İsyan ahlakı temsilcileri ve denetim

YORUM | Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN

İsyan ahlakının en başta gelen temsilcilerinin peygamberler ve peygamber varisleri olduğunu daha önce ifade etmiştik. İsyan ahlakına sahip insanların karakterlerini anlamak için bazı örnekler üzerinde duralım.

Hz. Musa (as) ve Hz. Hızır (as) kıssası:

Kehf sure-i celilesinde anlatılan Hz. Mûsâ (as) ve Hz. Hızır (as) kıssası, Hz. Mûsâ (as) üzerinden haksızlıklar karşısında susmama, onlara karşı gelme, hakkın hatırını a’li tutma ve doğruyu dillendirme isyan ahlakına sahip bireylerin karakterlerinin nasıl olması gerektiğinin ipuçlarını vermektedir.

Hz. Mûsâ (as) Hz. Hızır (as)’a “Üstadım, sana öğretilen bu ilimden bana da bir şeyler öğretmen için sana tâbi olabilir miyim, beni talebeliğe kabul eder misin?” (18/66) dediğinde Hz. Hızır (as)’ın verdiği cevap şöyle olmuştur: “Doğrusu,sen benimle beraberliğe sabredemezsin. Bütün yönleriyle kavrayamadığın meseleler karşısında nasıl kendini tutabilirsin ki?” Hz. Hızır (as) kendisine verilen ilimle, Hz. Mûsâ’nın (as) melekut yani perde arkasına vakıf olmadığı zahiri haksızlık gibi gözüken hadiselerle karşılaştığında kendine tutamayacağını, haksızlıklar karşısında susamayacağını, doğruyu her ne olursa olsun dillendireceğini, bunun O’nun (as) fıtratının, karakterinin ve sahip olduğu ahlakının gereği olarak böyle olacağını biliyordu.

Hz. Mûsâ (as) “İnşaallah” beni sabırlı bulacaksın ve senin hiç bir emrine karşı koymayacağım.” demesine rağmen kendilerine yardımcı olan birisinin gemisinin delinmesi karşısında verdiği sözü unutarak karakterinin gereğini sergilemiş ve hemen itiraz etmişti. Bunun üzerine Hızır (as): “Sen benimle beraberliğe katlanamazsın dememiş miydim? İşte sen de gördün!” diyerek sözünü hatırlatır. Sonra yaşadıkları iki hadisede de Hz. Mûsâ (as) aynı şekilde tepki verirler. Bu yaşanan üç olaydan sonra Hz. Mûsâ (as) bu yolculuğun devamına güç yetiremeyeceğini anlar ve Hz. Hızır (as) ile yolları ayrılır. Allah (cc), Kur’an’da bize ulû’l-azm peygamberlerden olan Hz. Mûsâ’nın (as) şahsında isyan ahlakına sahip bireylerin nasıl bir ahlaka sahip olmaları gerektiğine dair de çok güzel bir örnek vermektedir.

Kızım Fatıma bile olsa, ayrım yapmaz ve cezasını verirdim…

Bir diğer örneği de M. Asım Köksal’ın İslam Tarihi’nde ele aldığı şekliyle, Allah Rasûlü’nün (sav) hayatı seniyelerinden verelim: “Peygamberimiz döneminde, Mahzumoğulları kabilesine mensup soylu bir kadın hırsızlık yapmış ve suçu sabit olmuş, elinin kesilmesine karar verilmişti. Kadının kabilesinden olan bazı kişiler, kadının elinin kesilmemesi için Peygamberimize müracaat etmeye karar verirler. Ancak doğrudan ona bir şey söylemeye cesaret edemedikleri için, Peygamberimizin çok sevdiği, oğlu gibi gördüğü Zeyd b. Sabit’in (ra) oğlu Üsame’yi (ra) araya koyarlar. Sevgilinin sevgilisi ünvanına sahip olan Hz. Üsame (ra), durumu peygamberimize (sav) arz eder. Olay karşısında Peygamberimizin (sav) tavrı çok sert ve nettir: “Sen kötülükleri önlemek üzere Allah’ın koymuş olduğu cezalardan bir cezanın affı hakkında mı benimle konuşuyorsun?! Sizden önceki insanları helak eden, ancak, onların içlerinden şerefli ve soylu birisi hırsızlık ettiği zaman onu cezasız bırakmaları, içlerinden fakir ve zayıf biri hırsızlık edince de onun hakkında ceza uygulamaları idi. Vallahî, hırsızlığı sabit olan Mahzum kabilesinden Fatıma değil, kızım Fatıma bile olsa, ayrım yapmaz ve cezasını verirdim!” Sonra da emretti, o kadının eli kesildi. Bunun üzerine, kadın güzelce tevbe etti ve evlendi de.” Bu kadının daha sonra sahabe içerisinde çok iffetli bir insan haline geldiği de anlatılmaktadır. Bu olaydan alınması gereken bir çok ders olmasına rağmen hususen hakkın hatırının söz konusu olduğu yerde başka hiçbir hatıra bakılamayacağı, prensiplerin ve kuralların uygulanmasında hiç kimsyeye ayrıcalık yapılamayacağına dair önemli dersler vardır.

Bir örnek de Hz. Ali’den (ra) verelim;

Bir savaşta bir kâfirin yüzüne tükürmesi karşısında onu öldürmekten vazgeçmesi karşısında, “Neden beni kesmedin?” diye sorunca “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim.” diyen Hz. Ali (ra) gibi her bir davranışının ne kadar hak hesabına olduğunu sorgulayabilecek kadar hakperest olunması gerekmektedir.

“Ya Resulullah burada konaklamanı emreden yüce Allah mıdır?”

Zeynî Dahlan’ın es-Sîretu’n-Nebeviye’sinde anlatılan bir olay vardır. Peygamberimiz (asm), Bedir’e vardığında en yakın su kuyusunun -yani bulduğu ilk su kuyusunun- başında konaklar. Bunun üzerine Habbab b. Münzir (ra) yanına varıp, “Ya Resulullah burada konaklamanı emreden yüce Allah mıdır? Yani bunu değiştiremez miyiz? Yoksa bir savaş taktiği ve hilesi olarak mı burayı seçtiniz?”der. Peygamberimiz (asm), “Bir savaş taktiği ve hilesi olarak burayı seçtim.” der. Bunun üzerine Habbab, “Ya Resulallah, burası uygun bir yer değildir. Gidip Kureyş’e en yakın kuyunun başına konaklayalım, diğer kuyuları da kapatalım. Bir havuz açıp su dolduralım. Böylece bizim suyumuz olurken, onlarınki olmaz.” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (asm) bu sahabinin ön görüsüne uyar ve ordugâhın yerini değiştirir.

Sahabe efendilerimizdeki (r.anhum) uslup inceliği ve şuurdaki derinlik ne kadar güzeldir. Öncelikle konaklama emrinin Allah’tan gelen bir emir mi olup olmadığını sorgulamakta -Çünkü karşısındaki vahiyle müeyyed bir peygamberdir- , öyle olmadığı cevabını aldığında sahip olduğu aklının ve tecrübelerinin hakkını vererek bu husustaki düşüncesini rahatlıkla ifade edebilmektedir. Allah Rasulü (sav) ise bu makul görüşe evet demektedirler.

Bir peygamber karşısında bile farklı düşünceler bu şekilde dillendirilebiliyorsa, hele günümüzde artık peygamberlerin bulunmadığı da nazara alındığında, herkese karşı düşünceler çok rahat ifade edilebilmelidir. Bireylerin içerisinde yer aldığı denetim kültürü…

Bireylerin hizmet değerleri ve prensiplerinin hayata geçirilmesi ve hayata geçirildikten sonra da denetimlerinin yapılması hususunda bir cehd ve gayret ortaya koymaları gerekmektedir. Bu işi de bazen bizzat kendileri, bazen de onları gerçek manada temsil edebilen temsilcileri veya kurulup hayata geçirilmesi hususunda ısrarlı olmaları gereken bağımsız denetim kanalları yoluyla yapmalıdırlar. Ciddi bir takip, sorgulama ve denetimin yapılması gerekmektedir. Bu ihmal edildiği zaman insan mahiyetindeki boşlukların etkisiyle her zaman bir bozulma, değerler ve prensiplerden bir uzaklaşma, güç zehirlenmeleri, vifak ve ittifakta da ciddi kayıpların meydana gelmesi mümkündür.

Dünyevi şirketlerde bile bu hususlara riayet edilmektedir. Şirketlerin gerçek sahipleri olan hisse senedi sahipleri şirketlerini kimlerin yöneteceği hususunda yetki sahibidirler. Yöneticileri seçtikten sonra da değişik denetim mekanizmalarını kullanmak suretiyle yöneticilerinin performanslarını, yönetici pozisyonlarını kendi menfaatleri için kullanıp kullanmadıklarını vs. diğer konuları kontrol etmektedirler. En az yılda bir kez olmak üzere de yapılan genel kurul toplantılarında yöneticiler tarafından bir yıl boyunca yaptıkları çalışmaların şirket sahiplerine takdimi yapılmaktadır. Bu toplantılarda bütün bunlar değerlendirilerek önemli kararlar alınmaktadır. Ebedi hayatı ilgilendiren ve bütün insanlığa hizmet sunması gereken hizmet hareketlerinde bu hususlara daha çok riayet edilmesi gerekmektedir.

Her bireyin denetici olduğu bir toplum modeli…

Bireylerde isyan ahlakı geliştiği zaman, denetim olayı artık toplumdaki her bir ferd tarafından gerçekleştirilen bir olay haline gelir. Ferdler, yöneticiler veya idare edilenler değer ve prensiplere uygun hareket etmedikleri zamanlarda uslubunca bu işe müdahil olacaklar, sorgulayacak ve bu yanlışları düzeltmeye çalışacaklardır. Bireyleri bu kıvama ulaşmış olan bir toplumda, herkes kendine çekidüzen vermek zorunda kalacak, yanlış yapmama veya yanlışlarını düzeltme mevzuunda oldukça hassas hale geleceklerdir.

En güzel örnekleri bulabildiğimiz Hulefay-ı Raşidin efendilerimiz döneminden iki olay ile konuyu örneklendirelim. Birincisi Hz. Ömer efendimiz (ra) hutbe irad ederken cemaatten biri ayağa kalkar ve “Ey Ömer ben seni dinlemiyorum. Ganimetten dağıtılan kumaştan bir elbise çıkması mümkün değilken, nasıl olur da sen o kumaştan bir elbise yaptırdın ve onu şimdi giyiyorsun?”. Hz. Ömer’in (ra) oğlu ayağa kalkıp kendi hissesi ile babasının hisselerini birleştirip bir elbise yapılabildiğini anlattıktan sonra aynı sahabe ayağa kalkar ve bu sefer de “şimdi konuş ya Ömer, şimdi seni dinliyorum” der. Sahabeler haksızlıkların önünü almak için çok gayretlidirler ve düzeltilmesi adına da işe sahip çıkmaktadırlar.

İkinci örnek de aynı dönemden. Bir gün Humus şehrinin halkı, Hz. Ömer’in (ra) kendilerine atamış oldukları valileri ve aynı zamanda şanlı bir sahabe olan Hz. Sa’d bin Âmir (ra) hakkında şikayette bulunurlar ve bu valinin onlarca kabul edemeyecekleri bazı davranışlarından bahsederler. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) bu valisini huzuruna getirtir ve halkın huzurunda bu davranışlarının hesabını sorarlar. Valisi Hz. Sa’d (ra) tarafından halkın anlayamadığı bu davranışların makul gerekçeleri izah edilip meseleler açığa kavuşunca , atamış olduğu valisinin isabetli olmasından dolayı da Allah’a (cc) hamdederler.

Görüldüğü üzere her türlü yanlış uygulamalar sorgulanmakta ve düzeltilmesi için de usulunce gerekli teşebbüsler yapılmaktadır.


Originally published at http://www.tr724.com on May 16, 2019.