Hayatta kalmak için okumak

Küçükken, koltuğumun altına aldığım Elifba kitabıyla Kur’an öğrenmeye gittiğim sırada hiç tanımadığım sakallı bir amca bana gülümseyerek selam vermişti. Bu güzel jestin sebebinin ben değil de, koltuğumun altındaki kitap olduğunu anlamam biraz zaman aldı. Ama kitapların insanlar arasında bir çeşit ortaklık kurabileceğine dair güzel bir ders oldu bu bana.

Ortaokuldaki Türkçe dersi hocamız, sınıfta herkese bir kitap aldırıp sonra da bu kitapları birbirimizle paylaşarak sene sonuna kadar en az 20 kitap okuyacağımızı söylediğinde, en çok da bu paylaşma işini sevmiştim. Sonunda, okuduklarımı paylaşabileceğim, üzerinde konuşabileceğim arkadaşlarım olacaktı. O arkadaşlarımdan bazılarıyla yıllarca dostluk ettik, hâlâ kitaplardan konuştuğumuz olur. Dahası, ben hâlâ aynı kitaptan etkilenmiş, aynı kitabın büyüsünde kaybolmuş insanlarla sıkı dost olabiliyorum.

***

Lisedeyken, kitapların dünya çapında dostluklar kurabileceğine, aynı kitabı okuyup aynı duyguları yaşayan insanların bir araya gelebileceğine şahit olmuştum. Bazılarının ‘kırmızı kitap’ dediği Risale-i Nur külliyatı, dünyanın her yerinde onu okuyan ve okuduklarını hayata tatbik etmeye çalışan insanlar toplamıştı etrafına. Risale-i Nur’ların sadece okunması değil, yazılması ve başka şehirlere, başka insanlara ulaştırılması da bir hayli etkileyiciydi. İsa Aleyhisselam’ın havarilerinin Roma’ya yolculuğu kadar görkemliydi neredeyse.

Daha sonra bir parçası olacağım Zaman Gazetesi’nin verdiği, bu vesileyle evimizde bulunan Peygamberler Tarihi serisini okurken, hep etkilendiğim şeylerden birisi de, Allah’ın peygamberlerine kitap göndermesi olmuştu. Elbette hepsine değil ama sözlü aktarılan vahiyden ‘kitap’ diye bahsedilmesi (bazılarına da ‘sayfalar’ gönderilmişti) ve inananların bu kitaplara da iman etmesinin farz kılınması, büyüleyiciydi. Kur’an, diğer kitaplı dinlerin mensuplarına da ‘ehli kitap’ diyerek, onları bir bakıma ‘kitapsız kavimlerden’ ayırıyordu. Mekkeli müşriklerin cehaletten doğan itirazı ile Medineli ehli kitabın okumuşluğundan gelen itirazı arasında bir fark olduğunu, ayetlerden çıkarabiliyordunuz.

***

Arjantinli yazar Alberto Manguel, Okumanın Tarihi kitabında, İslam’ın Kur’an’ı sadece bir kitap olarak değil, Allah’ın sıfatlarından birinin tecellisi olarak görmesinin muhteşemliğinden bahsetmişti. Yani Kur’an okumak, sadece bir kitabın sayfalarını karıştırmak gibi değil, bizzat Allah’ın yeryüzünde ‘görünen’ bir sıfatıyla ‘haberleşmek’ gibiydi. Bir fani olan Bediüzzaman da, kendisini ziyaret etmek isteyen talebelerine, Risale-i Nur’ları okumasını tavsiye ederdi. Belli ki kendisiyle ilgili ‘kıymetli’ tek şeyi, Kur’an’la irtibat kurduğu Risaleler olarak görüyordu.

İlahî kitapların kutsallıkları mahfuz olmakla birlikte, insanlık tarihinde büyük etkiler meydana getirmiş ‘insan yapısı’ kitaplar da vardı. Tıpkı Risale-i Nur külliyatı gibi, Mevlana Celaleddin-i Rumî’nin Mesnevi’si de uzun yıllar boyu insanları etrafında toplayabildi. Şimdilerde özellikle Amerika’da hayli popüler olan Mevlana’nın hikâyeleri, okuyucularına iç dünyalarını ne kadar ihmal ettiklerini hatırlatıyordu. İnsanın ‘ilahî tecellilerin aynası’ olduğunu söyleyen Mevlana, o aynayı parlattıkça insanın sadece ilahî olanı ‘yansıtacağını’ aktarıyordu. ‘Aynayı parlatma’ metaforu, inananlar için ‘kulluk’, inanmayanlar içinse ‘manevî (spiritual) duygulara açıklık’ olarak algılanıyor muhtemelen.

***

Kitaplar, bize farkına varmadığımız şeyleri gösterebildikleri ölçüde ilgimizi çekiyor, peşinden sürüklüyor. Bu hep böyle oldu. Kafası çatlak bir şövalye özentisinin yel değirmenleriyle savaşması, üzerinden 400 seneyi aşkın bir süre geçmesine rağmen hâlâ, kendi yarattığı illüzyonla savaşanlar için kullanılan harika bir metafor. Üstelik İspanyol yazar Cervantes’in anlatımı öylesine harikadır ki, ‘zarara kendi rızasıyla girene merhamet edilmez’ kaidesine rağmen, o çatlak şövalyeye, Don Kişot’a üzülürsünüz de. Dahası bazıları Don Kişot olmayı, olabilmeyi, o çatlaklığı, yel değirmenleriyle ‘şövalyece’ bir mücadeleye girişmeyi, naifçe ama, ‘iyi’ bir şey olarak da görürler. Belki de yel değirmenleri gerçekten ‘kötü’ insanları temsil etmektedir…

***

Doğu Almanya’daki bir devlet ajanının, ünlü bir yazarın evini ‘rejim adına’ dinleyişini konu edinen ‘Başkalarının Hayatı’ (Das Leben Der Anderen) isimli filmde, ünlü yazar salondaki piyanodan Beethoven’ın Appossionata’sını çalar ve ardından Lenin’in bu müzik hakkındaki yorumunu aktarır: “Bu müziği çok fazla dinlememeliyim. Aksi halde devrimimi tamamlayamam.” Lenin, bu müziği dinleyerek ‘sert’ olunamayacağını anlatır. Ünlü yazar da, bu müziği dinleyen kimsenin ‘kötü biri’ olamayacağını düşünür. Nitekim devlet ajanı, o esnada ünlü yazarın evinin salonunda çalmakta olduğu müziği dinliyordur.

Tıpkı bu filmde olduğu gibi, uzunca bir süre kendini kitaplara vermiş, okumayı bir iptila edinmiş insanların ‘kötülük’ yapamayacaklarını düşündüm. En azından hatalarından dersler çıkarabileceklerini, kendileriyle yüzleşme konusunda kitaplardan bir şeyler öğrenebileceklerini umdum. Mevlana’nın insan için kullandığı ‘ilahî tecellilerin aynası’ tabiri, kitaplar için de ‘insanların kendilerini görebilecekleri bir ayna’ olarak kurulabilirdi.

***

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sının kahramanı Raskolnikov’un kötülüğe giden yolları nasıl adım adım aldığını sayfalar boyu okumak, insanın kendi nefsine çeki düzen vermesi için bir bahane olabilirdi. Tarih kitaplarından önce ‘Makbul’ sonra ‘Maktul’ İbrahim Paşa’nın hayat hikâyesini okumak, sadece onun şahsının değil koca bir devlet düzeninin ‘iyilik ve kötülük arasında’ nasıl salınıp durduğunu gösterebilirdi, hakkıyla okuyabilene. Macbeth’in ‘çılgın, şizofrenik bir diktatöre’ dönüşme süreci, hem liderler hem de sıradan insanlar için ibretlik bir hikâye değil miydi? Üstelik eğer yazarların ‘şefkati’ diye bir şey varsa, o da düşüş hikâyelerini, trajedileri yazarken okuyucunun bir miktar da olsa, şeytana ya da nefsine uyup ‘düşen’ insanlar için merhamet duymasını sağlamaktır kanımca.

Bu yüzden Cervantes’in aptal Don Kişot’unu okurken, o yaşlı çatlak adama üzülmek, biraz da okurluğun, iyi okurluğun şanındandır.

***

Şu sıralar ‘vaktimiz olmuyor okuyamıyoruz’ diyenlere, ‘bu sıkıntılar arasında nasıl okuyalım?’ diye soranlara, eğer haddim olmayarak bir nasihat vermem gerekseydi, insanlığın bugüne kadar yazageldiği o şahane hikâyeleri okumalarını ve bu kâbus günlerinde okuyarak ayakta kalabileceklerini söylemek isterdim.

Bunun için de sözü İsviçreli bir yazara, Peter Bischel’e bırakıyorum. Aynı kitapları okuyup hayatlarını aynı kelimeler etrafında örgüleyenler ve şu sıralar kitaplarını devletin göremeyeceği yerlerde saklayanlar için hayli tanıdık ifadeler:

“Bazı insanlar kendilerini okur sayar. Sonra da ‘biliyor musunuz, ben doktorum’ derler, ‘okumaya hiç vaktim yok.’ Şimdiye kadar bir alkoliğin, ‘biliyor musunuz, ben doktorum, içmeye hiç vaktim yok’ dediğini duymadım. Herhangi bir tiryakinin, aslında üç paket içerim ama şu sıra hiç vaktim yok, dediğine de şahit olmadım.

İptila nedir, ona işaret etmeye çalışıyorum.

Okumak, harfleri yan yana dizmek ve bu harflerin ağaçlar ve evler ve insanlar ve anlaşmazlıklar ve güçlükler yaratması, bunların sadece harflerden oluşabilmesi gibi bir mucize, bu coşku, insanı müptela yapar ya da yapmaz.

Ve bir müptela ihtiyacı her neyse ona ulaşmanın yolunu her vakit bulur.

Okurlar ortadan kaldırılamaz, olsa olsa devlet zoruyla yok edilebilirler. E, olabilir, devlet hepsini hapseder ve bütün harflere el koyar, onlar da hiçbir şey okuyamaz hale gelirler. Bu pekâlâ mümkün. (…)

Alkolizmin ortadan kaldırılabileceğini ancak yeminli içki düşmanları düşünebilir. Ben alkolizmden yana değilim, ona epeyce karşıyım, sadece bir iptila olduğu için adını anıyorum.

Ve dediğim gibi, eğer bir gün ortada hiç kitap kalmazsa, evimde kitaplarım var, onların hepsini bir daha okuyabilirim.

Ve hepsini bir daha okuyuncaya kadar epey yaşlanırım herhalde.” (kamberbiber.wordpress.com adresindeki siteden alıntıdır)


Originally published at www.tr724.com on February 4, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.