Erdoğan ve en büyük günahı

Almanya ve Hollanda ile yaşanan krizin geldiği boyuta bakar mısınız?

Erdoğan ve AKP hükümeti neredeyse Avrupa’ya sefer düzenleyecekler…

Nazi benzetmelerinden tutun Avrupalı liderlere hakarete uzanan bir dizi nefret söylemi almış başını gidiyor.

Ölçü kaçırılmış durumda…

Tehlikeli sularda kulaç atıyor Erdoğan ve onun peşinden sorgusuz sualsiz giden AKP’liler…

Avrupa’da yaşayan Türklerin ve Müslümanların gündelik hayatlarını zora sokacak bir siyasi propaganda söz konusu…

Milliyetçi oyları AKP’ye yönlendirmek isterken hangi fay hatlarını harekete geçirdiklerini ya bilmiyorlar ya da bilerek, taammüden bunu yapıyorlar.

İzah edelim.

ÖNCE FUNDAMENTALİZM SONRA RADİKALİZM

Avrupa, 1979’da Humeyni’nin İran’da gerçekleştirdiği devrim ve Sovyet işgaline karşı 1979’dan itibaren savaşan Afgan halkının direnişinden sonra İslam ve Müslümanlar konusunda daha hassas olmaya başladı.

Bu hassasiyet Soğuk Savaş’ın bittiği 1989’dan sonra yerini tedirginliğe bıraktı.

Komünizm tehlikesi bitmişti, ama onlara göre yeni bir tehdit başlamıştı.

Bu tehdidi tanımlarken önce fundamentalizm kavramını kullandılar.

Sonra devreye radikalizm girdi.

NATO bile tehdidi gösteren rengini değiştirdi.

Kırmızı’dan (Komünizm) Yeşil’e (İslam) çevirdi.

İşte bu dönemde Harvard Üniversitesi’nden Prof. Samuel Huntington bir makale yazdı.

1993’te Foreign Affairs dergisinde yayınlanan yazısında Huntington, medeniyetlerin çatışmasından söz etti.

Yeni bir dünya düzeni kuruluyordu ve herkes buna göre pozisyon almaya başladı.

DEMOKRASİDEN DÖNÜŞ YOK

Şüphesiz Türkiye de bu gelişmelerden nasibini aldı.

1993’te siyasi dalgalanma yaşandı.

Özal vefat etti, Demirel yerine Cumhurbaşkanı oldu.

Siyasi kadrolar tamamen değişti.

Bu arada Erbakan liderliğindeki Refah Partisi yükselişe geçti.

İstanbul’da dört ilçede belediye başkanlığını kazandı.

İslam ve Müslümanlar tehdit sıralamasında üst sıralara çıktı.

1917 Bolşevik İhtilali sonrası dünyayı kasıp kavuran dinsizlik akımına karşı nasıl Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri tevhid akidesini ikame etmeye çalıştıysa, Fethullah Gülen Hocaefendi de 1960’lardan itibaren Müslümanların iç ve dış din düşmanlarının kurdukları tuzaklara düşmemeleri için büyük çaba sarf etti.

Siyasi kutuplaşmanın zirveye çıktığı 1990’ların başında “Demokrasiden dönüş yok” diyerek önemli bir çıkış yaptı.

Türkiye’de ve dünyada çatışma kültürü üzerine siyaset üretenlerin oyununu bozdu.

Farklı kesimlerle diyalog köprüleri kurdu.

Kendisini sevenlere bağımsızlıklarını kazanan Orta Asya Cumhuriyetleri ile Balkan ülkelerinde okullar açmasını tavsiye etti.

Savaşı değil barışı ön plana çıkardı.

YAŞATMAK İÇİN YAŞAMAK

Ne kadar haklı olduğu Afganistan’da Taliban’ın 1994’te iktidarı ele geçirmesiyle ortaya çıktı.

Bu tarihten itibaren İslam ve Müslümanlar dünya kamuoyunda çok farklı bir tehdit olarak anılmaya başladı.

Sovyet işgaline (1979–1989) karşı savaşırken büyük günah diye intihar saldırılarına sıcak bakmayan mücahitlerin arasından, kendi aralarındaki iktidar kavgası sırasında intihar bombacıları çıkmaya başladı.

El Kaide lideri Usame bin Ladin’in İslam savaş hukukunu hiçe sayarak sivil hedeflere saldırı emri vermesiyle Müslümanlar tüm dünyada terör kavramıyla birlikte anılır oldu.

Hizmet Hareketi “yaşatmak için yaşama” düsturunu dünyaya anlatmaya çalışırken, birileri de intihar saldırılarıyla “öldürmek için ölmeyi” ön plana çıkardı.

ÇATIŞMADAN İTTİFAKA

11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kuleler’e yapılan saldırı Huntington’ın tezi gerçek mi oluyor endişesine yol açtı.

ABD, önce Afganistan’ı sonra Irak’ı işgal etti.

Müslümanlar yaşadıkları ülkelerde ‘terörist’ muamelesi görmeye başladı.

ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, “Bu savaş, Müslümanlarla Hıristiyanların değil, Müslümanlarla Müslümanların savaşı olacaktır” dedi.

El Kaide, intikam almak için art arda Endonezya’dan İspanya’ya, İstanbul’dan Londra’ya kadar çok geniş bir coğrafyada kanlı terör eylemleri gerçekleştirdi.

Dünya yaşanmaz bir hale mi geliyor endişesi içindeyken dönemin İspanya Başbakanı Zapatero ve Başbakan Erdoğan’ın teklifi üzerine BM nezdinde bir girişim başlatıldı.

2005’te hayata geçirilen bu inisiyatifin eşbaşkanlığını İspanya ve Türkiye üstlendi.

Tarihe Medeniyetler İttifakı olarak geçen girişiminin amacı Müslüman ülkelerle Batılı toplumlar arasında görülen karşılıklı şüphe, korku ve kutuplaşma ortamını kaldırmaktı.

Ayrıca bu gerginliğin, çeşitli aşırı unsurlarca istismar edilmesini önlemekti.

Yani…

Hocaefendi ve Hizmet Hareketi’nin 10 yıl önce farklı kültürler arasında başlattığı diyalog zemini bu kez BM düzeyinde karşılık bulmuştu.

Dünya barışı adına umut vericiydi.

KONGREDE MEYDAN OKUMA

Ama 2010’da Tunus’ta başlayıp Libya, Mısır ve Suriye’ye sıçrayan Arap Baharı bu girişimin de sonunu getirdi.

Erdoğan ve AKP iktidarı Arap Baharı’nı, Batı Medeniyeti’ne karşı İslam ümmetinin 100 yıllık hesaplaşması olarak gördü.

1914’te başlayan ve Osmanlı Devleti’nin dağılmasıyla sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı sonrası başsız kalan Müslümanlara liderlik yapmaya soyundu.

2011 seçimlerinden zaferle çıkınca bu planı hayata geçirmeye başladı.

İlk işaret AKP kongresinde verildi.

Beşir’den Mursi’ye, Meşal’den Karzai’ye birçok Müslüman ülke liderinin kongrede boy göstermesi Avrupa’ya bir nevi meydan okuma anlamına geliyordu.

Nitekim Erdoğan ve AKP bu tarihten itibaren Batı Medeniyeti ile hesaplaşma sürecine girdi.

ARAP HAZANI

2011’de başlayan Suriye’deki iç savaşa taraf oldu.

Beklenti büyüktü.

Osmanlı’nın eski nüfuz alanına hükmetmek istedi.

Arap Baharı onlara tarihi bir fırsat veriyordu çünkü…

Bu sırada Hocaefendi hadiseleri çok farklı yorumladı.

“Arap Baharı değil Arap Hazanı” dedi ama sesi cok fazla duyulmadı.

Erdoğan kendini öyle kaptırmıştı ki Arap Baharı ile tüm Müslümanlara liderlik yapabileceğini düşünüyordu.

Bu hedefe ulaşmak için Cemaat’in yurt dışındaki geniş hizmet alanını kullanmak istedi.

Olumlu bir cevap alamayınca Hizmet Hareketi’ni kendisine engel olarak görmeye başladı.

MÜSLÜMANLARA ZULÜM

Hem dünyada hem Türkiye’de barış ve diyalog mesajı veren Hareket’i bitirmek için yola çıktı.

Yaklaşık 4 yıldır Cemaat’i yurt içinde ve dışında terör örgütü ilan etmek için uğraşıyor.

Erdoğan’ın Allah’ın lütfu olarak gördüğü 15 Temmuz’dan sonra bu çabaları katlanarak arttı.

100 bini aşkın insanı soruşturmadan geçirdi.

50 bine yakın kişiyi hapse attı.

Cemaate ait mala mülke el koydu.

Kadın erkek, genç yaşlı herkese zulmetti, hâlâ zulmediyor.

CEMAAT’İN SUÇU

Peki neydi Cemaat’in suçu?

“Türkiye’de ve dünyada insanlar barış içinde yaşasınlar” demişti.

“İnsanlar iktidar mücadelesine kurban edilmesin” demişti.

“Herkesi kendi konumunda kabul edelim” demişti.

“Farklı din, mezhep ve ırka mensup insanlar kavga etmeden bir arada yaşayabilirler” demişti.

Cemaat’in suçu büyüktü.

Savaşı değil barışı, ötekileştirmeyi değil birlikte yaşamayı savunuyordu.

İçte ve dışta barış havzaları oluşturmak için hareket eden Cemaat’i bitirmek amacıyla topluma nefret tohumları ekti.

Şimdi aynı işi, farklı kültürlerin on yıllardır birlikte yaşadığı Avrupa’ya taşıyor.

BİNDİĞİ DALI KESİYOR

Müslümanlara liderlik yapmak için çıktığı yolda 1,3 milyar Müslüman’ın hayatını zehir edecek adımlar atıyor.

Medeniyetler çatışması yaşayan dünyaya barış mesajı vermek için Medeniyetler İttifakı eşbaşkanlığını yapmaktan medeniyetler arasında savaş çıkarma noktasına gelmesi çok hazin…

Erdoğan, 15 yıllık iktidarı boyunca birçok suçlamayla karşı karşıya kaldı.

Ama…

Cemaat’e ve Avrupa’ya karşı geliştirdiği nefret söylemi belki de onun en büyük günahı olarak tarihe geçecek.


Originally published at www.tr724.com on March 16, 2017.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Vehbi Şahin’s story.