İstanbul’dan Sur’a kıyım kültürü

Avrupa şehirlerine gittiğinizde çoğu zaman sizi tarihî binalarla dolu bir eski meydan karşılar. Şehir o küçük eski merkezin etrafında halkalar şeklinde genişlemiştir. Mahalleler, semtler o merkeze göre dizilir. Bazı büyük şehirler, tarihî meydanlardaki araç trafiğini bile kapatmıştır. Burası turistlerin ilgisini çekmek için vardır belki ama aynı zamanda kiliseleri, müzeleri ve hâlen kullanılan devlet binalarıyla birlikte bir çeşit ‘hafıza’ anlamını taşır.

Şehircilik her şeyden önce ‘hafıza’ demektir çünkü. O şehirde bizden yüzyıllar önce de birilerinin yaşadığını bilmek, onların hatıralarını bugüne taşımak demektir. Bu hafıza bize bir ‘kimlik’ kazandırır. Kim olduğumuzu hatırlarız, nereden geldiğimizi… Bu kimlikten sıyrılmak ve bir dünya vatandaşı olmak da elimizdedir ancak varsa o kimliğin kazandıracağı ‘iyilikler, güzellikler ve doğrular’ da önemlidir. Bir dilin içine doğan, bir

kimliğe sahip demektir zaten. İsteseniz de bir dilin/kimliğin mirasından kaçamazsınız. Hatta birileri size zorla unutturmaya çalışsa da, başarısızlığa mahkûmdur. Tarih ve hafıza, çıkar gelir yeniden.

Bir dilin, kimliğin ya da kültürün devamlılığını elbette insanlar sağlar ancak onları aşacak şekilde serpilip gelişmesini, gelecek kuşaklara olduğu gibi aktarılmasını sağlayan şey şehirlerdir. Bugün Avrupa’yı ‘ulus devletler’ penceresinden görüyoruz ancak Avrupa’yı bugünkü güçlü milletlere dönüştüren 1400’lere kadar uzanan şehirleşme olmuştur. Almanya, İngiltere, İtalya ya da İspanya gibi ülkelerin geçmişlerinde bu dinamik şehirlerin müthiş önemi vardır.

Hamburg, Münih, Manchester, Londra, Floransa, Roma gibi şehirler daha yerleşik ulus devlet otoritesi kurulmadan önce de Avrupa’daki kültürel ve ticarî etkinliklerin merkezi konumunda olmuşlar. Yüzyıllar öncesinden gelen bu birikimi şehirleşme adı altında koruyup bugünkü kültürel mirasın kuşaklar boyu aktarılmasını sağlamışlar. Küreselleşme ile birlikte ulus kimlikler ya da dilin taşıdığı miras aşınsa bile, buralardaki şehircilik bireyleri bile aşan bir muhafaza hâline gelmiş. Öyle ki Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda yıkılan şehirleri onarmak, o tarihî dokuyu yeniden kazandırmak için müthiş paralar aktarılmış.

MUHAFAZAKÂRLIĞIN DA İFLASI

Artık malumunuz, Türkiye’de ‘muhafazakârlık’ ürettiğini söyleyen bir parti, yani AKP, ülkedeki bütün tarihsel mirası yerle bir etmekle meşhur hâle geldi. İstanbul sevdasıyla şiir kasetleri dolduran Erdoğan, İstanbul’a en büyük ihaneti ediyor. Şehrin tarihî dokusunu yerle bir etmekle kalmadı, hâlihazırda dünyadaki en kalabalık şehirlerden biri olan İstanbul’u daha da büyütmeye çalışıyor. Kuzey ormanlarını imara açarak, şehri yönetilmez hâle getirdi. Sadece trafik problemi değil genel manada bir ‘yaşam’ problemi var İstanbul’un artık. İnsanlar mutsuz. Giderek daha da mutsuz hâle gelecekler.

2002’den önce de İstanbul, Türkiye’nin kalbiydi. Marmara Bölgesi ekonominin can damarıydı. İstihdam buralarda olduğu için insanlar bu bölgeye göç ediyordu. Ancak 1998’de İstanbul’a vize uygulanmasını isteyen Erdoğan, 2013’te ‘Ben vize istedim o zaman karşı çıktılar, şimdi de gelenlere gelme mi diyelim’ diyerek günah çıkarttı. Göçü engellemeyenlerin önceki hükümetler olduğunu savundu. Öyle veya böyle bugün İstanbul daha da fazla göç almaya çalışan bir şehir zira sürekli yeni konut yapılıyor ve bu konutların bir şekilde insanlara satılması gerekli.

Keşke sadece İstanbul’a has bir durum olarak kalabilseydi bu. Osmanlı mirasının en canlı yaşatılabileceği İstanbul’a bile sahip çıkamayan ‘muhafazakârlar’, Anadolu’daki Selçuklu mirasının talan edildiğini duymadılar bile. Anadolu gibi binlerce yıl medeniyetlere beşiklik etmiş bir toprak parçasının sanki IŞİD istilasına uğramış Palmira gibi çoraklaşması, meselenin sadece ‘radikalleşme’ olmadığını da gösteriyor. Hiç kimsenin umurunda değil çevre ve şehircilik. Ufacık bir araziyi nakde çevirmeye çalışıyor herkes.

YÜZLERCE YILIN BİRİKİMİNİ BİR ÇIRPIDA YOK ETMEK

Şimdi bu ‘kıyım’ kültürünün en canlı örneğini Diyarbakır’ın Sur ilçesinde görüyoruz. Önce PKK bahane edilerek yerle bir edilen Sur, şimdi de tarihî ve kültürel mirasına hiç bakılmayarak yeniden imar edilmeye çalışılıyor. Beton satmaktan kalpleri betonlaşmış müteahhitlerin ve onlara bu yolu açan kalpsiz yöneticilerin iş birliği ile Sur, bütün kimliksel bağlamından koparılmak isteniyor. Yıllarca uygulanan politikalarla baskılanmaya çalışılan Kürt kimliği, Sur ve diğer Kürt şehirlerindeki yıkımlarla birlikte, daha büyük bir darbe yiyor.

15 Temmuz’un ardından çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler’le (KHK) ardı ardına kapatılan Kürtçe medya, Kürt dernekleri ve sivil toplum kuruluşları, kısa vadede MHP ile yapılan iş birliğinin bir neticesi, orta vadede Irak ve Suriye’de kurulması beklenen Kürt devletlerine karşı bir ‘önlem’, uzun vadede ise Türkiye’deki Kürt nüfusunun ‘silikleşmesi’ için uygulanan bir projeye benziyor.

Üstelik işin hiçbir yerinde şehircilik, tarih korumacılığı, çevrecilik yok. Gözlemcilerin aktardıklarına göre hiçbir şekilde özen gösterilmeden yıkım ve yeniden yapım amaçlanıyor. Oldu bittiye getirilerek, ‘bakın size tertemiz bir şehir verdik’ denilerek kapatılacak mevzu muhtemelen. Özellikle bölge halkının içine düştüğü yoksulluk fasit dairesi de daha fazlasını talep etme imkânını düşürüyor. Avrupa şehirlerinde olduğu gibi o şehirlerin varlığını koruyan inisiyatiflerin oluşması, çeşitli vesilelerle engelleniyor. Sivil toplumun budanması, bütün ülkeyi keyfi şekilde idare etmek isteyen iktidara altın tepside sunuyor.

Bize de bu enkazın altında direnmek ve bir gün bu karabasan son bulduğunda var gücümüzle yeniden inşa edebilmek için çareler aramak düşüyor.


Originally published at www.tr724.com on August 29, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.