İfade özgürlüğü bu kadar zor mu?

Şanar Yurdatapan ismini duymuşsunuzdur. Vikipedi sayfasında yazdığı gibi tam da, “müzisyen, besteci, söz yazarı, insan hakları savunucusu”.

1980 Eurovision’unda Türkiye’yi temsil eden Ajda Pekkan’ın söylediği “Aman Petrol” şarkısının sözleri ona aittir mesela. 19 Nisan’da Hollanda’da düzenlenir yarışma ve Pekkan, 15. olur. O yaz sıcak geçer ve 12 Eylül’de darbe olur. Darbeyle birlikte Şanar Yurdatapan, Türk vatandaşlığından çıkarılır. Karısı, bir diğer ünlü müzisyen Melike Demirağ’la birlikte birçok dünya başkentinde Türkiye’yi anlatan konserler ve toplantılar icra ederler.

1991’de Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olduğu dönemde Türkiye’ye dönmeye karar verir yine. “Rahat” duramaz. 1995’te Yaşar Kemal, Der Spiegel dergisinde yayınlanan “Yalanlar Seferi” başlıklı makalesinden ötürü yargılanmaktadır ve Şanar Yurdatapan, “Düşünce Suçu’na Karşı Girişim” adında bir inisiyatif başlatır. 97 ve 98’de iki kez tutuklanır. Serbest kalır. 2000 yılında ise düşünce suçu sebebiyle 2 ay cezaya çarptırılır ve bu cezasını da kendine has ‘eylemliliği’ içerisinde, Kartal Özel Tip Cezaevi’nde o dönem meşhur olan ‘izolasyon hücrelerinde’ tamamlar.

1990’lı yıllar boyunca, onu düşünce ve ifade suçundan yargılanan kim varsa yanında görürüz. Hatta, suç olarak görülen köşe yazılarını ya da sözleri tekrar ederek, kendini savcılığa şikâyet eder. Yargılanır. Savunduğu kişiler arasında okuduğu şiir sebebiyle hapis cezası verilen Recep Tayyip Erdoğan da vardır; o şiiri Şanar Yurdatapan mahkemede bir eylem olarak okumuştur.

Türkiye’nin her dönemde içine düştüğü absürtlükleri yerinde tespit edip aksiyona geçen biridir. 2004’te kadın avukatların mahkeme salonuna başörtüsüyle alınmamasına karşı, Abdurrahman Dilipak’ın askerî mahkemedeki duruşmasına başörtüsüyle katılır.

2010 Referandumu’nda onu “Yetmez Ama Evet” saflarında görebilirsiniz. 2011’de Ahmet Şık’ın, “İmam’ın Ordusu” isimli kitabı ‘örgütsel doküman’ ilan edildiğinde, dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı’ya içinde kitabın da bulunduğu bir mektup göndererek kendini ihbar ettiğine, ve bu eylemin herkes tarafından yapılması çağrısında bulunduğuna şahitlik edersiniz. Ona en son, ‘Barış İçin Akademisyenler’ bildirisine imza atan akademisyenlerin ‘suçlarını’ tekrar ederek savcılığa kendini ihbar ederken rastlamışsınızdır.

Şanar Yurdatapan (elbette kusurları ve yanlışları da olan bir insan) Türkiye’nin ‘demokrasi kültürü’ çıtasının bir hayli üstünde seyreden bir sivil önder. Öyle ki, “Türkiye küçük Millet Meclisleri” başlıklı projesiyle katılımcı demokrasinin yerelden başlaması gerektiğini göstermek istemişti. Maalesef ülkenin ‘büyük’ meseleleri buna izin vermedi.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde maalesef hükümetlerin neredeyse istisnasız hiç vazgeçmediği şey, ifade özgürlüğünü kısıtlamaya girişmek oldu. Kimisi bunu ‘medyayı hizaya getirmek’ olarak açıkladı, kimisi ‘terör propagandası’ diyerek ağızları tıkamak istedi.

Hâlbuki çok basitti her şey: İnsanlar yazdıkları yazılardan, konuştukları şeylerden ötürü cezalandırılmasın. İfade özgürlükleri ellerinden alınmasın. Belirgin bir şiddete çağırmadıkça, aleni hakaret içermedikçe, her fikir özgürce dolaşsın.

Bilmiyorum farkında mısınız, bir süredir Türkiye’de sadece ‘suçlu gördüklerini’ hapse atmakla yetinmiyor yetkililer. Onlarla dayanışanları da hapse atıyorlar. Tarihî bir yanılgının, ‘kökünü kazımak’ histerisinin, vücut bulmuş hâli gibiler.

Geçen hafta Aslı Erdoğan tutuklandı. Bugün Eren Keskin, ifade verecek. Biri, dünyaca ünlü bir yazar. Diğeri, hayatını hak ihlallerine adamış bir aktivist. Ellerine silah almış değiller; yazılarında açıkça şiddeti öven bir satır yok. Kimseye hakaret etmemişler.

Ama zor. Çok zor. Mahkeme salonları eğer vicdanlı, merhametli bir “insan” hüviyetine bürünseydi, muhtemelen yüzyıllardır bu topraklarda ‘sözü’ sebebiyle zulme maruz kalanlar adına, “Yahu bırakın insanlar konuşsun!” diye haykırırdı muhtemelen. Buna rağmen, birbirinin içtihatlarına bakarak topluma daha iyi yaşamanın, daha özgür olmanın yolunu açması beklenen yargıçlar sınıfı doymuyor. Her geçen gün, birilerinin daha ağzını bantlamaya uğraşıyor.

Usta yazar Yaşar Kemal’in 1995’teki temennisiyle noktalayalım: “21. yüzyılda insanlığa karşı işlenmiş suçlar birbiri ardına gün ışığına çıkartılacak ve mahkûm edilecektir. Ancak bu, alışılmış mahkemelerden olmayacaktır; çünkü ülkenin onuru, onun insanlığı, mahkeme önüne çıkarılacaktır.”

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.