Erdoğan, Salih Müslim’in kirvesi olur!

Deniz Ayhan

Nihayet Cumhurbaşkanı Erdoğan muradına erdi ve dün ilk kez yeni Amerikan Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’da bir araya geldi. Bu buluşmanın detayları şüphesiz bugün Türk-Amerikan ilişkilerinin çıkmazlarına dair birçok hususu yansıtmakta. Fakat, en sonda söylenilmesi gerekeni en başta ifade etmek gerekirse, belki de 1960 Johnson mektubu krizinden bu yana hiçbir Türk devlet başkanı Washington’da bir Amerikan başkanı karşısında bu denli evvelki ifadelerini yutup, objektiflere acı acı gülümsemedi. 1959’daki Menderes’in ABD seyahatinden bu yana hiçbir Türk devlet başkanı (rahmetli Ecevit dahil) Türkiye-Amerika görüşmelerinde tercüme zamanı dahil 25 dakika kadar az bir zaman dilimi ile meramını anlatmaya mecbur kılınmadı.

Bu toplantı gerçekleşeceği bölgesel ve uluslararası konjonktür itibari ile Erdoğan için o kadar önemli olacak ki, bu görüşmenin gerçekleşmesinden bir hafta kadar önce Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ Washington’a gelerek yeni Amerikan yönetimi yetkilileri ile bir araya geldi ve Erdoğan-Trump görüşmesinde bir kazanın yaşanmaması için ellerinden geleni yaptılar. Erdoğan’ın iple çektiği bu toplantıyı özel kılan şüphesiz birçok sebep bulunmaktaydı. Erdoğan’ın Trump ile yaptığı bu toplantı, Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasının fiili olarak sonlandığı, NATO içerisinde Erdoğan rahatsızlığının yüksek sesle konuşulmaya başlandığı, içerde PKK dışında birkaç başka terör örgütü ile muhatap olmak zorunda kalındığı, Suriye’de Ankara’nın dış politik önceliklerinin Rusya’nın direktifleri ile şekillendiği ve belki de en önemlisi ekonominin çok ciddi yapısal problemlerle boğuştuğu bir dönemde gerçekleşti. Tüm bu problemleri zikretmekle beraber, Erdoğan’ın Washington’a giderken muhatabına sunmak için can attığı üç gündem maddesi vardı. Bunlar sırasıyla, Fethullah Gülen’in iade talebine dair beklentiler, Rıza Sarraf Davası ve Pentagon’un Suriye’de YPG’yi silahlandırma planı. Bu makalede Suriyeli Kürtler meselesini ele alacağım.

TÜRKİYE’NİN KIRMIZI ÇİZGİSİ

Bilindiği üzere, PYD (Demokratik Birlik Partisi) Suriye’de Abdullah Öcalan ismi etrafında bir araya gelmiş Kürtlerin 2003 yılında kurduğu ve liderliğini ise Türkiye’de okumuş ve Türkçeyi iyi konuşabilen Salih Müslim’in yaptığı bir hareket. Bu grubun güçlü siyasal bir yönü olmasına rağmen, Suriye’nin kuzeyinde kantonlar vasıtası ile etkisi sahasını genişletmeye çalışması ve sahip olduğu silahlı milis güçler (YPG: Halk Savunma Birliği) vasıtası ile yer yer DAEŞ ile savaşması, PYD’yi bölgenin hemen hemen tüm stratejik hesaplamalarında varlığı inkâr edilemeyecek bir konumuna getirmekte. Türkiye PYD’yi PKK ile olan iltisakından ötürü terör örgütleri listesine dahil etmiş bulunmakta ve PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde bulunan Arap-Sünni şehirlerin demografik niteliklerine aykırı bir şekilde oluşturacağı herhangi bir Kürt oluşumunu asla kabul etmeyeceğini en başından beri ifade etmekte. Tam da Türkiye’nin bu hassasiyetine rağmen, yeni Amerikan yönetimi geçtiğimiz haftalarda bir karar olarak, PYD/YPG’nin DAEŞ ile olan mücadelesinde ağır silahlarla desteklenmesine karar verdi. Şüphesiz bu karar Erdoğan’ı hem iç siyasette hem de uluslararası mahfillerde son derece zor bir duruma soktu. Amerika’nın aldığı karardan bu yana, Erdoğan haftalardır ‘Eyy Aamerika’ bu durumu asla ve kat’a kabul etmem şeklinde naralar atmakta ve Trump ile olan görüşmesinde kendisini ikna edeceğini defaatle belirtmişti.

Dün Washington’da gerçekleşen Erdoğan-Trump görüşmesi ‘tükürdüğünü yalamak’ deyiminin fiili olarak neye takabul ettiğini göstermesi açısından birçokları için son derece eğitici oldu. Erdoğan basına kapalı gerçekleşen toplantıda, yeni Amerikan yönetimi ile ters düşmemek için, daha önce ‘Eyy!’ naraları ile karşı çıktığı PYD/YPG’nin silahlandırılması planını Amerika’nın öne sürdüğü iki sebeple tabi ki kabul etti. Bu sebepler sırasıyla, PYD/YPG’ye Amerika tarafından verilecek ağır silahların DAEŞ tehdidi bertaraf edildikten sonra ivedilikle ABD’ye tekrar geri teslim edileceği ve PYD/YPG’nin DAEŞ ile mücadelesinde boşaltılan köy ve kasabalara yerleşmeyeceği teminatının verilmesiydi. Bu şarta ek olarak, ABD Türk tarafına terör örgütü olarak tanıdığı PKK ile mücadelesinde büyük kolaylıklar sağlayacağını da iletti.

TEMİNATLAR YETERLİ Mİ?

Bu iki buçuk şartın detaylarına baktığımızda, Amerikan yönetimi Türk tarafına, PYD lideri Salih Müslim’in ABD Suriye Özel Temsilcisi Michael Ratney’e söz verdiğini, dolayısıyla YPG’nin DAEŞ ile mücadelesi sona erdiğinde kendilerine verilen silahların derhal bölgedeki Amerikan güçlerine teslim edileceğinin altını çizdi. Diğer taraftan ve benzer şekilde, Amerikan tarafı Salih Müslim’in kendilerine teminat verdiğini ve DAEŞ’ten temizlenen yerlere kesinlikle yerleşmeyeceklerini Türk tarafına dünkü görüşmede en üst düzeyde ifade ettiler.

Salih Müslim’in sözlerine dayandırılan ve Türk tarafının kabul etmek zorunda kaldığı bu iki teminat, aslında bölgeyi ve Suriye Kürtlerini takip edenler için son derece komik ve yerine getirilmeyecek şartlar olarak daha ilk andan itibaren göze çarpmakta. Tarihi vesikalar (bkz. Bryan R. Gibson — Sold Out? US Foreign Policy, Iraq, The Kurds and Cold War) 1972 yılında dönemin Amerikan başkanı Nixon’ın bölgedeki Kürtleri silahlandırma kararından bugüne Amerika tarafından verilen ağır ya da hafif hiçbir silahın Kürtler tarafından tekrar Amerikalılara geri verilmediğini gösteriyor. Amerika’nın Salih Müslim’in ifadelerine dayandırarak Türk tarafına verdiği ikinci teminata baktığımızda ilk karşımıza çıkan durumun Suriye iç savaşından bu tarafa, PYD’nin Cizre, Kobani ve Afrin Kantonlarını birleştirmek ve burada fiili bir federasyon kurmak adına adeta seferberlik ilan ettiğini, bu bağlamdan hareketle PYD’nin Minbiç gibi Kürt geçmişi olmayan bir şehri ele geçirdikten sonra boşaltmadığını görmekteyiz. Son olarak ABD’nin Türk tarafına PKK ile mücadelede daha fazla destek vereceği şeklindeki bu yarım teminata baktığımızda, PKK’nın ortaya çıktığı 1984 yılından bugüne Amerika tarafından Türkiye’ye sağlanan askeri ve istihbarat yardımları dahil hemen hemen hiçbir desteğin Türk tarafının elini PKK ile olan mücadelede hissedilir bir şekilde güçlendirmediği son derece aşikâr.

Sonuç olarak, dünkü Trump-Erdoğan görüşmesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin razı olmasa da Suriye’nin kuzeyinde fiili (de facto) olarak kurulmuş ve genişlemesini devam ettiren, PKK ile iltisakı bulunan ve Abdullah Öcalan’dan esinlenen bir Kürt yapılanmasının Erdoğan yönetimi tarafından varlığını zımni olarak kabul etme sonucunu doğurmuştur. Dolayısıyla, Erdoğan yönetimi iktidarda kalmayı becerebilirse önümüzdeki beş-on yıllık süreçte aynı Kuzey Irak Kürt Federe Yönetimi ile olan münasebetlerinde olduğu gibi, Suriye Kürtlerine dair inkardan-kabule, düşmanlıktan-müttefikliğe doğru bir politik evrilmenin yaşanacağını beklemek sürpriz olmamalı. Hasılı, Erdoğan Suriyeli Kürtlere tabiri caizse adeta kirvelik yaparak, çocukluktan-ergenliğe (erkekliğe) yükselmenin ilk adımın öncüsü oldu demek yanlış olmayacaktır.


Originally published at www.tr724.com on May 17, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.