Ezan, İslâm’ın evrensel sembolüdür

Yorum | Cemil Tokpınar

Her gün minarelerden yükselen ezanı dinlerken gözyaşına boğuldunuz mu hiç? Hele bu kutlu çağrıyı işitince sevinçten uçup kurban keserek bayram ettiniz mi?

Çoğumuz için imkânsız bu. Çünkü ezana alıştık, onu kanıksadık, cazibesinden, ihtişamından, güzelliğinden uzaklaştık. Belki ezanı işitince duygulanıp ağlayan olur, ama kurban kesip bayram etmek hayli uzak bir ihtimal.

Ancak 16 Haziran 1950’de minarelerden ezan sesini duyanlar önce kulaklarına inanamadılar. “Acaba bir yanlışlık mı var?” diye dikkat kesildiler. Minarelerden, “Allahuekber, Allahuekber” sedaları yükseliyordu. Devamı olan, “Eşhedü enlâilâhe illâllah” gelmeye başlamış, 18 yıldır hasret kaldıkları ezana kavuşmuşlardı. Ezanı sonuna kadar adeta her kelimesini, her hecesini büyük bir özlemle dinlediler.

Genç ihtiyar, kadın erkek, hüzün ve sevinçle karışık duygu yoğunluğunu gözyaşlarıyla ifade ediyor, kimileri de şükür kurbanları keserek bu muhteşem günü kutluyordu. Özellikle yaşlı olanların, ezanın orijinal hâlini yıllarca dinleyip 18 yıllık Türkçe ezan işkencesine sabredenlerin sevinci bambaşkaydı.

Niçin bu tarihî olayı hatırlattım?

Ancak bir kere delinin biri kuyuya taş atmış bulundu. Atınca da Türkçe ezana evet diyenlerle hayır diyenler arasında tartışma başladı.

Ne yazık ki milletin şiddetle reddettiği Türkçe ezanı bugün hâlâ savunanları görünce bilhassa gençlere bu meselenin aslını ve tarihini hatırlatmak istedim.

Türkçe ezan nasıl başladı?

Türkçe ezanın hikâyesi 1931 yılının Aralık ayında başladı. Mustafa Kemal’in emriyle dokuz hafız, Dolmabahçe Sarayı’nda ezanın ve hutbenin Türkçeleştirilmesi çalışmalarına başladı. Kuran’ın Türkçe tercümesi ilk kez İstanbul’da Yerebatan Camii’nde Hafız Yaşar tarafından okundu.

İlk Türkçe ezanı Fatih Camii’nde okuyan ise, Hafız Rifat Bey’di. Çalışmalar büyük bir hızla ilerliyordu. 3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde İstanbullular yeni bir sürprizle karşılaştılar. Bu kez yer, Ayasofya Camiiydi ve sıra Türkçe Kur’an’la birlikte tekbir ve kamete gelmişti.

18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı aldığı emir üzerine ezanın Türkçe okunmasına karar verdiğini açıkladı. Takip eden günlerde, yurdun her yerindeki Evkaf Müdürlüklerine Türkçe ezan metni gönderildi. 4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların kesin ve şiddetli bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir genelge gönderildi.

Bu genelge tavizsiz ve acımasız bir şekilde uygulandı. Türkçe ezan ve kamet okumayanlar, işkence gördü, cezalandırıldı, hapsedildi, sürgüne gönderildi.

Ruhsuz ve tatsız cümleler

Ezanın Arapça cümleleri Türkçe ezanda şöyle düzenlenmişti:

Allahuekber: Tanrı uludur.

Eşhedüenlâilâheillâllah: Şüphesiz bilirim ve bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak.

Eşhedüenne Muhammederresûlüllah: Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed.

Hayye alessalâh: Haydi namaza.

Hayye alelfelâh: Haydi felaha.

Lâilâheillâllah: Tanrı’dan başka yoktur tapacak.

Görüldüğü gibi her şeyin Türkçesi verilmiş, ama “felâh” kelimesinin anlamı olan “kurtuluş” özellikle verilmemiştir. Böylece namazın bir kurtuluş olduğu mesajı kasten gizlenmiştir.

Arapçadan Türkçeye tercüme, tamamen acemice, ruhsuz ve tatsızdı. Ezanın orijinal halindeki cazibe, ihtişam, tesir, nefaset, musiki, ahenk yok edilmiş, sadece şekilden ibaret kalmıştı.

Oysa ezanın doğuşu, ilk okunuşu öylesine ilginç ve tatlıydı ki…

Ezanın doğuşu

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Medine’ye hicret edince Müslümanları namaza çağırmak için kullanılacak vasıta konusunda ashabıyla istişare etmişti. Namaz vakti bir bayrak dikmek, boru veya çan çalmak, ateş yakmak gibi teklifler yapıldı. Ama Efendimiz hiçbirini beğenmedi.

Bir sabah, Abdullah bin Zeyd (r.a.) Peygamber Efendimize gelerek, rüyasında bir adamın kendisine namaza davet etmek için bazı cümleler öğrettiğini belirtti. Zikrettiği cümleler, bugün okunan ezandaki cümlelerdi.

Bunun üzerine Efendimiz, “İnşaallah bu rüya doğrudur! Bilâl ile birlikte kalk da, gördüğünü ona öğret, ezanı okusun. Çünkü onun sesi güzel ve gürdür” buyurdu.

Hz. Bilâl, Mescid-i Nebevî’nin yakınında bulunan yüksek bir yere çıkarak, öğretilen kelimelerle ezanı ilk defa okudu. O gece Hz. Ömer (r.a.) ve Ashâb-ı Kiram’dan bazıları da bu rüyâyı aynen görmüşlerdi. İşte bu sırada, “Ey inananlar! Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman, hemen Allah’ın zikri olan namaza koşunuz. Alışverişi bırakınız. Bilirseniz sizin için bu daha hayırlıdır.” meâlindeki Cuma Sûresi’nin 9. âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Böylece, ezan vahiyle de bildirilip teyit edildi.

İşte o günden beri 14 asırdır orijinal haliyle okunmakta olan ezan ülkemizde 18 yıl boyunca Türkçe okunmuştu. 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, yaklaşık bir ay sonra 16 Haziran’da ezanı aslına döndürdü. Ne yazık ki, 27 Mayıs 1960’da yapılan ihtilalin gerekçelerinden birisi bu icraat olmuştu.

Ezan İslâmın şearidir

DP’nin yaptığı doğruydu. Çünkü İslamın bir şeari, bir sembolü olan ezanın kelimeleri ve nasıl okunacağı Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından belirlenmişti. Ezan dünyanın her yerinde, farklı ırk ve dil taşıyan Müslüman milletlerde hep Arapça okunmuştu. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, ezan sadece namaz vaktini bildirmek için değil; kâinatın yaratılmasının en büyük neticesi ve insanlığın yaratılış sebebi olan tevhidi ilân ve Allah’a karşı kulluğu izhar etmek içindi. Yine o, ezanı aslına çevirmekle Demokratların on derece kuvvet kazandığını belirtiyordu.

Bugün de “namazda gözü olmadığı için ezanda kulağı olmayan” bazı kimseler, ezanın tekrar Türkçe okunmasını isteyebiliyorlar. Oysa dinimizde şeair denen bu gibi hususlar, bütün Müslümanların hukuku olduğu için ancak tümünün rızasıyla yapılabilir. Hiçbir hakikî mümin ise, Türkçe ezana razı olmaz.

Çünkü ezanın her şeyi muhteşem bir mucizedir. Okunuşu, musikîsi, kelimeleri insanı hayran eden bir güzellik taşır.

Ezan tevhid ve şehadettir

Ezan cümlelerinin dizilişi bile ayrı bir güzellik ve aşamalı bir seyir takip eder. Önce Allahuekber ile Yüce Yaratıcımızın en büyük olduğu ilân edilir. Ezan sesinin ulaştığı yere kadar bir nur yayılır. Sonra “Eşhedüenlâilâheillâllah” ile Allah’ın birliğine olan şehadetimizi haykırırız. Arkasından gelen “Eşhedüenne Muhammederresûlüllah” cümlesi, ismini ismiyle birlikte yazan Rabbimizin Habibine olan imanımızı terennüm eder. İman hakkıyla ifade edilince sıra ibadete gelir. “Hayyealessalâh”, en muhteşem ibadet olan namaza çağrıdır. “Hayyealelfelâh” ise, iman edip namaz kılanların kurtuluşunu müjdeler. En sonunda yine Rabbimizin en büyük olduğu vurgulanır ve tevhidin ilânı olan “Lâilâhe illâllah” ile ezan son bulur.

Bu yüzden her ezan okunurken onu dinlemek, konuşmamak, hatta selam vermeyip Kur’an bile okumadan müezzinin her cümlesinden sonra onu tekrar etmek gerekir.

Sanki ezanı okuyan Bilâl-i Habeşî imiş gibi duygulanmak, sanki az sonra Mescid-i Nebevî’de imam olacak olan Resulüllahın arkasında namaz kılacakmışız gibi heyecanlanmak, Yüceler Yücesinin huzuruna çıkmak arzusu ve sevinciyle dolup taşmak lâzımdır.

Öyle ezanlar vardır ki, dinleyen kimsenin İslamiyet’le şereflenmesine sebep olmuştur.

Nice ezanlar vardır ki, namaz kılmayan bir Müslümanı namaza başlatmıştır.

Ve öyle içten, öyle tatlı ve coşkulu ezanlar dinlersiniz ki, camiye koşarak gider, cemaatsiz namaz kılamazsınız.

Allah bizlere her namaz vaktinde asumanı çınlatan ezanı dinlerken böyle bir heyecanı ve duygu selini yaşamayı, namaz aşkıyla coşup taşmayı nasip etsin.


Originally published at www.tr724.com on November 9, 2018.