İttifaktır yapılır; bozulur, tekrar yapılır

7 Haziran 2015’teki genel seçimlerden sonra fiilen başlayan AKP-MHP ittifakının sonuna gelmiş olabilir miyiz? Bundan sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve partisi yoluna yalnız mı devam edecek? Yerel seçimlerde ittifaksız bir AKP, İstanbul ve Ankara gibi önemli şehirleri elinde tutmayı sürdürebilir mi? MHP ile boşanma (gerçekten boşanma mı yoksa kısa süreli kırgınlık mı?) olaysız olur mu?

Dün partilerin Meclis grup konuşmalarının ardından kafalarda beliren sorular aşağı yukarı böyle. Önce kısa vadeden başlayalım.

24 Haziran’daki başkanlık ve milletvekili seçimlerinde Erdoğan hem İstanbul hem de Ankara’da yüzde 50’nin üzerinde oy aldı. En yakın rakibi olan Muharrem İnce’nin iki şehirdeki oyları da birbirine yakın ve yüzde 36 civarında. AKP’nin tek başına (MHP’siz) oyu ise İstanbul’da yüzde 42.7 ve Ankara’da yüzde 40.4.

Normal şartlarda AKP bu iki şehirde de rahat kazanır gibi görünüyor. Tabi CHP’nin seçime ittifaksız gireceğini, diğer bütün partilerin de aday göstereceğini varsayıyoruz.

Yine de denklemi karmaşıklaştıran başka etkenler var. Mesela ekonomik problemler. Artık iyiden iyiye vatandaşın cebine yansıyan enflasyon ve Türk lirası krizi bu seçimde bir miktar baş ağrıtabilir. Ama bunun sandığa ne kadar etki edeceğini kestirmek bu baskı ortamında zor. Marjinal kayıplar olabilir de, olmayabilir de.

2009’daki küresel ekonomik kriz ortamında, kriz bizi “teğet” geçse de — ki bazı ekonomi yorumcularına göre aslında pek de teğet geçmemiş — AKP’nin yerel seçim performansı beklenenin altında olmuş, parti Türkiye genelinde yüzde 38.8 oy alabilmişti. Buna rağmen iki şehri de rahat kazandığını hatırlatalım.

Denklemi değiştirebilecek bir diğer parametre CHP-HDP ve İYİ Parti arasında bir ittifak yapılması ihtimalidir ki, bu bir hayli uzak görünüyor.

Bilakis, dün T24’te yer alan bir kulis haberine göre AKP’nin HDP’yle zemin yokladığı ve MHP’den uzaklaşıp yeniden HDP ile yakınlaşabileceği konuşuluyormuş. Karşılığında da Kürtler üzerindeki baskıyı kaldırmak, mesela hapisteki milletvekillerini çıkartmak mümkünmüş.

Bunlar siyasetin doğasında olan şeyler. Amerikan gangster filmlerinde iki taraf anlaşma yapmak üzere konuşmaya başlarken şöyle bir diyalog geçer: “Sende benim istediğim bir şey var ve bende de senin isteyebileceğin bir şey var, o hâlde konuşalım.”

Buna uygun yumuşama sinyalleri gönderilir, ufaktan tabanlar buna hazırlanır, nihayet politik olarak bu türlü bir uzlaşmanın “en gerçekçi alternatif” olduğu konusunda zihinler ikna edilir. Zor değil.

Ancak AKP-MHP ittifakının bir de pek görünmeyen yüzü var. Gerek Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki, gerekse Emniyet Teşkilatı’ndaki MHP’ye yakın bürokratların bu konuda tavrı ne olacak? Mesela HDP ile bir yakınlaşma olursa, Erdoğan iktidarı kuzey Suriye’deki Kürt militanları (YPG) “avlamaktan” vazgeçecek mi? Lokalde Kürt politikacılara, gazetecilere göz açtırmayan MHP’li emniyet müdürleri dişini sıkıp oturur mu?

Daha önemli soru galiba şu: Böyle bir masaya oturma durumunda kimin eli daha güçlü? Erdoğan’ın mı, HDP’nin mi?

Tabi bu, MHP ile olduğu gibi bir “ittifak” olmayabilir. Erdoğan sadece Kürtlere zeytin dalı (operasyon olan değil) uzatarak, en azından büyük şehirlerde sempatik görünmeye çalışabilir (Murat Sabuncu bu minvalde yazmış dün T24’te). Hatta bir yandan da İYİ Parti’ye göz kırpabilir.

Bence, Erdoğan’ın buradaki öncelikli amacı HDP’nin bir şekilde CHP’ye yanaşmasını engellemek olacaktır. Andımız tartışması, Türklük-Türkçülük muhabbeti ve daha bir dolu argümanla CHP’nin parlak bir adayla İstanbul ve Ankara’da yüzde 30 barajını geçmesini önlemek isteyecektir. Her iki partide de bu “oyuna” gelecek mebzul miktarda unsurun bulunduğunu düşünürsek, işi çok da zor görünmüyor.

Orta vadeye geçelim. (Siyasette uzun vade diye bir şey olmaz.)

Bazı yorumculara göre Erdoğan 24 Haziran seçimlerinin sonucundan pek de memnun değil. Bilhassa MHP’nin bu kadar yükselmiş olması, buna mukabil partisinin yüzde 40’lara gerilemiş olması, onda yeni arayışlara sebep oldu. Bir sonraki adımı sağlam bir yere atabilmek için her türlü yardıma açık bir siyasetçi olarak Erdoğan’ın bu noktada ittifak değişikliğine gitmesi, mümkün.

İslamcı ve milliyetçi gruplarla doldurduğu kadrolardan Erdoğan’ın da memnun olmadığını anlamak için kâhin olmaya gerek yok. İşler yolunda değil. Fakat bizim zannettiğimiz gibi bu duruma kulaklarını kapatmış da değil. Hem ona sonsuz itaat edecek hem de kalibresi yüksek kadrolar bulamıyor olmak, canını sıkıyor. Damadı Berat Albayrak ve İslamcı kadronun “Pelikancılar” diye nitelediği Bosphorus Global ekibi uluslararası alanda Erdoğan’a yardım edecek, kadroların yetersizliğini kapatacak ve böylece yurt dışından para akışı sağlanması için güven tesis edecek proje arayışları içerisindeler.

Aslında Erdoğan yönetimi otoriter bir liderliğin, istikrarı ve birlikte sorgusuz sualsiz çalışma imkânını doğurduğu propagandasını yapıyordu yabancı yatırımcıya. Ama dış politikadaki çalkantıların ekonomiyi doğrudan etkiliyor oluşu, Erdoğan’ın da bir türlü tam istikrar sağlayamaması, bu propagandayı etkisiz kılıyor. Türkiye’nin iyi bir pazar olması için aynı zamanda toplumun tüketebiliyor da olması lazım. Otoriter kalkınma, iyi bir hikâye ama bunu başarabilecek kadrolara sahip değil.

İkinci ihtimal Türkiye’yi bir “ucuz iş gücü cennet” hâline getirmek. Böylece yabancı markaların üretimine talip olunacak. Fakat bunun topluma anlatılabilmesi zor. Ekonomi bu şekilde devam ederse, toplumun yarın bir gün “üç kuruşa” şükredecek kıvama gelmesi öngörülüyor olabilir. Neden olmasın?

McKinsey meselesi bu minvalde bir açılım imkânıydı fakat Erdoğan gelen tepkiyi görüp vazgeçtiğini söyledi. Gerçekten vazgeçildi mi, yoksa McKinsey’den hâlen danışmanlık hizmeti alınıyor mu, onu bilemiyoruz. Şeffaflık yok ortada.

Ama yeni dönemde, 24 Haziran sonrası Erdoğan “iş bitirici” forvet rolüne soyunmuş durumda. Bunun en kestirme yolu da, bölge siyasetinde daha aktif olup diplomasiye ağırlık vermek. İsyancıların elindeki Suriye’nin İdlib kentine yapılacak saldırıyı geçici de olsa engellemek, böyle bir hamle. Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetindeki “şov” yine bu meyanda değerlendirilebilir. Fazlasını da göreceğizdir ileride. Böylece üzerindeki baskıyı atmak isteyecektir.

Gelgelelim, etrafında bir yığın kifayetsiz adam kadro beklemeyi sürdürdüğü müddetçe, bu çöküntüden kaçışın yolu yok. Eğitim gibi önemli bir bakanlığa Ziya Selçuk gibi marka bir ismi atamanın eğitim sorunlarını çözmeye yetmeyeceği yakında anlaşılacak. Ekonomi yönetimini “modernleştirmek” de tek başına güveni tesis etmekte yetersiz kalacak. Dahası, bir zaman sonra kendinden başka proje üreten kalmadığında, yani herkes sadece onun ağzına bakar olduğunda, daha da yorulacak. Bu yorgunluğu, biz görmeyiz belki de elâlem görür. Anlar.

Neyse ki, Allah’ın lütufları sağanak sağanak yağıyor. Bu muhalefetle, bu uluslararası konjonktürle, bu toplumsal uyuşuklukla her mesele kolayca hallolur.

Evet, siyasette “uzun vade” diye bir şey yok. Pragmatizm neyi gerektirirse, o yapılır. Şimdilik öncelikli hedef, yerel seçimler. Kazanamayacağından değil de, vatandaşın can sıkıntısıyla mı yoksa hâlâ canla başla mı AKP’ye oy vereceğini görmek için iyi bir fırsat.


Originally published at www.tr724.com on October 24, 2018.