Mehmet Efe Çaman
Aug 23 · 5 min read

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Kızımla ve oğlumla bir mağazadayız. Eşimin doğum günü için hediye bakmaya geldik. Küçük anlar, büyük mutluluklar! Neyi kaybettiğimle değil, asıl önemli olanın ne olduğuyla ilgiliyim artık ben. Anı yaşa, çocuklarla zaman geçir, üretken ol, çevrendekilere iyi davran! İyi bilinen, ama uygulamada ihmal olan şeyler işte. KHK’dan sonraki hayatımda bu ve bunlar gibi doğruları bilmek değil, uygulamak gerektiğini daha iyi anladım. İşte o anlardan birindeyim. Çocuklar bir türlü alacakları hediyeye karar veremiyor. Yok, sadece hediyenin bütçesinin komik bir rakam olması değil sadece mesele. Sanırım hediye bakarken ayrılan zamanla sevgi arasında bir tür doğru orantı var! O arada ben el yapımı narin ve güzel bir cam vazo buluyorum. Eşimin sevdiği bir renk, ayrıca çok zarif! Çocuklar beğeniyor. Sonra kızım aniden yüzü kıpkırmızı, “Hayır, bunu alamayız baba!” diyor. Anlamıyorum, bir saniye önce gözleri parıldayan kızım bir anda neden böyle tepki veriyor? “Ne oldu kızım?” diyorum, şaşkınca. “Türkiye’de yapılmış bu baba!” diyor, kızgın şekilde. Küçük ama mutlu bir an, aniden Türkiye siyasetinin belki de en çetrefilli meselelerinden biriyle zehirleniyor.

Elbette çocuklar ciddi bir buhran yaşadı. Her ne kadar biz onları dâhil etmesek de, algıları güçlü zeki çocuklar yaşananları öğrendi. Ustaca kendi kimliklerinin parçası olan zulmün detaylarını bir yapboz gibi tamamladılar, bölük pörçük duyduklarından. Ortaya çıkan resim benim ve eşimin aidiyetlerinde yarattığı etkiden çok daha güçlüsünü çocukların kimlikleri üzerinde yaptı. Yaşanan tahribat büyüktü açıkçası. Ve zarif, mavi vazo, aslında Türkiye gibiydi.

Bir zamanlar zarif, mavi bir vazo gibi pamuklara sararcasına sevdiğimiz ülke, bizi damgaladı, tecrit etti. On yıla yakın üniversitelerinde çalıştığım, yardımcı doçent, doçent ve profesör olarak binlerce öğrenci yetiştirdiğim, ciddi söylüyorum rektörle temizlik görevlisine aynı saygı ve sevgiyle selam verdiğim, asistanlarımın ve öğrencilerimin daima gelişimleri için çabaladığım güzel bir kariyerim oldu. Bölüm başkanı ve dekan olarak idari görevlerde de bulundum. Başkalarının yaşamlarına olumlu etkim olsun diye düşündüm, sanırım öğrencilerim ve meslektaşlarım kendilerine dürüstlerse bunu teyit edeceklerdir. En ufak bir disiplin soruşturmasına konu olmadım. Sonra o gün geldi. Sabahtı. Gelen bir mesajdı. Bir meslektaşım, adımın Resmi Gazete’de olduğunu yazmıştı. Sonra her şey değişti! Yaşamımda ve yaşamımızda dokunmadık hiçbir şey bırakmamacasına! Mağazadaki vazo da dâhil!

Damgalanıp tecrit edilmek! Hiçbir şey yapmamışken toplumdan dışlanmak! Savunması bile istenmeden terörist ve hain ilan edilmek! Yasalara karşı gelmeden, yasalara dayandırılmayan bir biçimde fiili mahkûmiyete uğratılıp sosyal soykırım mağduru olmak! Adınızı Resmi Gazetede okumak! Bahsettiğim on değil, yüz değil, bin değil, on bin değil, yüz binlerce insanın uğradığı bir büyük zulümdür. Hayata kaldığı yerden devam edememektir, sonrasında olan. Diş ve tırnakla, mücadelelerle, zorluklarla, inatla ve aşkla elde edilen kariyerlerin birilerinin fişlemesiyle bir gecede sıfırlanmasıdır. Hayata sıfırdan başlamak, hatta sıfırdan bile başlayamamaktır bazen. Karşınızdaki zorluklara göğüs germek de vardır tabi de, ya karşınızdaki neredeyse herkese?

Resmi Gazete’de adımı görünce afalladım. Beni kim fişledi, neden fişledi, bilmiyorum. Ancak hayatım boyunca şiddetin siyasi bir yöntem olarak benimsenmesine karşı çıkmış biri olarak, terörle ilintilendirilerek fişlenip savunmam bile istenmeden yıllarca emek verdiğim kariyerimi sıfırlayarak beni okulumdan atmalarını içime sindiremedim. Yani birileri adınızı birilerine veriyor, onlar da sizi kara listeye alıyor. Bu kadar basit! Belki adınızı veren herife bir gün selam vermeyi unuttunuz. Belki onun alamadığı bir projeyi aldınız. Veya onun yapamadığı yayını yaptınız. Ya da ne bileyim, belki de sizin tipinizi beğenmedi. Hatta olur ya, sizin odanızın yerini kıskandı. Gülmeyin, Türkiye akademisini tanıyanlar dediklerimin doğru olduğunu da biliyordur. Ve işte adınız listede!

Okuyorsunuz listeyi. Sonra bir kez daha! Belki eşiniz de okuyor. Altınızda ve üstünüzde yer alan ve tanımadığınız binlerce insanla beraber, aynı kaderi paylaştığınız bu kader ortaklarınızla aynı saatlerde belki tümüyle benzer duyguları yaşıyorsunuz, farkında olmadan. Sonra? Sonrası malum! Sorgusuz sualsiz kamu görevinden ihraç ediliyorsunuz. İşiniz yok artık. Sabah işe gitmeyeceksiniz. Maaş alamayacaksınız. Sağlık sigortanız olmayacak. Çocuklarınızın ve eşinizin de öyle! Dahası, tüm sosyal haklarınız askıya alınmıştır artık. Pasaportlarınız iptal edilmiştir, yeni pasaport almanız engellenecektir. Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtlarının toplandığı bilgi havuzunda isim hanenizin yanına ibare düşülerek KHK’lı olduğunuz belirtildi an itibarıyla. Kamuda artık görev alamadığınız gibi, özel sektörde de çalışmanızın önüne geçilmiş oldu böylece. Yakında taşınmaz mal varlıklarına kısıtlama gelir, hatta el konur. Banka hesapları dondurulur. Ev kredinizi ödeyemezsiniz. Evinizi kaybedersiz. Kiraya çıkacak paranız var mı? Varsa arabayı satarsınız. Tek atımlık kurşun! Ama ilaç gibi gelir! Gözaltı olmadı neyse derken kapı çalınır. Gerisi belirsizlik. Yani aslında ihraç edildiğiniz sadece mesleğiniz değil. Sizi hayattan da ihraç etti artık devlet!

Eşi benzeri görülmemiş bir hukuksuzluk

Bahsettiğim korkunç bir sosyal soykırımdır. Türkiye tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir hukuksuzluk. Ermeni Soykırımı, 6–7 Eylül Olayları, Varlık Vergisi meselesi gibi ciddi insanlık suçlarıyla aynı çerçevede ele alınması gereken bir durum. Aile bireyleriyle beraber yarım milyon insan! Tüm bu olaylardan sonra, bu zulümlere uğrayanların önemli bir bölümü ülkeyi terk etti. Ermenilerin canını kurtarabilenleri kendilerine sığınacak başka ülkeler buldular. Bir daha sevdiklerinin mezarını ziyaret edemeyeceklerini bilerek, geri dönmemek üzere göçtüler. Hoş, zaten dönebilselerdi de sevdiklerinin olmayan mezarını nasıl ziyaret edeceklerdi ki! Ayrımcılığın ve etnik-faşizan milliyetçiliğin mağdurları, 6–7 Eylül ve Varlık Vergisi gibi elim hadiselerden sonra yine büyük rakamlarda ailece ülke dışında yeni bir yaşam kurdular. Şanslı olanları mülklerini paraya çevirdi, gitti! Diğerleri birer tahta bavula ne koydularsa artık öyle! Bu bahsettiğim haksızlıkların hiçbiriyle hesaplaşılmadı. Hiç biriyle! Yapılan korkunç zulüm cezasız ve yaptırımsız kaldı. Yapanların yanına kar oldu! Rezil akbabalar gibi, kalan malları yağmaladılar bir gecede. Devlet sadece sessiz kalmadı, teşvik de etti. Bir şey yapmamak en büyük teşvik değil midir? Ki zulmü yapan devletin kendisi zaten!

Ülke dışına kaçmak veya göçmek zorunda kalanlar ciddi bir kimliksel travmaya maruz kaldılar. En büyük sorun bu aslında. Bugün tarihte yaşanan bu faciaların bir benzeri yaşanıyor. Ve yine büyük bir kimlik sınavı veriliyor. Ben orada doğdum. Ama oraya ait değilim artık. Peki, kimim ben? Çocuklarım kim benim? O memleketi artık nasıl sevebilirim? Bana bu zulmü yapanların arasında nasıl “biz” olarak hissedebilirim? Çocuğumu bu topluma nasıl emanet edebilirim? Sorular, sorular!

Ceberut devlet her zaman aydınına zulmetti; bu bir gerçek. Ancak bu kez durum oldukça farklı! Zulüm, eşleri, çocukları, anne-babayı, kardeşleri de kapsıyor. Nazım Hikmet’in oğlu Mehmet’e ve eşine, Deniz Gezmiş’in kardeşlerine veya ebeveynlerine zulmetmeyen devlet, bugün öğretmen annenin kocasına ve çocuklarına da zulmediyor. Abdullah Öcalan’ın anne-babasına zulmetmeyen, hatta yeğeninin milletvekili olup meclise girmesine ses çıkartmayan — ki doğrusu budur — devlet, yargıç, savcı, profesör, polis, asker vatandaşlara zulmetmekle kalmıyor, onların küçük yaşta çocuklarını veya eşlerini, anne-babalarını ve kardeşlerini de kara listeye alıyor. Yani faşizmin daniskası yapılıyor! Dahası, ilk defa Türkiye toplumunun çok büyük bir oranı bu yapılan orantısız zulmü onaylıyor. Hedefteki yığınlar toplumdan tecrit ediliyor. Akrabaları tarafından bile dışlanıyorlar. Yardım alabilecekleri, zor durumda destek isteyebilecekleri kimseleri yok. Her türlü sağlık hizmetinden bile mahrum, sigortasız, gelirsiz, gelecek perspektifleri olmaksızın, hayatın kenarında bir yerlerde, en alttakilerin bile altında işlerde kaçak çalışarak birkaç kuruş gelir elde ederek, açlık sınırının altında çocuklarına bakma gayretindeler. Birçoğu hapiste. Hatta karı-koca hapiste olanları var ve bu durumda olanların çocuklarına ya bazı akrabaları veya tanıdıkları sahip çıkıyor, ya da çocuklar devlet tarafından yetimhanelere veriliyor. KHK’lıların çocuklarının ruhunda esen fırtınayı bilir misiniz? Anne ve babasının başına gelen haksızlıkları gören çocuklar, ait oldukları toplumla aralarındaki görünmez güçlü bağı yitiriyor. “Hain” veya “terörist” çocuğu olarak damgalanıp tecrit ediliyorlar. Bu çocuklar büyüdüklerinde başlarına gelenleri unuturlar mı sanıyorsunuz! Benim çocuklarım unutmuyor. Benim KHK’m onların kimliklerini en fazla etkileyen etmen şimdi. İnanmayan mavi vazoya sorabilir.

Bir faydası olacaksa bu yaşanmışlıkların, bu ceberutluğun, hukuksuzluğun, acımasızlığın, barbarlığın; bu kanunsuz, anayasasız, kokuşmuş, yolsuz, ahlaksız ve şahsiyetsiz toplumun, o da öğrenmek, bir daha yapmamak üzere öğrenmek olsa keşke! Bir KHK’lının öznel duygu ve düşünceleridir der geçersiniz. Ben tarihe notumu düşeyim de yine! Bir mavi vazodur şimdi Türkiye, bir mağazanın cam eşya reyonunda. Ve uzaklarda, artık özlemediğim, insanını ve toplumunu!


Originally published at https://www.tr724.com on August 23, 2019.

Tr724

Yorum, Analiz, Sıcak Haber, Son Dakika

Mehmet Efe Çaman

Written by

Tr724

Tr724

Yorum, Analiz, Sıcak Haber, Son Dakika

Welcome to a place where words matter. On Medium, smart voices and original ideas take center stage - with no ads in sight. Watch
Follow all the topics you care about, and we’ll deliver the best stories for you to your homepage and inbox. Explore
Get unlimited access to the best stories on Medium — and support writers while you’re at it. Just $5/month. Upgrade