KHK denen insan öğütücü ve AKP’nin kafasındaki toplum modeli

7 Şubat’ta yayınlanan 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işinden edilen Prof. Beliz Güçbilmez, bu muamelenin nasıl bir şey olduğunu şu cümlelerle, yalın bir şekilde anlatıyor:

“KHK ile işten atıldığınızda ne oluyor hatırlayalım: Sağlık güvenceniz olmuyor, herhangi bir kamu ya da yarı-kamu kuruluşunda doğrudan ya da dolaylı olarak çalışamıyorsunuz, yurtdışında iş bulmak gibi bir ihtimaliniz yok çünkü mevcut pasaportunuz geçersiz ve turist pasaportu vermiyorlar; son olarak da dokuz ay boyunca alabileceğiniz dokuz yüz liralık işsizlik parasını bile almanızı kaydınıza yazdıkları bir kodla engelliyorlar. Zaten başlı başına hak ihlalleri silsilesi olan süreç, karşı dava açamamamızla, savunma yapamamamızla, o rektörün hoşuna gitmemek, bu meslektaşın hırsının kurbanı olmak, sosyalist olmak, demokrat olmak, muhalif olmak gibi gerekçelerle taçlanıyor. Şimdi Yüksel’deki sevgili arkadaşlarımız diyor ki, bizi açlığa mahkûm ettiniz. Durum bu kadar berrak. Bu berraklığı anlatmamız gerekiyor. Bulunduğunuz her yerde herkese bunu anlatın lütfen.”

“Yüksel’deki sevgili arkadaşlarımızı” artık tanıyorsunuzdur. 185 gündür Ankara’daki Yüksel Caddesi’nde işlerini geri isteyen KHK’lı akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça. Bu itirazın son 65 gününde, açlık grevi hâlindeler. Bedenleri gözlerimizin önünde eriyor. Çünkü ‘açlığa mahkûm edildik’ diyorlar. Madem devlet vatandaşlarının bir kısmına ‘açlığı’ reva görüyor, o halde buna karşı ‘açlığı’ bir itiraza dönüştürerek cevap veririz, diyorlar. (Kendilerine yapılan ‘grevi bitirin biz devralalım’ teklifini de kabullenmediler.)

Peki, ‘devlet’ denilen o mekanizma bu durumdan haberdar mı? Danıştay’ın 149. kuruluş yıldönümüne katılan Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ve Başbakan Binali Yıldırım’la arasındaki diyalogu aktarmış parti toplantısında. Kurtulmuş, “Haberdar değilim” demiş. Kılıçdaroğlu bu kez Binali Yıldırım’a giderek, “Sizden ricam bu gençler tekrar araştırılsın” sözleriyle durumu anlatmış. Yıldırım, “Cezaevinde mi yatıyorlar?” diyerek mesele hakkındaki bilgisizliğini ifade etmiş. Kılıçdaroğlu’nun Başbakan’dan son duyduğu kelime, “İlgileneceğiz” olmuş. İktidar konuyu bilmediği gibi muhalefet de o güne kadar iktidarı köşe bucak sıkıştırmayı akıl edememiş.

Gerçi ‘devlet’ konuya dair yabancılığını, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya ‘tıbbî destek’ önererek göstermişti.

BU ZORBALIĞIN AMACI NE?

Peki, AKP iktidarı 15 Temmuz’u fırsat bilerek, 15 Temmuz’la hiç alakası bile olmayan konularda KHK çıkarmayı, onlara doğrudan ‘zarar vermeyi’ neden bu kadar çok seviyor? Üstelik hiçbir hukukî korumaya da başvuramıyor vatandaşlar. Anayasa Mahkemesi, KHK’lar konusunda yetkisiz olduğunu ilan ediyor. Danıştay Başkanı çıkıp KHK’ları övüyor.

AKP çıplak bir zorbalık gösteriyor vatandaşına karşı, çünkü aslında bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Bu da, “Nasıl bir toplum?” sorusunun AKP’nin zihnindeki cevabı. Kurgulamak istediği ‘itirazsız, sualsiz’ devlet modelinin gerektirdiği bir toplum var. O topluma ulaşmanın yolu da bu çıplak zorbalıktan geçiyor.

Çinli sanatçı Ai Weiwei’nin sansür mekanizmasına dair bir yazısı, susma24.com adresinde Türkçe yayınlanmış. Sanatçı, 2014’te iki farklı sergiden isminin çıkarılmasıyla başlıyor yazıya. Sonrasında da başkalarının bu gibi durumlarda neden ‘omuz silktiklerini’ anlatıyor:

“Çin’de hayat, boğazına kadar riyaya batmıştır. İnsanlar cahil ayağına yatar ve muğlak muğlak konuşurlar. Çin’de yaşayan herkes bir sansür mekanizması olduğunu gayet iyi bilir, fakat neden böyle bir sistemin olduğuna dair çok az tartışma vardır.”

“Devlet bilgiyi kontrol ettiği veya engellediği zaman, yalnızca kendi mutlak hâkimiyetini yeniden ileri sürmüş olmakla kalmaz, aynı zamanda hükmettiği insanların elinden gönüllü teslimiyetlerini ve egemenliğinin ikrarını da almış olur. Bu da, nihayetinde, değersizler aksiyomunu destekler: Pratik menfaatler uğruna bağımlılığı kabul et.”

“Otorite karşısında böylesi pasif bir pozisyonu kabul eden insanlar için, “günü geçirmek” ulu bir değere dönüşür. Gülümser, başlarını eğer ve kafalarını sallarlar, ve böylesi davranışlar ekseri rahat, sorundan azade ve hatta hoş yaşam tarzlarını da beraberinde getirir. Bu tavır, onlar açısından özünde savunma amaçlıdır. Herhangi bir tartışmada, bir taraf susturulduğunda, diğer tarafın sözlerinin sorgulanmayacağı aşikârdır.”

Başta Erdoğan olmak üzere, onun işbirlikçileri böyle bir ‘toplum’ modelinin peşinden koşuyor. İstediğimiz konularda konuşsunlar, ‘pratik menfaatleri’ dışında bir arayışa girmesinler, bizim varlığımızı sorgulamasınlar…

ÇIKARLARA TAŞ KOYMAK

Çin ve Rusya’nın son zamanlarda ihraç etmeye çalıştığı bir ‘model’ bu. Özellikle ‘devletlû’ kesimin hayli hoşuna gidiyor bunlar. Bahaneleri de hazır: Daha hızlı, daha verimli çalışmamız lazım. Herkesin itiraz edebildiği, bu sebeple de işlerin belirli bir ‘yavaşlıkta’ ilerlediği Batı ülkeleriyle dalga geçiyorlar. Böyle olmazmış, memleket icraat beklermiş. Hâlbuki her seçim döneminde Anadolu’da aynı tesisleri açıp duruyorlar, ara sıra 3. Köprü gibi 3. Havaalanı gibi ‘görkemli susturucular’ inşa edip ceplerini doldurmaya devam ediyorlar.

Bu arada önceki gün Antalya Finike’de çevrecilik mücadelesiyle tanınan Ali Ulvi Büyüknohutçu ve eşi Aysin Büyüknohutçu’nun evinde öldürülmüş hâlde bulundukları haberi düştü medyaya. Çevrecilik de, bir itiraz ve ‘devlet’ mekanizmasının ülke topraklarını kendi çıkarı için kullanmasına engel olduğu için ‘tehlikeli’. İşleri ‘yavaşlatıyor’ çünkü…

Bu ‘kendi çıkarları’ da öyle gizli kapaklı tutulmuyor ha! Trabzonspor’a bağışlanan yeni statta Katar Emiri Al Sani’nin kocaman posteri asıldı mesela. Karadeniz sahil yolundaki ‘yatırımların’ Arap sermayesine açıldığı ve buradan yüklü paralar (tabi bal tutan parmağını yalar) beklendiği sır değil. Kamu ihalelerinin hangi şartlarda dağıtıldığı, şu anda Erdoğan’ın bilgisi dışında en ufak bir kıymetli arsa satışının bile yapılamadığı da aşikâr.

İTİRAZI ÖRGÜTLEMEK

Önceki gün CHP milletvekili Veli Ağbaba, ozguruz.org yayınına bağlandı ve referandum gecesi eğer CHP daha fazla bastırsaydı ve referandum sonuçlarıyla ilgili yaygara büyüseydi, eli silahlı grupların sokaklarda terör estirmeye hazır olduğunu açıkladı. Bu da AKP’nin ‘sindirme metotlarının’ başarısını gösterir. CHP gibi 12 milyon oy almış bir parti bile, kılını kıpırdatamaz hâle gelmiş demektir.

İtirazı örgütleyebilmeniz gerekir, eğer itirazlar örgütlenemiyorsa, bir şekilde bastırılabilir. Nitekim Çin ve Rusya örnekleri de bize, en önce ‘muhalif’ örgütlenmelerin sindirilmesi gerektiğini gösteriyor. Hatırladınız mı, 2011’de yüzde 50’ye yakın oy alan AKP, oy karşılığı yüzde 1 bile olmayan Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş’u partisine katmıştı. Ne olur ne olmaz…

Henüz Çinli sanatçı Ai Weiwei’nin bahsettiği noktada değiliz. Çin çok uzun zamandır yaşıyor bunu. Weiwei, Çin toplumunu ‘ideolojinin köleleri’ olarak adlandırıyor. AKP’nin kendi seçmen kitlesini düşünün. Canları sıkılsa da vazgeçemedikleri konforu, ideolojik esareti… Ancak onların yanı sıra, “Aman başımız ağrımasın” diyen de milyonlar var. Belki hâlâ bu yasaklanmadığı için AKP’ye oy vermeyebiliyorlar. Belki arkadaş ortamlarında yanlış giden şeyler olduğunu dile getirebiliyorlar. Ancak muhalifler için giderek azalan iş imkânları, ‘ekmek’ yiyebilmek için siyasî görüşün de önemli hâle gelmeye başlaması, işte KHK gibi ‘çıplak zorbalıklar’ ideolojik köleliği, başkaları için de mecbur kılıyor.

‘Devletin beka sorunu’ dedikleri şey, toplumun bu köleliğe hâlen ‘evet’ dememiş olması. 16 Nisan referandumunun beklenmedik şekilde ‘ucu ucuna’ sonuçlanması, YSK’nın müdahalelerine ihtiyaç durulması, ‘atı alan Üsküdar’ı geçti’ yüzsüzlüğüne başvurulması bunun en önemli göstergesi.

Bu itirazların son bulması ve ‘sınıfsız, kaynaşmış’ bir toplum idealine ulaşmak için de, zorbalığın dozu her geçen gün arttırılıyor. Gözaltılar, tutuklamalar doğrudan cezalandırma yöntemine dönüşüyor. Sokağa çıkan insanlara, zulmediliyor. Devletin belirlediği alanın dışında gazetecilik yapmak isteyenler hapse konuluyor. Hapistekiler ‘çözülsünler’ diye işkence ediliyor. Onur kırıcı davranışlar sergileniyor.


Originally published at www.tr724.com on May 12, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.