Kimlik karmaşası [Türk Sağı’nın Hikâyesi-1]

Sağ ve sol kavramlarının politik jargona girişi, Fransız İhtilali’ne dayanır. 1789’daki meşhur ihtilalden hemen sonra oluşturulan Meclis’te ‘yenilik’ taraftarları solda, ‘ılımlılar’ ortada ve ‘eski rejimin taraftarları’ sağda oturdukları için siyasî terminolojide bu kavramlar kullanılmaya başlanmış. Yani işin özü bir çeşit ‘yenilikçi’ ve ‘gelenekçi’ ayrılığına dayanıyor. Nitekim İngiliz parlamentosunda artık asırlara dayanan bir ‘liberaller’ (yenilikçi) ve ‘muhafazakârlar’ (gelenekçi) ayrılığından bahsetmek mümkün. ABD’nin kurucu babaları da Avrupa’daki bu siyaset pratiğini devralmış. Demokratlar sol, Cumhuriyetçiler sağ siyaseti temsil ettiklerini açıkça deklare ediyorlar.

Siyasetin her durumda sadece iki tercihe indirgendiği anlamına mı geliyor peki bu? Elbette değil. Bilhassa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sağ ve sol içinde çeşitli kategoriler oluştu. Liberal sol, sosyal demokrasi, sosyalizm, komünizm gibi sol düşünce okulları mevcut. Sağın da ‘ılımlı’ ve ‘radikal’ skalaları mevcut. Dindarların sağı ile sekülerlerin sağı farklı tonlarda. Ortadoğu’ya doğru yaklaştıkça işler karmaşıklaşsa da, siyaset genel manada ‘yenilikçiler’ ile ‘gelenekçiler’ arasındaki bir mücadeleye dönüşmekten kendini alamıyor. Günümüzde bu sınırlar bir hayli delik deşik olmuş durumda. Sağcılığın ve solculuğun bu buhranlı günlerde yeniden tanımlanmakta olduğunu söylemek iddialı olmaz. Zira ‘merkez siyaset’ giderek aşınıyor.

Bu kavramların Soğuk Savaş’ta kaldığını, artık dünyada ‘liberal demokrat’ değerlerin hüküm sürdüğünü 1990’larda söyleseydiniz, çok kişi ikna olurdu ancak bugün ‘liberal demokrasinin krizi’ dediğimiz olgu daha cazip geliyor. Bu sebeple biraz da sağ-sol siyaseti geri dönmeye çabalıyor. Bilhassa Sovyetlerin çöküşüyle yenilgiye uğrayan, orta sınıfların yükselişiyle geniş tabanını kaybeden ‘solun solu’, önce 2008 küresel ekonomik krizi, ardından da Anglo-Sakson dünyada yükselen ‘sağın sağı’ sebebiyle yeniden gündeme gelme peşinde. Sınıf çatışması tezlerinin eskisi gibi alıcısı yok belki ama ‘emperyalizm’ ve ‘küresel kapitalizm’ gibi kavramlar hâlâ kitlelerde alıcı bulabiliyor. Dahası, ‘sosyalizm’ yeniden gençler arasında karşılık görüyor.

BİR OTOPSİ DENEMESİ

Bütün bu hengâmede, oturup Türk sağının muhasebesini yapmak gerekir miydi emin değilim ama bu ve bundan sonraki birkaç yazıda, Türk sağının hikâyesini kaba hatlarıyla ele almak niyetindeyim. Buna bir ‘otopsi’ denemesi de diyebilirsiniz zira Ahmet Turan Alkan üstadımız 29 Nisan 2016 tarihli yazısında Sağ’ın cenazesini kaldırmıştı. Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) şahsında milliyetçiliği, Millî Görüş’ün şahsında mevcut ‘muhafazakâr’ kitleyi ve paletteki bir diğer renk olarak Hizmet Hareketi’ni ele alıyordu Ahmet Turan Hoca. Ona göre hepsinin günahı aynıydı: Devletle münasebetleri ayarlayamamak. Çeşitli yollardan geçerek bugünlere gelmiş ‘sağ hareketler’ devlet gücüne tamah etmiş ve iddialarından vazgeçmişti.

Anlaşılan o ki bu kaçınılmazdı. Yani ‘devlet’ daha derindeki bir hastalığın semptomu sayılabilir. Aslında tarihsel bağlamı oturuyor: Fransız İhtilali’nden sonra Meclis’te ‘eski rejimi’ destekleyen vekiller, bir anlamda ‘devlet-i ebed müddet’ idealinin peşinden koşuyordu. Krallık yıkılırsa, her şeyin sona ereceği gibi bir korkuya dayanıyordu siyasetleri. Bütün kötü alışkanlıklarına, aile fertlerine çektirdiklerine ve toplum içinde bir çeşit utanca dönüşmesine rağmen ‘baba’ figürünün hep orada bir yerde olması gerektiğine inanan çocuklar gibiydi ‘sağ siyaset’. Konudan güncel bir sapma yapacak olursam, ABD tarafından eski bakan Zafer Çağlayan’ın yargılanmasına ‘üzülen’ ve bunu ‘aile şerefi’ olarak gören hemen herkes, aslında bir anlamda ‘sağcılıkla’ malul görülebilir. (Levent Gültekin’in bu konu hakkında yazdıkları ve İlhan Tanır’ın itirazı bu konuda güncel ve iyi bir tartışma.)

SAĞ ‘VERİLİ OLAN’ DEĞİL, BİLAKİS REAKSİYON

Tarihsel bir okuma yaptığımızda sağ siyasetin muhafazakâr doğasının ‘verili olan’ fakat sol siyasetin devrimci, yenilikçi tavrının ‘ondan sonra gelen’ olduğunu düşünüyoruz genelde. Değerleri olan, o değerlerin yıkılmaması için çabalayan bir ‘sağ’ ve o değerleri bazen yıkmak (devrimci), bazen de dönüştürmek (reformcu) bir ‘sol’ varmış gibi davranıyoruz. Özellikle günümüzdeki tartışmalara bakınca, bu zaman çizelgesinin yanlış yerden başlatıldığını düşünmeden edemiyorum. Zira ‘sağ siyaset’ olarak tanımlanan siyaset biçimi aslında çoğu zaman dönüştürücü etkiye sahip bir olayın peşi sıra ortaya atılan fikirlerden ibaret. Fransız Meclisi’nde toplananların farklı düşüncelere sahip olabilmesinin sebebi bizatihi ‘ihtilal’ olmuştu hatırlarsanız.

Bu sebeple ‘muhafazakârlığın’ bilhassa İngiltere’de ‘reaksiyoner’ yönü çok daha fazla vurgulanmıştır. Çünkü hâli hazırda değişmekte olan düzenin ‘değişmemesi’ gerektiğini düşünür muhafazakârlık. Geçmişte bir ‘altın dönem’ hayal eder ve eğer oraya dönülürse, her şeyin düzeleceğini savunur. Sağ ve solun ‘gericilik ve ilericilik’ şeklinde algılanması da bundandır biraz. ‘Sol’ değişimin geri döndürülemeyeceğini ve çoğu zaman ‘daha iyi’ bir geleceğe gidilmesi gerektiğini söylerken, ‘sağ’ buna reaksiyon gösterir. Ancak Türk sağının ‘korumakla yükümlü olduğu’ bir geçmiş yok. ‘Baba’ figürü bulanık. Mümtaz’er Türköne’nin 1970’lerdeki ülkücülüğe eleştirisini okuyalım: “Sola karşı olmaktan, anti-komünizmden başka hiçbir şeyiniz yoktu. Pozitif bir ideolojiyle, politik programla ortaya çıkmadınız; sol verdi, siz de onların zıddı olmak dışında faaliyet göstermediniz.”

1970’lerin Soğuk Savaş ikliminde zaten sağcılığın küresel planda solun yükselişine karşı geliştirilmiş bir ‘semptom’ olarak okunabileceğini söylemek mümkün. Yani ülkücülerin bir kabahati olmayabilir. Onları örgütleyen de, sosyalizm ve komünizm karşıtlığını neredeyse minarelerden duyuran da ‘devlet’ olmuştu zaten. Öte yandan yine Soğuk Savaş kuralları uyarınca ‘sol’ hareketler de doğrudan doğruya Sovyetler’in güdümündeki rejimlerce destekleniyordu. CIA’in komünistleri yok etme projeleri olduğu kadar, KGB’nin de anti-komünist rejimlerle mücadele yöntemleri vardı. CIA’in daha başarılı olduğunu, 1990’larda gördük elbette. Ancak zaten 1970’leri ayrıca ele almamız gerekecek. Biz daha gerilere gitmeliyiz.

SAĞCILIK DA SOLDAN TÜREMİŞSE

Bu ilk yazıyı şu basit soruyu cevaplayarak bitirelim: Türk sağının ‘fikir babası’ kimdir? Bu sorudan önce biraz tarihi kurcalamamız lazım. Osmanlı’da ‘sivil’ siyasî fikirlerin gelişimi kabaca 19. yüzyıla dayanır. Yenilikçilik ve gelenekçilik diyebileceğimiz fikir ayrılıkları daha önce de vardır ancak ‘Batı tarzı’ politik jargona geçiş, Fransız İhtilali’nin etkileriyle bu yüzyılda karşımıza çıkacaktır. Genç Osmanlılar, o günün şartları nazara alındığında ilk ‘sol muhalefet’ olmalıdır. Peki, onların karşısına kimi koymalı? Yani Osmanlı’da ‘eski rejimi’ savunan kimdir? Bizatihî padişahtır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin etrafında oluşan halkalar, bu sebeple aslında topyekûn ‘sol’ olmalıdır.

Gelgelelim, Birinci Dünya Savaşı’nın vuku bulması ve akabinde Osmanlı’nın yıkılmasıyla kurulan Cumhuriyet, işte bu ‘sol’ fikrin mutlak zaferidir. O vakitten sonra ‘eski rejim’ yanlıları bir hayli azalmış, sesleri çıkmaz olmuştur. Bir kısmı sürgüne gönderilmiş, bir kısmı idam edilmiş, bir kısmı fikir değiştirmiştir. Bu sebeple Cumhuriyet kendi içinden yeniden bir sağ-sol hikâyesi çıkaracaktır. Bunun ölçüleri de kabaca Batılılaşma maceramızın içinden alınmıştır. Cumhuriyet kadroları topyekûn ‘muasır medeniyetler seviyesine ulaşma’ ülküsüne bağlı oldukları için sağın fikir babası olarak görülen Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi isimler, hem Batılılaşma yanlısı hem de yeni rejim taraftarıdır. E, kimse ‘eski rejim’ istemiyorsa, nasıl ‘sağcılık’ olacak?

Bu karmaşanın ‘sol’ tarafını Prof. Mete Tunçay iki devasa ciltten oluşan Türkiye’de Sol Akımlar eserinde veriyor. (Hoca’nın katıldığı bir TV programının YouTube’daki kaydını dinleyerek iki cildin hülasasını öğrenmek mümkün.) Tunçay’a göre Mustafa Kemal Paşa, sol ideolojiyi sürekli ‘koltuk altında’ tutarak bir anlamda baskılamıştı. ‘Yenilikçi mi olmak istiyorsunuz? E, biz yenilikçiyiz ya!’ O dönemki Sovyetler Birliği de Mustafa Kemal Paşa’yla iyi geçineceğini düşünerek genç Cumhuriyet’teki ‘sol akımların’ iğdiş edilmesine ses çıkarmamıştı. Bu sebeple de ancak çok partili hayata geçildikten sonra ‘sol’ yeniden neşvünema bulacaktı. Peki, sağ?

KEMALİST SAĞ’DAN BUGÜNE

Kemalist sol olduğu kadar bir ‘Kemalist sağ’ da mevcuttu. Yani Mustafa Kemal, ‘sağcılığı’ da bir nevi uhdesine almıştı. Ancak zaten padişah, sistemiyle birlikte azledildiği için ‘eski rejim’ arayışları da yoktu. Bu durumda ‘sağcılık’ da ilginç bir şekilde ‘progressive’ (yenilikçi) bir çizgiden başladı hayatına. Bu sebeple de Ziya Gökalp’ten Devlet Bahçeli’ye doğru lineer bir çizgi çekmek neredeyse imkânsız. Bu imkânsızlığın kaynağında da, Kemalist düşüncenin ‘altı ok’ adı altında yeni kurulan Cumhuriyet’te ortaya çıkabilecek hemen her düşünceyi kendi potasında eritme kabiliyeti yatıyor. Hatırlayalım: Milliyetçilik (sağ), Devletçilik (sağ), İnkılapçılık (sol), Cumhuriyetçilik (sağ ve sol), Halkçılık (sağ ve sol), Laiklik (sol). Türkiye’de siyaset çok uzun süre bu çizgiden sapmadığı için de, sağ ile solu ayırmak bir hayli zorlaşıyor.

Yani Osmanlı’ya göre ‘solda’ yer alan düşünce akımı kendi devlet ideolojisini kurduğu için aslında Türkiye’nin siyasî yelpazesindeki ‘sağ’ ve ‘sol’ kavramları, eğer Osmanlı’yı merkeze koyacaksak, ‘solun sağı’ ve ‘solun solu’ şeklinde düşünülebilir. Eski rejimi yıkmakla başlatılan bir ‘sağcılık’ akımının kimlik bunalımına düşmesi normal. Bu sebeple bugünlerde Kemalizm ‘ulusalcı-sol’ bir ideoloji gibi dayatılmaya çalışılsa da, aslında Kemalizm’in ‘yenilikçiliği’ ancak mesele ‘eski rejim’ (Osmanlı) olduğunda öne çıkıyor. Onun dışında bütün refleksleri, mevcut düzeni korumakla ilişkili olduğu için de ‘sağcı’ semptomlar gösteriyor. İktisatçı İdris Küçükömer’in meşhur ‘Türkiye’de sol sağdır, sağ da soldur’ çıkarımının da kaynağı burası aslında. Evet, sol sağdır fakat sağın ne kadar sol olduğu, ya da aslında tam olarak ne olduğu, tartışmalı.

Bu tartışmayı da, sonraki yazıda yapalım.


Originally published at www.tr724.com on September 14, 2017.

Like what you read? Give Kemal Ay a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.