Derin devletin gazetesi ve son büyük oyun

Fiili diktatörlüğünü yasallaştıracak tarihi referandum yaklaştıkça Erdoğan’ın, geleneği olduğu üzere, tepe tepe kullanılabileceği bir mağduriyete duyduğu ihtiyaç kendisini daha fazla hissettiriyor. Bu amaçla girişilen irili ufaklı denemelere rağmen esaslı bir mağduriyete duyulan bu ihtiyaç henüz giderilebilmiş değil.

Kabul edelim ki çok esaslı bir mağduriyet senaryosu olarak başarıyla sahnelenen 15 Temmuz askeri darbe teşebbüsünün üzerinden zaman geçtikçe etkisi azalıyor. Amacının ve aktörlerinin kimler olduğu başta olmak üzere hakkındaki soru işaretleri, çelişkiler ve şüpheler artıyor. Bu durum, demokrasi tabutuna son çiviyi çakmakta kullanılacak esaslı ve yüksek dozda bir mağduriyete olan ihtiyacı daha da büyütüyor.

Etkili “hayır” kampanyası yapabilecek muhalefet liderlerinin tutuklanıp geride kalanlara gözdağı verildiği, “hayır” diyen vatandaşların gözaltına alındığı, özgür tartışmaya zemin oluşturacak medya organlarının kapatıldığı, muhalif her sesin susturulduğu, hapishanelerin hırsız, katil, tecavüzcü, tacizci gibi gerçek suçlulardan arındırılıp muhalif aydınların çilehanesine dönüştürüldüğü bir ortamda adil ve özgür bir oylama yapılamayacağı ortada. Bu yüzden 16 Nisan referandumunun kesinlikle demokratik, özgür ve adil olamayacağı tespitini şimdiden peşinen yapabiliriz.

SORGULANMAZLIK ZIRHI İÇİN ESASLI BİR MAĞDURİYET LAZIM

Hiç şüpheniz olmasın ki, Erdoğan da kendi eseri olan bu rezil durumun farkında. Zaten yeni ve çok esaslı bir mağduriyete olan ihtiyacı biraz da bundan kaynaklanıyor. Kotarabilirse böyle bir mağduriyet sadece oylama sonuçlarını lehine çevirmesine yaramayacak. Ne yaparsa yapsın olur da sandıktan istediği sonucu alamazsa bile mutlaka deklare edeceği büyük zaferini böylelikle sorgulanamaz hale getirecek.

Ellerinde örnek alacakları başarılı bir tecrübe de var. Açıklığa kavuşturmak şöyle dursun, özenli bir gayretle üstünü kapatmaya çalıştıkları tuhaflıklarla dolu 15 Temmuz darbe müsameresi sonrası Erdoğan’ın anayasayı çöpe atarak gerçekleştirdiği asıl darbeyi sorgulayan mı oldu sanki? Öte yandan, Erdoğan’ın iştahını kabartan bu şeytani tecrübenin bir benzerini denemesinden kendisini alıkoyabilecek bir güç de kalmadı? Öyleyse Kabataş yalanı, 17/25 Aralık kepazeliklerinin üstünü örtmek için piyasaya sürülen akıl almaz yalanlar, Sümeyye suikastı palavrası, 15 Temmuz müsameresi ve benzeri bir sürü mağduriyet mizanseniyle bugüne kadar gemisinin yelkenlerini hep güç ve iktidar rüzgârıyla doldurmayı başarmış Erdoğan’ın aynı yönde yeni teşebbüslerini beklemek gerekir.

Unutmayalım ki, 2007’den beri Erdoğan’ın esaslı mağduriyet oluşturma amaçlı her teşebbüsünde ordu içindeki bazı unsurlara hep başrol verildi. 17/25 Aralık 2013’te hırsızlık, rüşvet ve yolsuzlukta suçüstü yakalandığı andan itibaren uydurduğu “FETÖ” palavrasını inandırıcı kılmak için bile kanlı darbe teşebbüsüyle başrolü yine Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki aynı yapılar üstlendi. Bu rol dağılımının, 27 Nisan 2007 e-muhtırasının hemen akabinde, Erdoğan’ın dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile Dolmabahçe’de yaptığı kirli pazarlıklarla nasıl bir ilişkisinin olduğunu hala bilemiyoruz. Ama o görüşmeden sonra Erdoğan ve TSK içerisindeki bazı unsurların, bazen ters köşe atraksiyonlar yaparak da olsa, aynı hedefe doğru hareket ettiklerine dair kuşkular taşımak için sebep çok.

‘DEVLET GAZETESİ’ HÜRRİYET TAM DA BUGÜNLER İÇİN VAR

İşte bu noktada, oldum olası kendisine hep “devlet gazetesi” demekten gurur duyan Hürriyet ve lokomotifliğini yaptığı Doğan Medya Grubu’nun diğer yayın organlarının oynadığı rol önem kazanıyor. 10 Eylül 2002 tarihinde Zaman gazetesine verdiği röportajda Aydın Doğan Nuriye Akman’ın sorularına şöyle cevap vermişti (Erdoğan, eşi benzeri görülmedik bir vandallıkla Zaman’ın tüm arşivini yok ettiği için bu söyleşinin orijinaline ulaşmak artık imkansız.):

“- Siyasi görüşünüzü açıklarken, ‘mek parmak soldayım’ dermişsiniz.

- Evet, ben onu Milliyet gazetesi için söyledim.

- Nedir ‘mek’? Bir Kelkit lafı mı?

- Evet, çok az demek…

- Milliyet ‘mek parmak’ soldaysa, Hürriyet nerede?

- Hürriyet devlet gazetesi daha çok.

- Güzel! Demin devlet gazetesi olduğunu kabul etmiyordunuz, şimdi itiraf ettiniz. (Kahkahalar)

- Bunun için fazla konuşmamak lazım. (Kahkahalar) Ben bir kadeh içmiş olsaydım, sen beni felaket konuşturacaktın demek.

- Hürriyet’i herkese verirler mi derken, bunu demek istiyordum.

- İyi ediyordun. (Kahkahalar) Ne diyeyim?”

Özellikle TSK içerisinde kümelenmiş derin bir yapı 28 Şubat 1997’de Türkiye’nin rotasını değiştirme amacı taşıyan süreç çerçevesinde mütedeyyin kesimlere karşı giriştikleri cadı avında arzuladıkları hedefe ulaşamamıştı. Ne medyada, ne eğitimde, ne sivil toplumda, ne de kamuda hedeflerine ulaşmak şöyle dursun, giriştikleri her anti-demokratik hamle ürettiği mağduriyetler yüzünden kendi itibarlarını yemiş bitirmişti.

Dipdiri olduklarından asla şüphe edilemeyecek aynı ekip ve devamları bugün başta Gülen Hareketi olmak üzere hedefe koydukları tüm sivil ve demokrat kesimleri yok etme işinde elverişli bir maşa kullanmayı neden akıl etmiş olmasınlar? Türk siyasetinde sihirli iktidar iksiri olan “mağduriyet”i neden Erdoğan’a bolca bahşettikçe bahşetmiş olmasınlar? Zamanı geldiğinde ise tüm zaaflarını ve açıklarını çok iyi bildikleri tarihin görüp görebileceği bu en kaypak siyasi müraiyi kendi amaçları doğrultusunda neden kullanmış olmasınlar?

Müesses nizamın ne medyasına, ne iş dünyasına hiç dokunulmazken, daha geniş açıdan bakıldığında onların menfaatleri adına hareket ettikleri görülen 28 Şubatçıların da kafayı taktığı liberallerin, solcuların, Anadolu sermayesinin ve Anadolu’ya hitap eden medyanın kökten kazınması, Kürt meselesinde onlarla aynı çizgiye gelinmiş olması size de tuhaf gelmiyor mu?

DERİN DEVLET OYUNLARINDA GENELKURMAY’IN YERİNİ MİT ALDI

İşte bu noktada, bana göre, taşlar yerli yerine oturuyor. Kemalist-laikçi derin devletin odağını eskiden Genelkurmay Başkanlığı oluştururdu. Bu derin yapı, dış politika ve güvenlikte Avrasyacı, iç siyasette bir nevi Baasçı amaçlar güderdi. Siyasal İslamcı Erdoğan kamuflajına rağmen aynı ekibin etkin olduğu yeni derin devletin eskiden tek farkı olsa olsa odağında bugün MİT’in bulunması olabilir.

Erdoğan’ın müsteşarını, nihayetinde yine asker kökenli Hakan Fidan’la, değiştirmek dışında hiç dokunmadığı MİT’i mevcut haliyle tam sahiplenmiş olmasındaki tuhaflık dikkatinizi hiç çekmiyor mu? Hele aynı MİT’in uzmanı olduğu türlü psikolojik harp yöntemleriyle burnuna adeta bir halka takmışçasına Erdoğan’ı istediği zaman istediği yere sürüklemedeki kabiliyetlerini göz önüne aldığınızda durum daha da ilginçleşmiyor mu?

15 Temmuz 2016 gecesi güya tarihi çağrı için Erdoğan’ın kendi telefonu ve onca danışmanının telefonu varken bir MİT’çinin (Nuh Yılmaz) telefonundan, yandaş onca yayın organı duruyorken özellikle o güne kadar kavgalıymış gibi gözüktüğü Aydın Doğan’ın ifadesiyle “devletin” CNN Türk’üne ve Hande Fırat’a konuşmuş olması bir tesadüf mü? Yoksa olay, derin devletin yeni güç merkezi olan MİT’in, derin devletin oldum olası medyası durumundaki Hürriyet ve kardeş yayın organlarını alışkanlıkla devreye sokmasından mı ibaretti? Bu konuda akla gelebilecek her soru, her şüphe makuldür ve mutlaka yüksek sesle dile getirilmelidir. Türk siyasetinde iktidar iksiri olan mağduriyet üretiminde geçmişte sıklıkla rol almış aktörlerin tamı tamına aynı rolleri üstlenmeleri bir tesadüf olabilir mi? Hiç sanmam…

15 TEMMUZ MİZANSENİNDE ROL VERİLEN TÜM AKTÖRLER YİNE SAHNEDE

En son bir derin devlet prodüksiyonu olan 15 Temmuz mizanseninde rol verilen tüm aktörler, referanduma haftalar kala bugün yine sahnedeler ve kabul edelim ki rollerini hakkıyla oynuyorlar. Haber alma kaynakları 15 Temmuz’da deşifre olan Hande Fırat yine başrolde mesela. Tek farkla bu sefer kullandığı mecra CNN Türk değil, Hürriyet… Bir şiir vesilesiyle Erdoğan’ı ülkenin başına musallat eden derin yapılar (bu sefer odaklandıkları MİT’te) Erdoğan’a mağduriyet üretmekte yine TSK’yı kullanıyorlar.

Meğer bu sefer “genç subaylar” değil, doğrudan “karargâh rahatsızmış”… Hani şu aralarında çok yıldızlı komutanların da olduğu binlerce mensubu abuk sabuk iddialarla hücrelerde gece gündüz işkence gören karargâh… Silah arkadaşlarının düşürüldüğü durumdan değil ama başka 7 konudan çok ama çok rahatsızmış… Erdoğan ise son derece başarılı olduğu aynı rolde yine: Değer tanımaz gaddar bir zalimin olabilecek en aşağılık hali olan mağduru oynama rolünde.

MİT’le ve derin devlet yapılarıyla ilişkileri konusunda hakkında envai çeşit şaiya bulunan Devlet Bahçeli’nin akıl almaz bir hızla sert Erdoğan karşıtlığından koşulsuz Erdoğan yardakçılığına dönüşümünü de açıklayabilecek bu yaklaşım, konvansiyonel derin devletin iplerini tamamen ele geçirdiği Erdoğan kamuflajıyla hedeflerine hızla yaklaştığı öngörüsünü esas alır.

Bahçeli’nin her normal insanın midesini bulandıran bu tuhaf hali, TÜSİAD’ın olup bitenlere dair hiçbir rahatsızlık izhar etmemesi, TSK içerisindeki laikçi askerlerin olup bitenden hoşnut olmadıklarına dair tek bir imada bile bulunmamaları, devlet gazetesi Hürriyet ve ait olduğu grubun mevcut gidişata canla başla destek olması cirmini kestiremediğim ama büyük ama çok büyük olduğundan şüphe duyduğum yeni bir şeytani oyunun sahnede olduğuna işaret ediyor. Kimbilir, belki de bu sahnelenen son büyük oyun olacak… Demokrasinin tabutundaki son büyük çivi…

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Akif Umut Avaz’s story.