Erdoğan ve AKP kurmaylarından Oscar’lık performans

12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği referandumu sonrasıydı.

O dönem, Bugün Gazetesi’nin Ankara Temsilcisiydim ve kulis yazıları kaleme alıyor, Bugün TV’de Temsilciler Meclisi programını yapıyordum.

Referandumdan sonra dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’yı makamında ziyaret etmiştim.

Sandık sonuçları hakkında sohbet ediyorduk.

Ala, konumu itibariyle ‘çekirdek halka’nın içindeydi ve ‘birinci elden’ bilgi almak için iyi bir kaynaktı.

‘Erdoğan’ın referandum yorumunu’ sorduğumda yazılmamak kaydıyla yaptıkları toplantıdan anekdotları anlattı. İfadesine göre Erdoğan “Arkadaşlar ilk kez tam anlamıyla iktidar olduk. Artık kalıcı düzenlemeleri yapmaya başlıyoruz” demişti.

İktidar partisinin kapatılmaktan kılpayı kurtulduğu, Ergenekon davalarının devam ettiği bir dönem olduğu için ben bu ifadelerin ‘o konularla’ ilgili olduğunu düşünmüştüm.

Ancak aradan geçen sürede yaşananlara, özellikle de Erdoğan ve arkadaşlarının demeçlerine baktığımda yanıldığımı, bir başka ifadeyle ‘gizli ajandayı’ kavrayamadığımı fark ediyorum.

Erdoğan başta olmak üzere AKP yönetimi ‘Oscarlık performans’ sergileyerek ‘gizli ajanda’larını çok güzel saklamışlardı.

ADIM ADIM ‘PARTİ DEVLETİ’NE

Bu tezimin iki gerekçesi var.

İlki Erdoğan’ın ‘yol haritası’ ile ilgili. Adım adım hayata geçirilen projelere baktığınızda gerçekten de AKP’nin bir ‘gizli ajandası’ olduğu görülebiliyor.

Özellikle de yargıda yaptığı düzenlemeler, bürokrasideki değişiklikler ve devlet kademelerine hâkim olan ‘tek parti devleti’ uygulamalarına baktığınızda çok önceden planlanmış, pratiği yapılmış ve adım adım hayata geçirilmiş ‘hedefi’ görebiliyorsunuz.

Bu açıdan 15 Temmuz’da yaşanan ‘tuhaf darbe girişimi’ daha da anlamlı hale geliyor.

Şöyle ki, söz konusu tuhaf darbe girişimi sonrası Erdoğan rejimi çok köklü değişiklikleri tereyağından kıl çeker rahatlığı ile yaptı.

Tüm muhaliflerini tasfiye etti. Yargı ve bürokrasiyi ‘partileştirdi’.

Devlet kurumlarında kontrolüne almadığı en küçük bir alan bırakmadı. Hedefe giden yolda önündeki temel engellerden birisi olan TSK’nın belini kırdı.

‘Cemaatçi’ denilerek TSK’nın yarısını tasfiye ederken askerî okulları kapatıp ‘partinin askerlerini’ yetiştirecek düzenlemeleri yaptı.

Detayları uzatmak mümkün. Yani Ala’nın Erdoğan’a atfen söylediği “şimdi iktidar olduk, artık kalıcı düzenlemeleri yapacağız” gelişi güzel edilmiş bir laf değilmiş.

CEMAATİN YÜZÜNE GÜLERKEN KUYUSUNU KAZMIŞLAR

İkinci boyutu ise şu:

Bugün geldiğimiz noktada artık şurası kesin. Erdoğan ve Gül liderliğindeki AKP geleneği (gerçi merhum Erbakan’da öyleydi ama o hiçbir zaman talebeleri kadar pervasız ve saygısız davranmadı) Cemaat’e hiçbir zaman sıcak bakmamış.

Son günlerde verdikleri demeçlere bakarsak Erdoğan’ın ‘Cemaati tasfiye projesi’ hep varmış. Önceleri inkâr ettikleri 2004 Ağustos MGK’sında yapılan o meşhur ‘yok etme planı’ gerçekmiş.

Bu açıdan 27 Nisan e-muhtırası sonrası dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile Dolmabahçe’de yaptığı sır görüşmeyi de not etmek lazım.

Erdoğan o görüşmeye dair hiçbir şey anlatmadı.

Hatta Erdoğan’ın 28 Kasım 2012 tarihli İspanya seyahati sırasında bende uçaktaydım. Konu bir şekilde 27 Nisan’a geldiğinde “Anılarınızı yazdığınızı biliyoruz, 27 Nisan’ı ve Dolmabahçe’yi okuyabilecek miyiz?” diye sormuştum.

O da “Hayır, o konu benimle mezara gidecek” demişti.

Benzeri bir diyalogu Kanaltürk’te yaptığımız canlı yayında yaşadık. “12 Eylül yargılamasından hareketle, 27 Nisan e-muhtırası ile ilgili bir yargı süreci işleyebilir mi?” diye sorduğumda “Ben 27 Nisan’ı bir muhtıra olarak görmüyorum” demişti.

Gerçekten de Büyükanıt ve 27 Nisan ile ilgili hiçbir adım atmadı. En ufak eleştiri yazısında bile ‘Alo Fatih’leri devreye sokup kelle alan Erdoğan’ın kendi hükümetine verilen bir muhtırayı sineye çekmesi üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.

2010 yılına geldiğimizde ise Erdoğan ‘artık gerçekten iktidar’ olduğuna inandığı için düğmeye basmış. Bir yandan ‘Okyanus ötesine teşekkür’ konuşmaları yaparken bir yandan da tasfiye için düğmeye basmış.

Nitekim son dönem röportajlarında bunu açıkça anlatıyor. Mesela 3 Ağustos 2016 tarihli röportajı ve bir gün sonraki TRT yayınında şunları söyledi: “Ben bunu 2010’dan beri dillendiriyorum.”

8 Ağustos 2016’da Rus haber ajansı Tass ve devlet televizyonu Rusya 24’e verdiği röportajda, “2010 itibariyle bu işe çok daha ciddi girdik ve 2010’da dershanelerin kapatılmasına yönelik adımlar atılınca o zaman bunlar ciddi manada sıçramaya başladılar” ifadelerini kullandı.

Erdoğan benzeri açıklamaları muhtelif röportajlarda tekrar etti. Yani kendi ifadesiyle Erdoğan’ın Cemaat’i bitirme planı 2010’da hayata geçmişti.

BİNALİ YILDIRIM DA 2010’U İŞARET ETTİ

Aynı şekilde Başbakan Binali Yıldırım’ın da açıklamaları oldu.

Geçtiğimiz günlerde gazetelerin yayın yönetmenlerine konuşan (yazılanlara göre konuşma tek taraflı olmuş. Başbakan Yıldırım’a sorulması gereken hiç bir soruyu sormamış yayın yönetmenleri) Yıldırım 2010’dan itibaren Cemaatle mücadeleye giriştiklerini anlatmış.

Benzeri bir başka açıklama ise Abdullah Gül’den geldi.

Kendi ifadesine göre Gül, Cemaat ile “Düşünce, din ve siyaset anlayışı açısından hayatının hiçbir döneminde yakınlık duymamış”

‘Devrik Başbakan’ Ahmet Davutoğlu’nun da benzeri açıklamaları var.

Yani genelde Milli Görüş geleneği, özelde de AKP kurmay kadrosu hiçbir zaman Cemaat’i benimsememiş. İhtiyacı olduğu dönemde hem oy potansiyelini hem bürokrasideki gücünü kullanmış, hedefine ulaşınca da ‘terörist’ ilan edip tasfiyeye başlamış.

Bir başka ifadeyle AKP’lerin dediği gibi Cemaat konusunda aldanmamış bilakis ustaca aldatan taraf olmuşlar.

BU ‘İKİYÜZLÜLÜĞÜN’ BİR İZAHI OLMALI

Ancak benim gelmek istediğim bir başka yer var.

Türkiye siyasetinin çok çalkantılı olduğu yıllarda 7 yıl Ankara Temsilciliği yaptım. Gül’den Erdoğan’a, Davutoğlu’ndan Fidan’a AKP kurmaylarıyla çok seyahat ettim, röportajlar yaptım.

‘Off the record’ çok şey konuştuk. Yani ‘birinci elden’ şahitliklerim var.

17/25 Aralık 2013’e kadar söyledikleri, anlattıkları zihnimde canlı.

Kaldı ki söz konusu bu isimler mikrofonlara, kameralara Gülen’i ne kadar çok sevdiklerini, saygı duyduklarını anlatıp Cemaat’e övgüler diziyorlardı.

Erdoğan’ın Gülen’e ‘bitsin bu hasret’ çağrısı yaptığı meşhur 15 Haziran 2013 tarihli Türkçe Olimpiyatları kapanış konuşmasını hatırlayalım. 100 bini aşkın izleyicinin ayakta alkışladığı o konuşmada söyledikleri ortada.

(Bu arada söz konusu ‘zihniyeti’ anlamak için Erdoğan’ın metin yazarı ve başdanışmanı Aydın Ünal’ın Yeni Şafak’ta 2016 Ağustos’unda yazdığı şu satırları hatırlatmak lazım:

“Şunu da ekleyelim: Recep Tayyip Erdoğan, merhum Necmettin Erbakan ve AK Parti’nin neş’et ettiği siyasi hareket Fetullah Gülen’i hiç sevmedi, hiç hazzetmedi ve hiç bir zaman da uyuşmadı. Tayyip Erdoğan, ne Fetullah’a ne de hareketine hiç bir zaman güvenmedi.

Peki, 2012 Türkçe Olimpiyatları’nda sarfedilen ‘Bitsin bu hasret!’ çağrısı neyin nesidir?

Siz bakmayın tribünlerdeki on binlerce ahmağın bu çağrıyı ayakta alkışlamalarına… 2010 yılında başlayan çatışmayı görenler, bu çağrının zerre kadar muhabbet taşımadığını, bu çağrının Fetullah Gülen’i çok fena köşeye sıkıştırdığını ve çatışmayı daha da alevlendirdiğini, bu çağrının bir siyasi dehanın manevrası olduğunu bilirler.”)

Yani Erdoğan Gülen’e ‘sevgilerini yollayıp dön çağrısı yaparken’ onu köşeye sıkıştırma hamleleri yapıyormuş.

Kazandığı seçimler sonrası balkondan yaptığı ‘Okyanus ötesine teşekkür’ konuşmaları herkesin malumu.

2013 Mayıs’ında New York’a giderken havalimanında Gülen’le görüşecek misiniz sorusuna verdiği “Gökten ne yağar ki yer kabul etmez” cevabını verdiği de kayıtlarda duruyor.

Kaldı ki Erdoğan’la birebir görüşen gazetecilerin, Cemaat temsilcilerinin şahitlikleri de hala güncel.

Benzer bir durum Abdullah Gül ve Davutoğlu için de geçerli. Bugün ‘Cemaat’e hiç bir zaman sempati duymadıklarını’ söyleyen bu isimlerin 2010–2013 arası demeçlerine bakın, konuşmalarını dinleyin.

Pensilvanya ziyaretlerine bakın, gönderdikleri aracıların şahitliklerine kulak kabartın. Bülent Arınç’ın, Yalçın Akdoğan’ın, Bekir Bozdağ’ın sözlerine bakın.

Yazıyı uzatmama adına her söylediklerini, her yazdıklarını alıntılamayacağım.

Cemaat fertleri kapı kapı AKP için oy toplarken, Gülen’e sempati duyan bürokratlar kelle koltukta Erdoğan’ı ve AKP iktidarını kollarken onlar Cemaat’in yüzüne gülüp perde arkasından infaz kararını uyguluyorlarmış.

Hem de çok kararlı bir şekilde.

‘FİŞLEME ALÇAKLIKTIR’ DERKEN FİŞLİYORLARMIŞ

17/25 Aralık öncesi AKP kabinesindeki bir bakandan şahsen dinlemiştim.

Bakanlığında bırakın önemli makamları, sıradan atamaların bile MİT kontrolünden geçtiğini, yapılan incelemede söz konusu bürokratın ‘uzaktan bile olsa’ Cemaat iltisakı bulunursa kesinlikle üzerinin çizildiğini anlatmıştı.

Bu arada 15 Temmuz gecesinden başlayan tasfiyeler daha önce kulis ya da dedikodu olarak duyduğumuz “AKP tüm Cemaati fişliyor” sözlerinin doğruluğunu teyit etmiş oldu. Mikrofonlara ‘fişleme en büyük alçaklıktır’ diyen AKP yönetimi fert fert Cemaati fişlemişti.

Sonuç olarak:

Gelinen noktada AKP’nin gizli bir ajandasının olduğunu, Cemaat’i iktidara yerleşmek için kullanıp gücü ele geçirince de tasfiye ettiği artık net.

Benim anlamadığım şu…

Perde gerisinde bu planları yapanların mikrofonlara, Cemaat temsilcilerine, seçmenlerine nasıl bu kadar pervasızca ikiyüzlü davranabildikleri.

Bunun dini, siyasi, ahlaki açıklaması olmalı.

Ben ilahiyatçı değilim. Konunun uzmanı işin dini boyutuna açıklık getirebilir fakat siyaseten ve ahlaken bu yaşananların bir adı var.

O izah da kesinlikle Bülent Arınç’ın dediği şekliyle “siyaset, ütme sanatıdır”…


Originally published at www.tr724.com on July 18, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.