Derin devlet -1

9 Ağustos 2018 Perşembe günü Sözcü gazetesinin başlığı şöyleydi: “TSK’nın Başına Balyoz Geldi”. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, TSK’daki büyük tasfiye ile derin yapı arasındaki bağlantıyı ilk kuran akademisyen-gazeteci olmam nedeniyle, Sözcü’nün bu başlığını çok önemsedim. 15 Temmuz 2016 sonrasında ilk çözümlemelerim, TSK’da yoğun bir tasfiye olduğu, general-amiral toplam kadrosunun yüzde ellisinin tutuklandığı, binlerce çok üst seviye kurmayın tasfiye edildiği ve bunun Erdoğan’ın boyunu aşan bir hamle olduğu yönündeydi. Dolayısıyla bir hipotez olarak, daha Temmuz-Ağustos 2016’dan itibaren Twitter hesabımdan, bunun Avrasyacı derin yapı olarak adlandırdığım bir TSK hizbi tarafından — Erdoğan ile işbirliği yaparak — gerçekleştirildiğini ileri sürdüm. Tüm Türkiye’de ve Türkiye dışında ilk kez ileri sürülen bu hipotez, kanıtlara değil göstergelere ve akıl yürütmeye dayanıyordu.

Biraz da TSK’da Harp Akademileri Komutanlığı’nda hocalık yapmış bir akademisyenin koku almaya hassas burnu diyelim, âcizane. Benim bu Avrasyacı derin devlet hipotezim, darbeyi izah edebilmesi bakımından ilginç gelmiş olmalı ki, kısa zamanda büyük bir hızla yayıldı ve bugün itibarıyla genel itibarıyla oldukça kabul gören bir “tez” olarak iyice yerleşti.

Bu konuda, daha gazetede düzenli olarak yazmaya başlamadan önce, TR724 benim Twitter mesajlarımı derli toplu hale getirerek 2 Ekim 2016 tarihinde “Birinci, İkinci, Üçüncü Adım Tamam: Şimdi Ne Olacak?” başlığı ile yayınladı. Bu yayınlanan yazıda, TSK’daki NATO’cu/Batıcı kanat nasıl Avrasyacı kanat tarafından tasfiye ediliyor, bu bir hipotez olarak öne sürülüyor ve bu hipotezi güçlendiren göstergeler sıralanıyor. Sonrasında, Yarına Bakış’ın kapatılmasının ertesinde, TR724 bana kendilerinde devam etme teklifi yaptı ve bugüne dek 180’den fazla yazı yazdım. Yazılarımın 15 Temmuz sonrasında derin yapının nasıl devleti ele geçirdiğine defalarca yer verdim, bu durumu izah etmeye çabaladım. Bu konunun iç ve dış politika boyutuna onlarca yazıda detaylı şekilde eğildim. Bu bakımdan, yukarıda değindiğim 9 Ağustos 2018 tarihindeki Sözcü gazetesinin sürmanşeti, benim için çok önemli. Sadece benim için değil, yakın dönem Türk siyasi tarihinin yazılışında da ileride sanırım önemle üzerinde durulacak bir başlık olarak değerlendirilecek.

Yazılarımda değindiğim üzere, Avrasyacı-nasyonalist derin yapı, orta ve uzun dönem hesaplar yapıyor. Onlar için bir-iki yıl sonra Türkiye’de ne olurdan ziyade, 10–15 yıl sonra ne olur sorusu çok daha önemli. TSK’daki yapılanma ve buna paralel olarak, daha az görünürde olan diğer devlet birimlerindeki yapılanma, bu orta ve uzun dönem hazırlıkların parçası olarak okunmalı. Bugünkü rejimin resmi söylemine göre Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk vs. adlı darbe planları, esasında birer “FETÖ” kumpasıydı. Yalçın Akdoğan, 24 Aralık 2013 tarihinde “Türk ordusuna kumpas kuruldu” dediğinde, herkes bunun Türkiye’de önemli bir güç kayması demek olduğunu anlamıştı. Bu sihirli söylem, esasında Erdoğan’ın Avrasyacı derin yapıyla işbirliğinin ilk işaretlerindendi. O günden bugüne, özellikle de 17 Aralık yolsuzluk soruşturmaları çerçevesinde, Erdoğan Avrasyacı kanada giderek daha da bağımlı hale geldi. İşte 9 Ağustos Sözcü sürmanşeti, bu bağımlılığın hangi boyuta geldiğini açıkça ortaya koyması bakımından önem arz ediyor.

Neden TSK’nın başına “Balyoz geldi” peki?

Lafı uzatmadan hemen başlayalım: bugün itibarıyla Ergenekon ve diğer davalarda yargılanan ve mahkûm olan 20’den fazla amiral, TSK’da aktif görevlere getirilmiş durumda. Sadece Deniz Kuvvetleri’ndeki kadrolaşmayı göstermek bakımından, bazı isimler şöyle: Tuğamiral Baybars Küçükbay, Tuğamiral Berker Emre Tok, Tuğamiral İlker Özkan, Tuğamiral Ercan Küçüktepe, Tümamiral Özdem Koçer, Tuğamiral Levent Kerim Uça, Tuğamiral Önder Çelebi, Tuğamiral Hasan Özyurt, Tuğamiral Yavuz Kılıç gibi isimler var. Yine kritik görevlere getirilen albaylar var: Bülent Olcay, Ömer Çelebi, Aykar Tekin Güney, Cem Okyay, Yankı Bağcıoğlu gibi isimler, aynı davalarda yargılanan ve mahkûm olan askerler. Tümü de 15 Temmuz sonrasında görevlerine iade edildiler ve tasfiye edilen subayların yerine atandılar. Aralarında sahil güvenlik komutanlığı, amfibi kuvvetler komutanlığı, güney grup kurmay komutanlığı gibi aktif ve gelecekte kariyer kapılarını açan görevlerde bulunanlar çoğunlukta. Donanmanın geleceği bu kurmay subaylarda demek yanlış olmaz. Kara Kuvvetleri’nde en kritik görev ve Genelkurmay’ın beyni kabul edilen Genelkurmay Harekât Başkanı görevine atanan Tümgeneral Levent Ergün başta olmak üzere, Tümgeneral Kemal Başak, Tümgeneral Sinan Yayla, Tümgeneral Rafet Sevinç, Tuğgeneral İdris Acartürk, Tuğgeneral Celalettin Bacanlı, Tuğgeneral Adem Haydar, Tuğgeneral Saffet Akçin, Tuğgeneral Levent Ergün, Kurmay Albay Yusuf Kelleli, Kurmay Albay Kahraman Dikmen, Kurmay Albay Abdullah Cüneyt Küsmez, Tuğgeneral Kazım Dalkıran gibi isimler var. Hepsi de çok üst seviyede, gelecekte de önlerini açacak görevlere getirildiler. Hava Kuvvetleri’nde Tuğgeneral Rafet Dalkıran, Tuğgeneral Tansel Çokuysal, Tuğgeneral Erdoğan Gür gibi isimler de önemli komutanlıklara atandılar. Örneğin Erdoğan Gür’ün atandığı Hava Harp Okulu Komutanlığı görevi, ileriki kadrolaşma, yükselme ve atamalar için kilit bir birim. Bu askerlerin tamamı Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk ve benzeri davalarda mahkûmiyet alarak ordudan atılmış, sonrasında da 15 Temmuz sonrası etkin ve etkili postlara atanmış komutanlar. Ulusalcı-Avrasyacı kaynaklar, bu atamaları bir “zafer” olarak sunarken, TSK’dan atılan 30,000’den fazla “FETÖ’cü” subaydan bahsetmeyi de ihmal etmiyorlar. Yani bu tasfiyenin bir “hesaplaşma olarak” sunulmasında bir beis görmüyorlar. “Eskiden 5–10 subay irtica nedeniyle ordudan temizlenirken ayağa fırlıyor, alkışlıyorduk, şimdi ise 30 binden fazlası temizlendi” türünden bir söylem, genel kabul görüyor. Türkiye kamuoyu TSK’dan atılan, ağır işkencelere tabi tutulan ve hâlihazırda da hapiste bulunan yüzlerce amiral ve general ile binlerce üst seviye rütbelinin “FETÖ’cü” oldukları iddialarını sorgulamadan kabul ediyor.

TSK içindeki NATO’cu ve Avrasyacı cuntaların hesaplaşması

Bu subayların darbe girişimine katılanlarının yargılanmaları çok normal elbette; ancak eğer tümü darbeye katıldıysa darbe neden başarısız oldu? Tutuklanan subayların çok büyük bir çoğunluğunun darbe girişimine katılmadığı söyleniyor. Hangileri katıldı, hangileri katılmadı, ancak kanıtlar temelinde anlaşılabilir. Oysa rejim değişikliği sonrasında yargı, ön kabul olarak suçluluğuna “karar verilen” subay ve muhaliflerin tescili görevini görüyor. Yani kimsenin gerçekle alakası yok.

Bu tasfiye edilen subayların büyük çoğunluğunu NATO’cu kanat olarak nitelenen, Türkiye’nin AB, demokratikleşme ve Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözülmesinden yana olan subayların oluşturduğu görülüyor. TSK içindeki NATO’cu ve Avrasyacı cuntaların kendi aralarında hesaplaşması, 15 Temmuz sonrasının ortada olan bir gerçeği. Elbette bu tek başına 15 Temmuz’u açıklamaz. Ama buz dağının altında neler oluyor, bu konuda bize bazı fikirler verebilir. Karanlığa bir yerlerden ışık tutmak durumundayız. Bu bağlamda, 15 Temmuz öncesinde Ergenekon ve diğer davaların sanıklarının “kumpasa getirildiği” anlatısının topluma yerleştirilmesi, buna paralel olarak Erdoğan’ın yolsuzlukların üstünü kapatmasına yardımcı olunması, bu denklemin diğer önemli kısmı. Düşmanımın düşmanı müttefikimdir ilkesiyle, son derece rasyonel bir ittifak var. 2016 Temmuz’unda mantıksal bağ kurarak öne sürdüğüm hipotez, bugün salt göstergelerle değil, somut kanıtlarla da kuvvetleniyor. TSK atamaları (ki ben sadece bir kısmını burada yazdım) ciddi bir şekilde derin yapının nasıl fiili olarak TSK içinde ahtapot gibi yapılandığını ve kontrolde olduğunu gösteriyor. Erdoğan tek başına TSK üzerinde iktidar kurabilecek araçlara sahip değil zaten. Bu çok aşikâr. Erdoğan’ın iktidarının devamı, Avrasyacı askeri kanadın desteğine bağlı.

Nüanslar sizi aldatmasın

Bu kanat hem CHP’deki sol-nasyonalistler (ulusalcılar) üzerinde, hem de MHP’deki sağ-nasyonalistler (ülkücü taban) üzerinde çok etkili. İki “muhalif” parti de Kürt sorununa barışçıl çözüm olmaması konusunda mutabakat içinde. Aralarındaki nüanslar sizi aldatmasın. Tamamıyla retoriğe dayalıdır bu nüanslar. Aynı görüş birliği Cemaat’in bitirilmesi konusunda da geçerli. Cemaat’i de “dış güçlerin piyonu” söylemi ile Kürtlerle benzer bir kategoride “devlet düşmanı” ilan ediyorlar. Bu algılar, derin yapının CHP ve MHP’yi yoğun biçimde etkileyebilmesine imkân veriyor. Erdoğan ve — artık esamisi bile okunmayan — AKP’si de elbette Kürt politikalarından (açılım ve çözüm süreçleri) tümüyle çark etmiş ve Kürt politikasını tamamen derin yapıya terk etmiş durumdalar. Bu “güvenlikçi politikalara geri dönüş”, Erdoğan ile MHP arasındaki ittifakın mihenk taşı, CHP’nin ise “düşük yoğunluklu muhalefet” temelindeki rejimi meşrulaştırma işlevinin temeli.

Elbette bunların olması için Türkiye’de anayasal sistemin ve hukuk devletinin bitirilmesi gerekiyordu. “Sivil siyaset” işte yukarıdaki beklentiler ve algılarla tam da bunu yaptı. Böylece Türkiye’de kuvvetler ayrılığı çökertildi. Çakma muhalefet de AKP’li “özgür ağırlığı olan” siyasetçiler gibi sorumludur bu durumdan — hem de birinci derecede! Bunun yanında, elbette demokrasiden uzaklaşılmasının “jeopolitik” bir meşruiyet temeli gerekliydi. Bunu da ABD’nin Suriye Kürtleri’ne desteği ile ve Cemaat’in küresel açılımda olmasını “Batı’nın maşası” bir iç düşman söylemiyle meşrulaştırdılar. Böylece, Batı’yı (başta ABD, Almanya, AB ve NATO olmak üzere) dış düşman ilan ettiler. Bu dış düşman Türkiye’ye dost görünen ama esasında onu yok etmek isteyen ve bunu sağlamak için “iç düşmanlarla” (Kürtler ve Cemaat) ortak hareket eden, hatta onları kumanda eden bir güç olarak pazarlanıyor. Böylece Batı’dan uzaklaştırılıyor Türkiye ve Rusya’nın etki alanına sokuluyor. Çünkü Rusya Türkiye ile olan ilişkilerinde insan hakları, temel hak ve hürriyetler veya özgür medya gibi kıstaslarla ilgilenmiyor. Bu standartları kendisi ve ortakları da sağlama niyetinde değil zaten (mesela İran ve Çin gibi). Erdoğan ve derin yapı, bu “kuralsızlıklar” düzleminde, Avrasyacılık üzerinden Türkiye’yi sorunsuzca yeniden dizayn ediyor.

Derin yapı ya da derin devlet, bu yolla Türkiye’yi yeni vesayet dönemine hazırlıyor aslında. Bu uğurda sivil siyaseti güçsüzleştirip, onu güvenlikçi söylemin derinliğinde boğdu. Erdoğan, bu vesayetçi modelin ismi ve cismi olarak meydanda. Kitleler üzerinde etkisi devam ettiği müddetçe de başta tutulmaya devam edecek gibi görünüyor. Çünkü Erdoğan İslamcılıkla nasyonalizmi birleştirerek 1980’lerin Türk-İslam Sentezi hibrit ideolojisinin 2. sürümünü gayet iyi pazarlayabilen bir “karizmaya” sahip — beğensek de beğenmesek de! İbrahim Kafesoğlu’nun mimarı olduğu ve 12 Eylül faşizmiyle Türkiye’de resmi ideoloji olarak kullanılan bu söylemle, Türkiye’de kitleler uyutuluyor. Fakat 12 Eylül’cülerden farklı olarak, bu işin iplerini ellerinde tutan güç, bu kez Türkiye’yi Batı ve demokrasi yörüngesinden tümüyle çıkartarak, memleketi İttihatçıların Almanya’ya yanaştıkları aymazlıkla Rusya’ya yaklaşıyorlar. 21. yüzyılda yeni bir küresel mücadele alanı ortaya çıkarken, Trump’ın ABD’yi yalpalatmasını da fırsat bilerek, gittikçe daha riskli manevralar yaptırtıyorlar Türkiye’ye. Erdoğan ve Saray çevresi kendi bekalarını düşünerek bu durumu sessizce kabulleniyorlar. CHP ve MHP, Erdoğan sonrasının “vesayet güdümündeki iktidarının” düşünü kuruyorlar. Akşener de keza! Derin yapı ise kendi vesayet rejimini seri ve sürekli adımlarla, kurmay harekât stratejilerinin detay planıyla inşa ediyor. Darbe yapmadan, göz önünde olmadan, kırmızı kuvvetlerin düşmanı olan mavi kuvvetleri, renkli diğer kuvvetler marifetiyle imha ederken, ellerini hınzırca ovuşturuyorlar.

Bu oyunun kazananı, belki güç politikaları bakımından, elbette derin yapı olacak. Ama kaybedeni, hepimiz, en önemlisi de çocuklarımızın geleceği olacak.


Originally published at www.tr724.com on October 24, 2018.