Generallerin oyunu

Kadir Bayer

Geçen yılın sonunda vizyona giren Arrival (Geliş) isimli bilimkurgu filminde, uzaylılar dünyaya (bu kez sadece Amerika’ya değil, çeşitli ülkelere) gelirler ve her ülke kendi yöntemleriyle onlarla iletişim kurmaya, dillerini çözmeye ya da en azından ne amaçla dünyada olduklarını anlamaya çalışır. Film bir Hollywood yapımı olduğu için de biz sadece Amerika’daki ekibin çabasını seyrederiz ancak filmin bir yerinde Çin’de uzaylılarla nasıl iletişime geçildiğini öğreniriz: Çinliler, uzaylılara Mahjong oyununu öğretmişlerdir ve bu yolla iletişim kurmaktadırlar. Amerikalı dil bilimci Louise Banks (Amy Adams) bunun tehlikelerinden bahseder. Eğer uzaylılarla ilk iletişim bir çeşit ‘kazan-kaybet’ oyunu üzerinden kurulursa, sonunda onları dünyamızı yok etmeye ikna etmek ihtimali kuvvetlenir. Meşhur deyişe atıf yapılır: ‘Elinde bir çekiç olan, bütün sorunları çivi olarak görür ve tepesine çekici indirir.’

Nitekim filmde Çin ve Rusya gibi ülkeler uzaylıların gelişini ‘askerî bir tehdit’ olarak algılamış ve bütün operasyonu generallere devretmiştir. Askerî terim ve kavramlarla hareket edilir. Amerikan tarafı da benzer şekilde FBI ve ordu yetkililerinden oluşan bir ekip kurmuştur ancak biri fizikçi, diğeri dilbilimci iki sivil uzman da çağırmıştır ve operasyonun niteliğini, biraz da sivil uzmanların ‘inatçılığı’ sayesinde, bu sivil ‘mantık’ belirler.

TRUMP’IN SURİYE MÜDAHALESİ

Amerikan Tomahawk füzelerinin ‘Rusya bütün hava sahasını kapattı, kuş bile uçamaz’ dediği Suriye’de bir askerî üssü, üstelik nokta atışı yaparak (piste hiç zarar vermeyip sadece binaları yok ederek) vurması, Amerikan yönetici elitindeki ‘gizli savaş taraftarlarını’ açığa çıkardı. Obama’nın Suriye’ye müdahale etme projelerini sıkı şekilde eleştiren isimler, Trump’ın ‘kimyasal silah kullanımı’ sonrası yaptığı açık müdahaleyi alkışlamaya başladı. Gerçi Obama’nın da hiçbir zaman Suriye’ye doğrudan müdahale etme gibi bir amacı olup olmadığı tartışılır. Nitekim Obama’nın eski ekibi ve Demokrat Parti’ye yakın düşünce kuruluşları, Suriye’de Rusya’ya fazla alan açıldığını, Beşşar Esad’ın yaptıklarının yanına kâr kalmasının Ortadoğu’da farklı dengeler oluşturabileceğini daha yüksek sesle söylemeye başladı.

Böyle giderse Barack Obama, Suriye krizinin çözümü için diplomasiye inanan son ‘lider’ olarak tarihe geçecek. Burası tarihte ‘iyi’ bir yer mi, yoksa değil mi tartışılır. Amerikan müdahalesinin ‘çözüm’ olup olmadığı bir yana, Obama’yı eleştiren Demokratlar genelde ‘daha iyi bir alternatifin de üretilemediği’ argümanını kullanıyor. Nitekim Rusya’yla diplomatik ilişki yürütmenin ne kadar zor olduğunu eski ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’ye sormak gerekir.

ABD DIŞ POLİTİKASINDA NE DEĞİŞTİ?

Bu noktada, sorulması gereken soru şu: Trump yönetimiyle Obama yönetimini, özellikle dış politika konularında ayıran en önemli husus nedir? Demokrat ya da Cumhuriyetçi, ABD dış politikası 21. yüzyılda bir zorunluluğun pençesindeydi. Barack Obama, her ne kadar Afganistan ve Irak’tan ABD askerini çekmek istese de, mevcut durum onu sonuna kadar zorladı. Ayrıca 8 yıllık Obama dönemi, Ortadoğu’da ABD Drone’larının ‘sürek avına çıktığı’ bir dönem olarak hatırlanacak. Suriye’ye müdahale edilmese bile Libya’ya müdahalede fazla tereddüt edilmedi.

Bazılarına göre Obama’nın Suriye konusundaki zayıf tutumu Amerika’nın diplomaside de çaresiz kalmasına yol açtı. Eğer Suriye’nin belirli bir bölgesinde Amerikan askerî varlığı ciddi şekilde hissedilseydi, Rusya ve İran da Beşşar Esad konusunda bu kadar ısrarcı olmayacaktı (Nitekim Esad her ne kadar şimdilik Suriye’yi kurtarmanın ‘tek yolu’ gibi görünse de, gerek İran gerekse Rusya savaşın hemen sonrasında Esad’dan kurtulmanın yolunu arayacak gibi görünüyor.)

Ancak Obama yönetiminin bir başka özelliği vardı. O da dünyanın problemlerinin ‘askerî bakışla’ ele alınmasına karşı bir çeşit direniş. Özellikle Hillary Clinton’ın dışişleri bakanlığı döneminin sonunda, yani Libya’dan acı bir ders aldıktan hemen sonra, Obama daha fazla inandı bu duruşa. Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesine ses çıkarmadığı gibi, Suriye’de de dümeni ele geçirmesine karşılık yalnızca ekonomik yaptırımlar uygulamakla yetindi. Demokrasiyle yönetilen ve adil, özgür seçimlerle iktidarların değişebildiği ülkelerde ekonomik yaptırımlar seçmenin gözünü korkutabilirdi ancak Rusya ve Suriye gibi ‘tek adam’ yönetimlerinde, bu türlü hamleler halkları cezalandırmaktan başka anlama gelmiyordu.

GÜÇLÜ ORDU GÜÇLÜ AMERİKA!

Bu ‘zayıf Amerika’ imajı, Cumhuriyetçi Parti’nin seçim kampanyaları boyunca en çok vurgu yaptığı şeylerden biri oldu. Özellikle de Donald Trump’ın. İş öyle bir noktaya vardı ki, Donald Trump gerek kampanyasında, gerekse seçilir seçilmez kurduğu geçiş takımında askerlerle çalışmayı tercih etti. Şimdilerde de Amerikan hükümetinin ağırlığını Trump’ın golf arkadaşları olan CEO’lar ve koltuğunun altında dosyalarla Washington’da düşünce kuruluşlarını gezen, siyasîlere sufle veren emekli generaller oluşturuyor. (Tabi bunlardan birisi olan emekli General Mike Flynn vakası, Trump’ın çok tehlikeli ‘iş ortakları’ edindiğinin de göstergesi. Baş stratejisti ve kampanyasının en etkili ismi Steve Bannon’u Ulusal Güvenlik Danışma Kurulu’ndan çıkarması ise, sadece daha fazla generale yer açmış oldu.)

Şu anda İç Güvenlik Bakanlığı’nda eski general John Kelly, Savunma Bakanlığı’nda ise bir başka eski general James Mattis oturuyor. Geleneksel olarak Amerikan dış politikasında başkandan sonraki tek yetkili Dışişleri Bakanı’dır ancak Trump döneminde, bu konuda Savunma Bakanlığı’nın etkisinin artabileceği gözleniyor. Petrol devi Exxon’un eski CEO’su Rex Tillerson’un dışişleri bakanlığı, o kadar zayıf bir başlangıçtı ki, bu makamın yalnızca ‘ulak’ görevi göreceği konuşulur oldu. Diğer taraftan Savunma Bakanı James Mattis’in Trump üzerindeki etkisinin daha ‘belirleyici’ olacağı konuşuluyor.

İYİ GENERAL, KÖTÜ GENERAL

Bu konuda iki farklı görüş var: İlki, Mattis ve Kelly gibi generallerin Trump’ın ‘çılgınlıklarına karşı’ en iyi ‘denetim mekanizması’ olduğu yönünde. Her iki isim de hem oldukça entelektüel hem de hayli başarılı askerler olarak tanınıyor. Özellikle Müslüman ülkelere yönelik vize yasağıyla ilgili kriz döneminde Beyaz Saray’ı geri adıma ‘zorladıkları’ konuşuluyor. Diğer görüş ise demokrasinin generallerin ‘nöbetine’ devredildiği bir ortamda, özgürlüklerin ve sivil hakların önemsizleşeceği yönünde. Buna örnek olarak İsrail’deki yönetim veriliyor. Sürekli ‘hayatta kalma’ üzerine kurulu İsrail siyasetinin askerî ağırlığı, demokrasiyi her dönemde ikincil plana itiyor.

Trump’ın Amerika’yla ilgili vizyonu basit: Daha güçlü. Bu, ekonomide içe dönük projeleri vaat ettiği gibi dışarıda da ‘halka hoş gelecek’ şekilde müdahaleci bir dış politikayı getirebilir. Önceleri Trump’ın Ortadoğu’daki savaşa bulaşmayacağı düşünülüyordu ancak içeride işler iyi gitmeyince Obama yönetiminin ‘zayıflıklarını’ hatırlatarak dışarıda ‘zaferler’ arayacağına dair beklenti arttı.

Bu arada ‘dost’ olarak gördüğü Putin’in de yakın danışman çevresinde çok sayıda emekli general tuttuğunu, hatta Rusya’nın 21. yüzyıldaki askerî odaklı dış politikasına ilham veren ‘hibrit savaş’ stratejisinin General Valery Gerasimov patentli olduğunu hatırlatmak isterim. Suriye konusunda aktörlerin sürekli fikir değiştirmesinden ve kamuoyuna çelişkili açıklamalar yapmasından da anlaşılıyor ki, bölgede diplomasi patinaj çekmekte ve ellerinde çekiç olan generallerin yönettiği dış politikada çivilerin başına neler geleceği önümüzdeki süreçte netlik kazanacak.


Originally published at www.tr724.com on April 11, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.