Emre Kongar, Demokrasinin ‘Sol Yanındaki Yara’ ve Entelektüel Sefalet

Cumhuriyet gazetesi yazarı Nuray Mert’in yazılarında dile getirdiği düşünceleri nedeniyle gazeteden kovulması sonrası bir kez daha Türkiye’de Kemalist ‘sol’ ve hâkim ideolojisinin demokratik değerler ve çok seslilikle sorunları olduğunu konusu ön plana çıktı. Cumhuriyet Mert’in kovulmasını “gazetenin yayın politikalarına aykırı” yazıları ile aklamaya çalıştı. Yani bir tür “teknik gerekçe” ile açıkladı. Yazarları da bu görüşün arkasında. Mert’in düşüncelerinin Cumhuriyet’te yansıtılmasının uygun olmadığını düşünüyorlar.

Ben ve Cumhuriyet yazarlarından Emre Kongar Hoca Twitter’da uzunca süredir birbirimizi takip ediyoruz. Emre Hoca, Türkiye’de önde gelen bir sosyolog ve sosyal bilimci, tanınmış bir akademisyen ve yazardır. Bu özelliklerinin dışında benim için babam Hadi Çaman ile sahip oldukları hukuk ve dostlukları nedeniyle de özel bir yere sahiptir, daha doğrusu sahipti demeliyim. Çünkü Emre Hoca ile aramızda Twitter’da yaşanan bir diyalog ve sonrasında Emre Hoca’nın hem ölçüsüz, hem tutarsız, hem de demokrat ve entelektüel açıdan kabul edilmesi güç tepkisi, bu durumu ister istemez değiştirdi. Tartışma konusunun çok tartıştığımız demokrasi ve düşünce özgürlüğü ile doğrudan bağlantısı, özellikle de daha önce irdelediğim Türkiye ‘sol’ kanadının neden evrensel soldan kopuk olduğu ve bu nedenle demokrasiye katkıda bulunmakta zorlandığı meselesiyle ilgisi nedeniyle tartışılması gerektiği kanısındayım. Başka bir ifadeyle, mesele Emre Kongar ile benim aramda olan kişisel bir anlaşmazlık değil, Türkiye solunun çoğulculukla ve çok seslilikle olan sorunu.

Türkiye’de açık toplum ve çoğulcu demokrasi savrularak karaya vurmuş durumda. Anayasasız bir İslamcı faşizm yüzlerce gazeteciyi (aralarında Cumhuriyet ekibinin bir bölümü de var ve ben onların haklarını da savunuyorum) hukuksuzca hapse attı. Aralarında bu satırların yazarının da bulunduğu binlerce akademisyeni anayasa ve yasalara tamamen aykırı, keyfi kararnamelerle üniversitelerden ihraç etti. Yüz binlerce kamu görevlisinin görevine son verdi, on binlercesini hukukla bağdaşmayan sebeplerle bir senedir hapiste tutuyor. Bu bağlamda, Türkiye’deki hâkim ‘sol’ kanat olan ve CHP’nin de ana omurgasını oluşturan Kemalist ‘sol’ ne düşünüyor, bu rejime nasıl yaklaşıyor, sorumlulukları nedir gibi soruların yöneltilmesi gerekiyor. Benim Emre Hoca ile yaşadığım diyalog ve polemik, bu konularda bize bir takım fikirler verebilir. Analize katkıda bulunabilir.

FARKLI FZ İKİRLERE TAHAMMÜL EDİLEMEMİYDİ?

Önce diyalog ne, ona bakalım. Emre Hoca, Nuray Mert’in kovulmasına ilişkin “iktidar borazanı yüzde 95 medyada zaten koro halinde savunulan tezlerin Cumhuriyet’te de savunulmasını istemek, demokrasi değil, faşizmdir” paylaşımında bulundu. Ben cevaben “Hocam katılmıyorum. Çok seslilikten zarar gelmez. Farklı düşünceler arasında polemik doğurgandır. Yeni bakış açıları kazandırır. Medya organlarının kalın hatlı ideolojik pozisyonlar alması ve partizanlaşması, o organların propaganda aracına indirgenmesine neden olur.” şeklinde bir paylaşımda bulundum.

Emre Hoca buna şu şekilde yanıt verdi: “Şaka mı bu? Farklı sesi çıkartan Cumhuriyet. Onu, tek sesli iktidar korosunun içinde gibi gösteren koro melodisi söyleyen köşe Nuray Mert.” Ben de cevaben söyle dedim: “Şaka değil. Bir gazetenin genel yayın ilkeleri ideolojik doktrin olamaz. Olursa o gazete değil, bir propaganda aracı olur. Cumhuriyet’in her yazarı bire bir aynı şeyleri mi düşünmek zorunda? Olay ve olguları aynı şekilde mi yorumlamalı? Bunu mu demek istiyorsunuz? Solun demokratikleştirici olabilmesi için önce liberal-demokratik değerleri kabullenmesi gerekiyor. Nuray Mert’i savunmak değil burada derdim. Önemli olan ilkeler. Bir yazarın Cumhuriyet’ten fikirsel farklılıklar temelinde kovulması düşündürücü”.

Bu yorumuma Emre Hoca’nın verdiği yanıt ise, Kemalist ‘sol’un doktrinleşmiş bakış açısını, geçmiş deneyimlerden hiç ders alınmadığını tüm çıplaklığıyla ortaya koyan bir cümleydi.

NURAY MERT DİNCİ FAŞİST Mİ?

Şöyle dedi Emre Kongar: “Dinci faşizmin savunulması liberal demokratik bir seçenek değildir!”. Bu ifadeye karşılık olarak ben de şu paylaşımda bulundum: “Keşke kovmak yerine polemikle ve tartışmayla eleştirseydiniz. Çok daha doğurgan ve daha da önemlisi bilgece olurdu. Mesela “dinci faşizm” nedir, neden Nuray Mert bu görüşe kaymıştır, bunu argümanlarla açıklayabilirdiniz. Ona da cevap hakkı vererek elbette. Polemik ve diyalog, Cumhuriyet’in özgüvenini ortaya koyar, kavramsal ve kuramsal bazda analizlere katkıda bulunurdu. Elbette bunlar benim kişisel düşüncem. Saygılar Hocam”. Emre Hoca bu paylaşımlarıma cevaben “Laiklik demokrasinin ön koşuludur. Laiklik olmadan demokrasi olmaz. Dinci faşizm kişisel farklılık değil, bizi bu günlere getiren aymazlıktır” yanıtını verdi. Bu cevap elbette beni tatmin etmemişti. Şöyle cevapladım: “Kesinlikle katılıyorum. Fakat laiklik ve sekülerlik kavramlarının farklı yorumlamaları olabilir. Bunları tartışmak zararlı olmaz. Hocam, tüm saygımla, dinci faşizm benim de şiddetle karşı çıktığım bir olgu. Ancak Nuray Mert’in bu nitelemeyi hak ettiğini düşünmüyorum. Bir gazetenin dünya görüşü ile ideolojik/doktrinleşmiş bir yayın politikasını birbirine karıştırmamak gerektiği kanısındayım. Polemik, demokrasinin temeli, diyalektik düşünce biçiminin olmazsa olmazıdır”. Bunun üzerine Emre Kongar şu paylaşımda bulunarak beni engelledi: “Derhal engelledim. Bu çakma liboşlar hem dinci AKP’den hem FETÖ’den geliyor! Tek tek araştırma vaktim yok. Beni uyaranlara teşekkürler!”.

Şok olmuştum. Şu satırları yazarak yanıtladım: “Emre Kongar beni blokladı. Üzüldüm. Bloklamasına değil, entelektüel sefaletine üzüldüm memleketin. Bir de babam Hadi Çaman’ın dostu olmasına”. Sonrasında Emre Hoca’nın beni engellerken paylaştığı “çakma liboş” ve “AKP’den, FETÖ’den geliyor” ifadesini içeren Tweet’i yayınladım ve öyle yazdım: “Emre Hoca salt Nuray Mert’in kovulması nedeniyle Cumhuriyet’i eleştirdim diye beni blokladı. Türkiye’deki entelektüel sefalet işte bu!”.

FAŞİZAN REJİMİN KEMALİST SOL PAYANDASI

Aradan belli bir süre zaman geçti. Bu kez Emre Hoca — sanırım bir vicdan muhasebesi sonucunda — “Sizi babanızdan dolayı sevdiğimi bilirsiniz. Sadece dinciliği demokratlık diye savunmayı çok uzattınız diye geçici olarak engelledim” paylaşımını yaptı, engellemesini kaldırdı. Ben de rahmetli babamın kendisiyle olan dostluk hukuku ve aile terbiyem gereği şu yanıtı verdim: “Babam sizi çok değerli bir dostu olarak gördü hep. Ondan öğrendiğim en önemli değer, farklı düşüncelere saygı. Sorun yok Hocam. Zor zamanlar”. Ve düşüncemden vazgeçmeden ve alttan almadan ekledim: “Asla dinciliği/dinbazlığı demokratlık olarak savunmadım Sayın Hocam. Çoksesliliğin ve demokratik polemiğin yararlı olduğunu belirttim”. Hocanın takipçilerinin ağır hakaret ve aşağılamalarına yanıt olarak da “Bir fikirsel tartışmada ifade edilen ve hakaret içermeyen herhangi bir argümandan sonra sırtını dönüp gitmek entelektüel bir tutum mu? Düşünce özgürlüğü ‘çiçek-böcek’ retoriği değil. İslamo-faşizmi eleştirmemizin bir anlamı mı kalıyor, eğer düşüncenin özgürlüğünü savunamayacaksak?” Emre Hoca ise benim “entelektüel sefalet” paylaşımımın altına “Peki engellenmediği görülünce bu RT ne olacak?” yazdı.

Sanırım silmemi ima ediyordu. Oysa ben bu yaşanan polemiğin tarihe düşülen önemli bir not olduğu kanısındaydım. Şu cevabı verdim: “Hocam, bana terörist demediniz mi? Sonra engellemediniz mi? Sonra size uymayan fikirlerimden dolayı ‘geçici olarak engelledim’ demediniz mi?”.

Rejimin beni KHK ile üniversiteden atmasının hukuksuz ve yalan “gerekçesi” ile aynı temelde, rahmetli babamın dostu Emre Hoca tarafından Ortodoks olmayan özgürlükçü fikirlerim nedeniyle aynı kayıtsızlıkla ve anti-demokratik üslupla suçlanmam, çok düşündürücüdür. Fiili rejimin Kemalist ‘sol’ payandasını gözler önüne sermesi bakımından da önemlidir. Bu da diğer bir yazının konusu olsun.


Originally published at www.tr724.com on August 15, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.