Harun diye gelip, Karun olanlar

Alper Ender Fırat

Harun (as) olmak için yola çıkmışlardı. Ezilen, horlanan, yok sayılan, özgürlükleri kısıtlananların haklı sesi olacaklardı. Güçlünün değil haklının yanında duracaklar, mazlumu zalimin elinden kurtaracaklardı. Hz. Ömer gibi adalet dağıtacaklardı. Devleti yönetirken Ebubekir gibi kılı kırk yaracaklar, kamunun malını yetim malı gibi görecekler, adaletle nasıl yönetilirmiş modern çağlara da göstereceklerdi. Endülüs gibi yepyeni bir medeniyet inşa edeceklerdi. Her şeyi sadece bunun için istiyorlardı, parayı, iktidarı, makamı… Başını bir gayeye vermiş kahraman gibi, kendilerini insanlığa adamışlardı.

Tıpkı Karun gibi…

Karun da Hz. Musa’nın (as) yakın bir akrabasıydı. Önceleri Hz. Musa’ya samimi olarak inanan, gündüzleri oruç tutup geceleri ibadet eden, fakir bir kimseydi. Musa’ya (as) inandıktan sonra, kendisini ilim ve ibadete verdi. Ondan pek çok şey öğrendi. Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’dan sonra, İsrailoğullarının en bilgilisi haline geldi. Tevrat’ı ezbere bilir ve çok güzel okurdu. Musa (as) buna dua etti ve bir rivayete göre değersiz madenleri altına çeviren simya ilmini öğretti. Bu ilim sayesinde değersiz basit madenler bunun elinde altına dönüşüyordu.

Önceleri ibadet ve itaatine düşkün olan Karun, bu ilim sayesinde zengin olunca ibadetlerini önce gevşetmeye daha sonra da ihmal etmeye başladı. Kendisi çok zengin olduğu için, Hz. Musa (as) ona Allah’ın emri olan zekatı vermesi gerektiğini hatırlattı. Karun zekatını hesap edip önüne büyük bir rakam çıkınca bunu vermek istemedi. Musa (as) kendisine ne kadar nasihat ettiyse de hiç kâr etmiyordu. Zekat diye bir şeye ikna olmuyordu. Hatta Musa’ya (as) karşı gelerek, kendisinin haklı olduğunu savundu. Hatta ona çirkin iftiralar atmaya kalkıştı.

Allâh’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste; ama dünyâdan da nasîbini unutma! Allâh sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsanda bulun! Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama! Şüphesiz ki Allâh, müfsitleri sevmez!” (el-Kasas, 77)

“Kârûn ise:

«O (servet), bana ancak kendimdeki bilgi sâyesinde verildi.» dedi.

“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazîneler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: «–Şımarma! Bil ki Allâh, şımarıkları sevmez!»” (el-Kasas, 76)

Bilmiyor muydu ki, Allâh, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti! Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allâh onların hepsini bilir). Derken, Kârûn, ihtişâmı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünyâ hayâtını arzulayanlar: «–Keşke Kârûn’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi; doğrusu o çok şanslı!» dediler.

Kendisine ilim verilmiş olanlar ise: «–Yazıklar olsun size! Îmân edip sâlih amel işleyenler için Allâh’ın mükâfâtı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.» dediler.” (el-Kasas, 78–80)

Karun gibi iyi niyetle başladıkları yolda, onun simya ilmini öğrenmesi gibi onlar da iktidar ilmini öğrendi. Karun’un basit madenleri altına çevirip çok büyük servet elde etmesi gibi bunlar da iktidar sayesinde dokundukları her şeyin altına dönüştüğünü fark ettiler. Dokundukça zenginleştiler, zenginleştikçe güçlendiler, güçlendikçe azgınlaşıp çığırdan çıktılar. Güç ve zenginliğin Karun’u ahireti unutmuş azgın bir Nemrut’a dönüştürmesi gibi bunları da ondan daha beter azgın bir zalime dönüştürdü. Dünyanın yalancı mutluluğu onlara Karun gibi her şeyi unutturdu.

Karun yaptıklarının cezasını bu dünyada mallarıyla birlikte yere gömülmekle ödedi. Bütün zalim ve yoldan çıkmışların sonu bundan farklı değildi zaten.

Harun gibi yola çıkıp Karun gibi olanlara ‘yazık oldu, çok yazık oldu.’

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.