Katlinin 3. yılında Tahir Elçi’yi vuranlara, saiklerine dair

RAMAZAN F. GÜZEL

Bundan tam 3 yıl önce Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi, gözü gibi sevdiği Diyarbakır’ın tarihi değeri Dörtayaklı Minare’nin önünde basın açıklaması yaparken, bütün kameraların gözü önünde/ göstere göstere katledilmişti. Aradan koca 3 yıl geçmesine, — başta Diyarbakır Barosu olmak üzere- onu sevenlerin canhıraş çabalarına rağmen, halen gerçek failleri ve azmettiricileri bulunamadı, olay aydınlatılamadı.

Katledildiği dönemde Diyarbakır’da görevli idim; 10 Eylül’de Tahir Elçi ye beraat kararı vermiş, Dolayısıyla da 11 Eylül 2015’de ihraç edilmiştim, kendisini de 2,5 ay sonra da infaz etmişlerdi. O vurulmadan az önce de ben ülkeyi terk etmiştim. Aradan 3 yıl geçmiş ve içimde hep bir burkuntu, (bunu sosyal medya üzerinden de itiraf etmiştim) keşke kendisine şunu deme cesareti gösterebilseydim: “Başkan, gel gidelim buradan, bizi yaşatmazlar!”

Diyebilirdim, diyemedim! Ama şimdi olsun bir şeyler demeli.. Vicdanı olan herkes, diyeceği olan herkes de diyeceğini demeli.. O zaman diyemedim çünkü tepkiyi kestiremediydim. Apar topar odası basılıp atılmış ve lojmandan da atılması talimatı verilmiş “FETÖcü hakim!” yaftası yenmiş birisiydim. (Gerçi biraz daha bekleseler, Kobani Eylemleri esnasında nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği yaptığımda verdiğim kararları pek beğenmediklerinden, verdiğim bazı beraat kararları hoşlarına gitmediğinden PKK-KCK- PDY iddiası ile hakkımda dava açılması da eli kulağındaydı ama FETÖ daha pratik olduğundan ordan infaz etmişlerdi şahsımı.)

Bu yargılamalar sürerken de Diyarbakır Emniyeti’nden gelen bir yazı ile de “PKKlı suikastçılarca infaz edilecek mahkeme hakimi” olarak da açıkça uyarılmıştım, dolayısıyla da acilen orayı terk etmek zorunda kalmış birisi idim. Benim uyarımın etkisi olur muydu o dönemde? Çevresindeki bazı arkadaşları:

“Kes lan FETÖcü! Hadi yoluna, nereye gideceksen git” deyip geçeceklerdi belki de.. (Eski KCK operasyonlarından dolayı “Cemaatçi” diye damgalanmış yargı mensuplarına karşı önyargının had safhada olduğu dönemlerdi.. şimdi gerçek yüzü aydınlanmaya başlıyor olsa da..) Ama yaklaşmakta olan tehlikeyi farkediyordum. Zaten kendisi de çemberin sürekli olarak daraldığının farkında idi. Eşi Türkan hanım da verdiği bir çok demeçte, rahmetli eşinin benzer çok suikast girişimi atlattığını ve kendisinin de canına kast edildiğinin farkında olduğunu dile getirmişti.

KATLE GİDEN PUSLU HAVA!

Elçi bu kadar hedefte idiyse, neden öldürüldü, kim öldürdü? Bunu anlamak için kavramları iyi oturtalım. Tam kendisinin basın açıklaması yapılacağında “bazı teröristlerin takibi, kovalaması esnasında öldüğü, öldürüldüğü” gibi çocuksu senaryoların tartışmasına hiç girmiyorum bile.. Yer işgali.

O dönemdeki puslu havayı anlatmak için ortamı bilmek gerek.. Hatırlarsınız, o dönemde sırayla askerler, polisler vuruluyordu. Bunların da PKK tarafından gerçekleştirildiği söyleniyordu. Ağır Ceza Mahkemesi olarak, bu tür cinayetlerin teknik takibi için dinleme kararlarına imza atıyordum. Dosyaları inceliyordum, hemen hepsi laf olsun diye hazırlanmış, yani gerçek failleri yakalanmasın diye kurgulanmış şeylerdi. Zaten hemen hiç birisinden de bir netice çıkmamıştı.

Tahir Elçi, gazeteci F. Geerdink gibi tanınan kimselerin davalarına bakmaya başladığım dönemlerde bir gün kapıyı bile çalmadan mahkeme kalem müdürüm odama dalmıştı. Yüzü kıpkırmızı idi: “Sayın hakimim, Emniyet’ten böyle bir yazı bırakıp gittiler. Böyle iş olur mu?” demişti. Yazıda, “PKK/KCK’nın 6. Ağır Ceza Hakimlerini infaz etmek için keşif ve hazırlık içinde oldukları, bu yönde bazı elemanların da yakalandığı, hazırlıklı olunması gerektiği” yazıyordu. Müdürümü şoke eden şey, bu kadar hassas bir tebliğin, bir polis marifetiyle, Molotof kokteyli atan bir eylemci gibi mahkeme kalemine bırakılıp kaçılması idi..

Mahkememde görevli bütün hakim ve savcılara koruma verilmiş ama ısrarla bana vermekten kaçınmışlardır. Bunun üzerine Valilik’ten ve Emniyet’ten defeatle koruma istemiş ama her seferinde ret almıştım. Sonra HSYK’dan ve Diyarbakır Adliyesi’nden dolaylı “işbirliği içinde olma mesajları” gelmişti. Mesaj açıktı: Ya onların dediği şekilde hareket edecek, ya da akibetime hazır olacaktım.

Hemen ruhsatlı bir silah almış, onla birlikte gezmeye başlamıştım. (Hatta rahat taşıyayım diye kendime özel silah kılıfı ve çantası bile yapmıştım, eşimi bıraktığım deri çanta kursunda.. Hayatta kalmak için kursta aldığım bir eğitimin, şimdi hayatımı idame için bir tutanak olması ne garip denk gelme.. Zira eşimle şimdi el yapımı çanta yapıp satmaya başladık. Hey Allah’ım ya, ne sıradışı bir espri anlayışın var öyle!)

Tahir Elçi’yi böyle kameraların önünde meydan okurcasına katletmeleri gösterdi ki, derin yapı seni ortadan kaldırmak istedi mi mutlaka bir yolunu bulur!. Benim yaptığım ise sadece içimi rahatlatmak idi belki de.. (Hatta adliyedeki arkadaşlar da ben dışarıya çıkacak olduğumda gönüllü olarak yanıma geliyordu ki, öldürmek isteyenlere caydırıcı olsun diye.. Bu yürekli tutumları için de kendilerini burada minnetle anıyorum.) Silahım masamın altında, mermisi ağzına sürülü bekliyordum. İstanbul Savcısı M. Selim Kiraz odasında elik deşik ediliyorsa, beni ise toz haline getirirlerdi.. Tahir Elçi kararının ertesinde odamı bastıklarında bedenen infaz etmemişlerdi ama itibar ve meslek olarak benim işimi bitirmişlerdi.. (En azından hayatta idik, bu da bir şeydi..)

İşte, T. Elçi’nin katli öncesi puslu hava böyleydi. Öldürülenler, hedeftekiler farklı kesimlerden olsa da aslında perde arkasındaki kimseler, güçler hep aynı idi. Bunu da o kadar sinsice ve haince yapıyorlardı ki, bir de suçu bir başkasına atıp geçiyorlardı.

PEKİ; KİM/ NEDEN ELÇİ’Yİ ÖLDÜRDÜ?

Şu an Tahir Elçi’nin katli ile ilgili yayın yasağı var, gizlilik kararı var! Dosyası, adeta birilerinin himayesi altında duruyor. Katlinden sonra telefonla görüştüğüm oradaki hakimler ve baro avukatlarının ortak beyanı şu:

Kamera görüntülerine ulaşma imkanı yok. Dosya hakkında detay sorulamıyor. Dört ayaklı minarenin olduğu yeri (Yani Elçi’nin vurulduğu yeri) çok net gören Postane kameralarına ulaşılamıyor. O minarenin hemen yanında bir tarihi cami var ve onun kamera görüntüleri de yok. En önemlisi, cinayetle ilgili en hassas kurşun çekirdeği yok! Peki ne var:

Yayın yasağı, gizlilik kararı, ihmaller, kasıtlar.. Dolayısıyla da devlet ve onun gücünü elinde bulunduranla üzerinde derin bir şüphe. Her faili meçhulün olan şüphelisi devletin ta kendisidir! (Şimdi benden, “Onu vuran kişinin adı soyadı şudur” dememi bekleyenler var mı? (Azmettiren, göz yuman bir çok kişinin ismini şurada sıralayabilirim ama zaten hakkımda açılmış bir sürü dava var, yenilerini açtırmaya gerek yok.)

Tahir Elçi ile aynı yüreğe, dolayısıyla da aynı akibete sahip Hrant Dink’in katline baksanız, resmi anlarsınız. Onda tetikçinin adı belli diyelim (Ogün Samast), ne oldu, herşey halloldu mu? Muhsin Yazıcıoğlu’nun şaibeli helikopter kazası, Ankara Garı Katliamı, Demirtaş’ın Diyarbakır Meydanı’ndaki mitingindeki bombalı katliamda, Roboski/ Uludere katliamı.. Liste uzayıp gidiyor. Bütün bunların zanlısı bellidir: Bu olayların meydana gelmesinde ihmali, organizesi olanlar.. Ve bu güç sahipleri çekip gitmeden de bu dosyalar öylece karanlıkta kalacak..

ÖLDÜRSELER DE YAKASINI BIRAKMIYORLAR

Hadisenin olduğu dönemin atmosferi anlaşılırsa, perde arkasındakiler biraz daha rahat anlaşılır. Kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak olanları kısaca sıralayayım (Bunu da bir blog sayfasında dile getirmiştim.):

“PKK Terör örgütüne dair terör propagandası yapmakla” suçlanırken hakkında beraat kararı verdiğim Hollandalı gazeteci Frederika Geerding, 6 Eylül’de Yüksekova’da gözaltına alındı, (Aynı gece “Beraat kararı verenlere de gereğinin yapılacağı” şeklinde bir tehdit mesajı aldım),

– 9 Eylül’de Geerdink hakkında “sınırdışı edilme” kararı alındı ,

– 10 Eylül 2015 Perşembe- Tahir Elçi ve Diyarbakır Barosu Yönetiminin yargılandığı davanın son celsesinde Beraat kararı verdim ve de aynı gün benim için ihraç süreci başlatıldı.

– Nihayet 11 Eylül Cuma günü mesai bitimine yarım saat kala odam basıldı, hakimlik kimliğime/ bilgisayarıma/ ‘e-imza’ma el konuldu ve ihraç oldum.

(Hakimlik kimliğime el koyma tutanaklarının bir sureti.)

İhracımdan 2,5 ay sonra, görev yaptığım adliyenin 10 dakika yürüme mesafesindeki, öğlen aralarında bazen ciğer yemeye gittiğimiz yerde, (Hatta baro yönetiminin yargılanmasında da duruşma bitiminde Sn Elçi ve avukatlara bir tadına bakmalarını tavsiye ettiğim bölgede) Sn. Elçi’yi infaz ettiler. (Onun, Sur’un tarihi zenginliğinin korunmasına dair yaptığı basın açıklamasında bir de.. Şimdi öğrendiğime göre oraları öyle dümdüz etti ki birileri, savunacak tarihi pek bir şey kalmadı artık sanırım!)

Kalsaydım, muhtemelen akıbetim Rahmetli Elçi gibi olacaktı… Evet, Elçi’yi öldürdüler, ben dahil mahkemedeki hemen herkesi ihraç ettiler, o gazeteciyi de sınırdışı ettiler. Dümen sularına gitmeyeceği düşünülen 4 binden fazla yargı mensubu da ihraç ve çoğu da hapiste… Ve şimdi meydan onların. Ellerinizde boya küpü, istediğinize kara çalabilirler artık, kim dur diyebilir ki?!

Geçen yıl ajanslara düşen bir habere göre Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımlar nedeniyle Berat Baran isimli vatandaş hakkında “Örgüt propagandası yapmak” ve “Suç ve suçluyu övmek” suçlamalarıyla 1 yıldan 7 yıla kadar hapis istemiyle dava açmış. Savcı, Baran’ın sosyal medya hesabında paylaştığı Tahir Elçi’nin cenazesinin bulunduğu tabutun fotoğrafını iddianameye suç delili olarak koyarak, fotoğraf için şu ifadeyi kullanmış:

“Terör örgütü mensubunun cenazesine ait olan bir fotoğraf üzerine ‘yasta değil isyandayız’ şeklinde yorum yaptığı…” Yani bu iddianamede savcılık, Tahir Elçi’yi terörist ilan etmiş. Blog yazımda dediğim gibi, “Öldürseler de rahat bırakmadılar Elçi’yi”. Şimdi, böyle bir maktule bu şekilde yaklaşan bir yargının sağlıklı bir neticeye varacağına inanıyor musunuz?!

ELÇİ’NİN İNFAZI İLE AİHM!

Diyarbakır’da bir başka hukuk garabeti olmuştu. HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş iki yıl önce, “gizli tanık beyanları, sarfettiği sözler” gibi tutar yanı olmayan delillerle tutuklanmıştı ve halen rehin.. Yakın zamanlarda AİHM, Demirtaş ile ilgili olarak, “Haksız ve siyasi gerekçelerle içeride tutulduğuna ve ivedilikle bırakılmasına” hükmetmişti. Ülkenin “Başyargıcı”, bütün adli işlerin organizatörü, “Salmam! Gereğini yapar ve yolumuza devam ederiz” demişti. Buna dair detayları buradan bulabilirsiniz.)

Tahir Elçi’nin katli ile AİHM başvuruları arasında da ciddi bir korelasyon bulunmakta.. Binaenaleyh, Tahir Elçi’nin öldürülme sebebini anlamak için, akademisyen Kerem Altıparmak’ın da hatırlattığı gibi, Tahir Elçi’nin AİHM’e taşıdığı davalara bakmalı.

Tahir Elçi ki, Türkiye’deki mahkemelerde adalete ulaşamayan mağdurlarla ilgili de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne birçok başvuru yapmış ve çoğunu da kazanmıştı.

Yaşam hakkı, işkence yasağı, etkin soruşturma hakkı, adil yargılanma hakkı, gözaltında kaybedilenler, yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler, gözaltında işkence, mayın patlaması gibi birçok hak ihlalinde mağdurlar ve aileleri için adalet mücadelesi vermişti. Elçi’nin AİHM’de kazandığı bazı davaları listesine bakarsanız, ne demek istediğimi, dolayısıyla da neden öldürülmüş olabileceğini anlarsınız.

(Yani zamanında o, derin devletin adamlarının nasırına çok basmış, maskelerini düşürmüş ve şimşekleri üzerine çekmişti. Bu yapı ile birlikte kurgulanan faşizan bir yönetim için, kendilerine ileride pürüz çıkarabilecek, AİHM gibi uluslararası kurum ve kuruluşlarda kendilerini zora sokabilecek kimselerin ortadan kaldırılması gerekiyordu ve yaptılar da! Elçi de bunun önemli bir aşaması idi.

Evet, tek adamlığa giden yolda, faşizmin bayrağı dikilmeden önce kendilerine pürüz çıkarabilecek insanları böyle teker teker ortadan kaldırdılar. Zaten emniyeti, adliyeyi tasfiye etmişlerdi. Ergenekon Davalarında başlattıkları orduyu dizayn çalışmalarına 15 Temmuz 2016 sonrasında da tüy dikmiş oldular ve bütün orduyu adeta tasfiye ettiler.

En önemli aşamalardan birisi de Tahir Elçi ve Selahattin Demirtaş gibi sembol figürleri bitirerek Kürt halkı sindirmek idi.. Demirtaş’ın seçimlerde miting yaptığı kürsünün altına konan bombanın patlamaması ile o, kıl payı kurtulmuştu. Şimdi hapiste, ama en azından hayatta.. Elçi’yi ise bütün kameraların önünde infaz ederek Kürtlere çok güçlü bir mesaj vermiş oldular. Sonrasında da tanklarla şehirlerine girip top atışlarıyla evlerini başlarına yıkarak Faşizmin temel bir sütununu dikmiş oldular kendilerince…

Bütün bunları görünce, insanın aklına bazen geliyor, şaka yollu diyenler de oldu: “Bari sen ceza verseydin, Tahir Elçi de içeride olsaydı, belki o da Demirtaş gibi hayatta olurdu.” İşin kader boyutunu bilemem. Ama ben orada bir yargı görevlisi olarak işimi yapmış, adil olmaya dikkat etmiş ve aldığım maaşın hakkını verebilmek için görevimi yapmıştım. O davanın gereği “beraat” idi, başka davalarda da öyle icap etmişti. Aksini yapsam, görevimi kötüye kullanmış olurdum. Bir de zaten onu yok etmeye birileri kafaya koymuşsa, onu içeride de infaz ederlerdi. Döner bir de, “Fetöcü hakimin hapse attığı Elçi, yine içeride Fetöcülerle öldürüldü” der geçerlerdi! Çünkü karşımızda hiçbir ilkeleri olmayan sınırsız ve vicdansız insanlar var.

Sözün bittiği yerde, kültürel mirası korumak için yaptığı basın açıklaması esnasında Tahir Elçi’nin katledilmeden dakikalar önce söyledikleriyle bitiriyorum:

“Biz bu tarihi bölgede, birçok medeniyete beşiklik etmiş, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede, insanlığın bu ortak mekânında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz… Tarihine, tarihsel değerlerine, tarihsel mirasına sahip çıkmayan toplumlar doğru ve güvenli bir gelecek de kuramazlar. Bu nedenle tarihimize, değerlerimize, tarihi ve kültürel mirasımıza sahip çıkalım diyoruz.”


Originally published at www.tr724.com on November 29, 2018.