Hala anlamadınız mı?

AKP ile Cemaatin arası iyi iken iktidarın ilginç bir algı yönetimi vardı. Bütün demokratik adımları kendi siyasi projelerine, bütün yanlış işleri ‘Cemaat’e havale ederlerdi. Tabii gizli gizli, sinsi sinsi yaparlardı bu işi. Mesela AB görüşmelerinde kendilerine yöneltilen eleştirileri “Biz de çok istiyoruz ama Cemaatin güvenlikçi kadrosu fiili durumlar oluşturarak bizi zora sokuyor” diyerek savuştururlardı. Bunu özellikle Adalet Bakanlığı ve ona bağlı çalışan kadrolar yaptı.

Şark kurnazlığı!

Batılılar bu numarayı hiç yutmadı; çünkü hiçbir Cemaat/sosyal grup, bürokratları siyasi otoritenin aksine harekete geçiremezdi. Hele ‘emir kulu’ olmayı şuur altına kazımış Türk bürokrasinin hükümet dışından verilecek direktiflere göre hareket etmesi asla söz konusu olamazdı.

Ya bizim kamuoyu?

Kitleler içinde iktidar cenahından ne verilse havada kapmaya hazır kalabalıkların olduğu çok açık. İktidarın ak dediğine ak; kara dediğine kara demeye hazır papağan partizanlar koro halinde şarkılar söyledi hep. Asıl komik kaçan bazı aydınların, gazetecilerin, siyasetçilerin durumuydu.

Hala da öyle!

Mesela Kürt siyasi hareketine hep dediler ki “Bu KCK operasyonlarını biz de istemiyoruz ama Cemaatin savcıları ve polislerini durduramıyoruz.” Doğru değildi bu iddia; ama Kürt siyasetçiler bu hikayenin üzerine atladı. Sandılar ki KCK tutuklamaları Erdoğan’a rağmen yapılıyor. Gerçek tam aksiydi! Bütün baskınların emrini bizzat Erdoğan veriyor; hatta kimin tutuklanacağına dair telkinlerde bulunuyordu. Sonra da dönüp Kürtler’e ‘Biz de rahatsızız’ diyordu.

Nereden mi biliyorum?

Bir kere şunu bilin ki bahsettiğim iki yüzlü tavra siyasetçilerin önemli bir kısmı aşina idi. Ayrıca bu gerçeği Ankara’nın nabzını iyi tutan herkes biliyordu. Mesela bir dönem içişleri bakanlığına bağlı en üst düzey görevliler, Erdoğan’a nazı geçebileceğini düşündükleri insanları gizliden gizliye ziyaret ediyordu. Niye mi? Daha önce bizzat verilen emirle KCK operasyonları yaptırılan bürokratlar görmüşlerdi ki çift taraflı bir oyun oynanıyor. Bir taraftan zorla gözaltı/tutuklama emri veriliyor; öbür taraftan “Bu adamlar kendi başlarına iş çeviriyor” diyerek PKK’ya açık hedef yapılıyordu.

Öyle bir noktaya geldi ki bürokratlar Erdoğan’a yalvarırcasına “Aman efendim, geçen sefer bazı somut bilgi ve belgeler vardı elimizde. Bu sefer hiç bir şey yok; yapmayalım” demiş; ama zılgıtı yemişlerdi. Adamlar da çaresizlik içinde Erdoğan’a etki edebileceğini düşündükleri parti içinden ve medyadan insanlara “N’olur bunu yapmayalım” diyorlardı…

Gel gör ki Kürt siyasetçilerin büyük çoğunluğu iktidarın kendilerine reva gördüğü tutuklamaların faturasını Cemaate kesti. Kolayına geliyordu çünkü. Erdoğan ile pazarlık yaptıkları, açılım sürecini beraber götürdükleri için kolaycılığa kaçıp kurnaz bir politikayı tercih ettiler. Hatta Kürt siyasal hareketinin tanınan simalarından Hatip Dicle havuz medyasının tetikçisi haline geldi, Yeni Mahalle’de kendisine ne öğretildi ise onu ekranlarda sayarak Cemaati suçladı, AK Parti’yi akladı.

Peki ne oldu şimdi?

Yani cemaat aradan çıkınca, Cemaate yakın olduğu söylenen bürokratlar işinden gücünden atılınca, valiler başkanlığında parti devleti modeli memleketi işgal edince Kürt sorunu çözüldü mü? Daha özgürlükçü bir devlet mi çıktı karşılarına?

Cemaat devre dışı kalınca iktidarın maskesi düştü ve bütün operasyonların aslında tek ağızdan çıktığı netleşti. Ali Bayramoğlu’nun temsilciliğini yaptığı, Ruşen Çakır’ın davulla zurnayla payanda olduğu “Aslında AKP özgürlükçü ama Cemaat bırakmıyor ve devletin güvenlikçi kanadı özgürlükçü kanadına baskın çıkıyor” tezi şimdilerde gümbür gümbür çöktü.

Cemaatle yolları ayıran AKP’nin o günden beri attığı tek bir demokratik adım var mı? Kürt sorununda da yok, Alevi meselesinde de. Toplumu korkunç bir kutuplaşmaya mahkum eden ve kitlesel çatışmalar çıksın diye her gün ajitasyon yapan kadro artık mazeret de üretmiyor, maske de takmıyor.

Korku… korku… korku…

Kral çıplak ama korku dağları esir almış; hala birileri Cemaati suçlayarak ‘Erdoğan’a hakaret suçu’ndan sıyırmaya, AK Trol denen kiralık tetikçilerden kaçınmaya çalışıyor. Nasıl olsa Cemaate saydırmanın bir bedeli yok; hatta koruyucu bir kalkan bile oluyor onlar için. Oysa kendinden olmayan hiçbir düşünceye yaşam hakkı tanımayan, onların bütün olanaklarını elinden alan, herkesi hapse atarak topluma şekil vereceğini sanan kişi(ler) orta yerde duruyor ve artık amacını hiç mi hiç saklamıyor.

Bir gün ayrıntılı yazayım bari: Ahmet Şık’ın tutuklanması da, Nedim’in hapse atılması da, Büşra Ersanlı’nın zindana tıkılması da Reis operasyonuydu. O zaman bile bunu görmek mümkündü. Erdoğan herkesin gözünün içine baka bakan ‘Kitap vardır bomba gibidir’ demişti. Nedim ve onun gibiler o tür ifşaatlara bile kulak vermedi. Şimdi Cemaat yok; on binlercesi hapiste, işsiz, sürgünde…

Hala mı aynı hikâye?

Hani demokratik Türkiye! Bugün ve Zaman gazeteleri basıldığında kıvrak havalarla raks edenler toplumun bütün kesimlerini kapsayacak kadar geniş gazete/tv kapatma işlemleri yapıldığında acı gerçeği görebildi mi dersiniz? Ya Cumhuriyet’e uydurulan baskın/kayyum senaryosu! Mideniz kaldırabiliyor mu? Hala FETÖ deyip koca bir yalana sığınan zavallı bir zümre gerçeği ne zaman görecek? Öyle bir örgüt yok. Hukuken de yok mantıken de yok. Uydurma bir hikayeyi perde yapıp saklandıkça ve canavarın gözlerinin içine bakmadıkça özgürlük gelmeyecek bu ülkeye. Hala anlamadınız mı?

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.