altı) akademisyeni ve personeli üniversiteden atanlara ne diyeceğiz?

Anayasal bir şart olduğu halde üniversite okuyup okumadığı bile belli olmayan bir cumhurbaşkanının belli ki cehaletten aldığı cüretle anayasal, hukuki ve insani tüm hadleri aşarak üniversitelere ve üniversite hocalarına düşmanlık etmesi, aslında çok da anlaşılmaz bir durum değil. Onbinlerce öğrencisi olan 15 üniversitenin birden kapısına kilit vurmak, dünyanın hiç bir karanlık zalim diktatörünün aklına gelmemişti. Öyle anlaşılıyor ki, diktatör de olsa ancak yolu üniversiteye düşmemiş birileri üniversitelerin kapısına kilit vurabilirmiş. İlimin, irfanın ve bilimin kıymetinden habersiz, nimetinden nasipsiz bir cahil ancak üniversite hocalarının binlercesini kapı dışarı edebilirmiş. İşte o yüzden dünya tarihinde görülmedik olan Türkiye’de oluverdi.

Öte yandan, ülke ahlaken 1960’ların bile çok gerisinde olmalı ki, bir gecede 15 üniversitenin birden kapısına kilit vurulmasını, 6 bin 986 akademik personelin tasfiyesini protesto için koskoca ülkede ayağa kalkan tek bir akademisyene bile rastlanılmadı. Meğer ülke ışıktan ve aydınlıktan yarasalar gibi korkan Erdoğan için en uygun vasata çoktan ulaşmış. Çoktan bir yarasa inine dönüşmüş de hiçbirimizin haberi olmamış. Zaten asıl üzücü olan, güçlü ve yoz bir cahilin kendisinden beklendiği gibi hareket etmesi değil, meslektaşlarının başlarına gelenlere gizliden el ovuşturarak açıktan sessiz kalıp öğrencilerinin yüzlerine bakmaktan utanmayan onbinlerce akademisyenin olması…


Originally published at www.tr724.com on January 28, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.