Meclis 28 Şubat’ta öldü, cenazeyi kaldıran olmadı [Türk Sağı’nın hikâyesi-18]

24 Aralık 1995 günü yapılan genel seçimlerden sürpriz bir şekilde Refah Partisi, yüzde 21’lik oy oranıyla birinci parti olarak çıkmıştı. Mesut Yılmaz’ın ANAP’ı ve Tansu Çiller’in DYP’si yüzde 19’ar oyla ikinci ve üçüncü parti oldu. Neredeyse seçmenin yüzde 60’ına tekabül eden ‘sağ partileri’, yüzde 14’lük oy oranıyla Bülent Ecevit’in DSP’si ve yüze 10’la barajı son anda geçen Deniz Baykal’ın CHP’si takip ediyordu. Seçimin sürprizlerinden birisi, Alparslan Türkeş’in MHP’sinin yüzde 8’le baraj altında kalmasıydı. Diğeri de Halkın Demokrasi Partisi’nin (HADEP) yüzde 4’ün üzerinde oy almasıydı. Zira Kürt siyasetçiler daha önce SHP ile yaptıkları işbirliğinden sonra Meclis’teki yemin krizinde tutuklanmış, 1993’te partileri kapatılmış ve 1994’te yeni bir parti olarak HADEP’i kurmuşlardı. Bu badirelere rağmen parti, 1 milyonun üzerinde oy toplayabildi.

Seçimin en ilginç taraflarından birisi, işadamı Cem Boyner’in öncülüğünde başlatılan Yeni Demokrasi Hareketi’nin (YDH), Türk siyasetinde yerini alma çabasıydı. Kemal Derviş, Asaf Savaş Akat, Cengiz Çandar, Can Paker, Etyen Mahçupyan ve Kemal Anadol gibi isimlerin oluşturduğu ‘vitrine’ rağmen, Türkiye’de ilk kez denenen bu Avrupalı liberal fikir partisi yüzde 0,48 oy alabilmişti. Bu isimler siyasette pek başarılı olamadılar ancak medyada, iş dünyasında ve sivil toplum örgütlerinde ‘etkili’ işler yaptılar.

1995 GENEL SEÇİMLERİNİN ANLAMI

28 Şubat’tan yaklaşık 1,5 yıl önceki bu siyasî tablo bize ne anlatıyor? (1) Merkez siyaset zayıflamış durumda. Onun yerine çevreden gelen bir ideoloji (İslamcılık) hareketi olan Refah Partisi, (belediye hizmetleriyle de kendini ispatlayarak) seçmenin ‘umudu’ olmuş. (2) Özellikle 1993’teki terör olayları, sandığa henüz pek yansımamış görünüyor. Milliyetçilik düşüşte. Bunun önemli sebeplerinden birisi, ekonominin seçmeni terörden daha çok etkilemesi. Bu sebeple DYP ve ANAP’ın oy oranları da yüksek. (3) Merkez sol (DSP ve CHP), toplamda yüzde 25’in bile altına düşmüş. Ecevit’e solu böldüğü için kızan CHP seçmeni, hâlâ kızgın. 1991–1995 arasında iktidarda kalan SHP’nin Baykal’ın elinde CHP’leşmesi, karışık hisler doğurmuş. (4) Türkiye, ekonomik liberalizme hazır ancak fikirsel liberalizme pek de itibar eden yok. (5) PKK’ya yakın Kürt siyasî hareketi, çeşitli koalisyonlar aracılığıyla siyasette bir ağırlık merkezi oluşturmaya namzet olduğunu ispatlamış.

Seçimler Aralık 1995’te yapıldı ancak Erbakan ve Çiller’in kuracağı REFAH-YOL hükümeti ancak Haziran 1996’da kurulabildi ve başbakanlık koltuğuna, ‘merkezin’ pek istemediği Erbakan oturdu. Ancak çok geçmeden, yani 28 Şubat 1997’de toplamda 8 saat 50 dakika süren bir Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının ardından, iktidar önce zayıfladı. Ardından Haziran 1997’de, yani kurulduktan 1 yıl sonra Necmettin Erbakan’ın istifasıyla, REFAH-YOL dönemi son buldu. Erbakan istifa ettiğinde, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in parti kurma görevini Tansu Çiller’e vereceği ve Çiller başbakanlığında yeni bir REFAH-YOL hükümeti kurulacağı hesaplanıyordu fakat DYP’den Hüsamettin Cindoruk öncülüğünde istifalar gelince, parti kurma görevi Meclis’teki 2. parti hâline gelen ANAP’a verildi. 1999’a kadar da, iktidarı ANAP, DSP ve Cindoruk’un yeni partisinin kurduğu koalisyon yüklendi.

ALTI AYDA LAİK CUMHURİYET ELDEN GİDER Mİ?

28 Şubat süreci için bu zaman çizelgesi önemli. Süreç, 28 Şubat’ta başlamış değil, o gün bitmiş de değil. Oraya varana dek pek çok köşe taşı olay sayılabilir: Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin Atatürk aleyhindeki 10 Kasım konuşması, Başbakanlık konutunda tarikat liderlerinin Erbakan tarafından ağırlanması, meşhur ‘Kudüs gecesi’ organizasyonu… vs. Ancak temel çerçeveyi anlamışsınızdır. Daha sonra Tansu Çiller’in ‘bir koalisyon eliyle icra edilmiştir’ diyeceği 28 Şubat’ın meşhur MGK’sında ele alınan konuların ağırlığı ‘Atatürk ilkelerine bağlı, laikliği esas alan uygulamalar’ olmuştu. Bunun pratiği, ‘aşırı dinci’ denilen kesimlerin TSK’da olduğu gibi bütün kamu kurumlarında da önünün kesilmesiydi. Peki, bu nasıl tespit edilecekti? MGK belgesinde yazmıyordu ama ‘fişleme’ ile. Bu fişlemeler için 4 Nisan 1997’de Batı Çalışma Grubu (BÇG) kurulacak ve Harekât Daire Başkanı Orgeneral Çetin Doğan, 2013’teki savunmasında, BÇG kuruluş belgesi için ‘gene olsa gene imzalarım’ diyecekti. Doğan’a göre ‘yüzde 99,9’u Müslüman bir ülkede’ tedbir sadece ‘siyasal İslam’ için alınacaktı. MGK kararları arasında yer alan fakat yıllar sonra kamuya açıklanan maddelerden birisi, İran’ın Türkiye’deki rejim karşıtı hareketlerinin önlenmesini içeriyordu.

Henüz REFAH-YOL hükümeti istifa etmeden, yani Batı Çalışma Grubu kurulduktan kısa süre sonra, Nisan 1997’de Genelkurmay Karargâhı’nda yargı ve medya için brifingler düzenlenmeye başladı. Bunların içeriği, mevcut hükümetin laik cumhuriyete tehdit olduğu yönündeydi. Gazeteci Doğan Akın’ın yazdığına göre, detayları da şu şekildeydi: ‘Brifingde daha sonra Kayseri’den Sincan’a gözlenen gelişmeler özetleniyor, “irticaî kesimin sahip olduğu” medya ve sermayeye işaret ediliyor, bu yayınlarda PKK’nın görüşlerinin tartışmaya açıldığı, “Milli Gençlik Vakfı ile (kapatılan) HADEP’in cumhuriyet rejimine karşı ortak mücadele başlattıkları” öne sürülüyor, ardından İran, Libya, Suudi Arabistan ve Sudan, Türkiye’deki faaliyetleri bağlamında ayrıca ele alınıyordu.’

Bu brifinglerdeki en dikkat çekici hususlardan birisi, o dönem medyaya da yansıyan, ‘Gerekirse silah kullanırız’ sözleriydi. O dönem gazetelerde ‘bir askerî yetkili’ kaynaklı haberler manşetlere taşınıyordu. Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, daha sonra o yetkilinin Çetin Doğan olduğunu ve 28 Şubat sürecini Güven Erkaya ile birlikte ikisinin bu hamlelerle hazırladığını ileri sürecekti.

MGK’NIN TÜRKİYE’Yİ GAYRİMEŞRU ŞEKİLDE YÖNETMESİ

Daha önce altını çizmeye çalıştığım şekilde MGK Devleti, REFAH-YOL hükümetini doğrudan ‘tehdit’ kabul edip, ona karşı eyleme geçmişti. Çetin Doğan’ın 28 Şubat davasındaki savunmasında ‘hukuka aykırı bir şey yok’ demesinin sebebi de o MGK kararlarıydı. Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, 28 Şubat mahkemesinde BÇG kuruluş belgesini hatırlamadığını söyleyerek yasal sorumluluktan kurtulmak istiyordu fakat Çetin Doğan belli ki, bu konuda kendini güvende hissediyordu. MGK Devleti, ‘bölücü terör’ meselesinde kullandığı ‘yetkiyi’ 28 Şubat’la birlikte, ‘irtica’ adı verdiği siyasal İslam hareketine karşı da aynı etkide kullanabilecekti. Bunun önüne geçecek bir ‘yargı’ ya da ‘medya’ yoktu Türkiye’de. Meclis’teki siyasetçiler de, oyuna hemen adaptasyon sağlamıştı.

28 Şubat’a ‘postmodern darbe’ denmesinin sebebi, askerin fiilen Meclis’i dağıtmak yerine, doğrudan toplumu kontrol etmeye girişmesiydi bir bakıma. Meşhur BÇG belgesinde tanımlanan tehditleri şöyle bir okuyalım: “Gelir dağılımı dengesizliğinden kaynaklanan tehdit”, “İşsizlikten kaynaklanan tehdit”, “Türk milletinin dinine, örf ve âdetlerine bağlılığından kaynaklanan tehdit”, “Eğitim sisteminden kaynaklanan tehdit”, “Diğer devletlerin rejim ihraç gayretlerinden kaynaklanan tehdit”, “İrticacı örgüt, tarikat, vakıf ve derneklerin mali gücünden kaynaklanan tehdit”, “Yazılı ve görsel basın ve yayın organlarından kaynaklanan tehdit” ve “Anayasal ve yasal mevzuat”…

ASKERLERİN ORTADOĞU KORKUSU

Askerler, açıkça siyasal İslam’ın, tıpkı Ortadoğu ülkelerinde dönem dönem olduğu gibi toplumsal destek kazanarak iktidara bir yürüyüş başlatmasından çekiniyordu. Peki, neden halk siyasal İslam’a sempati duysun? Tehditler arasındaki ekonomik gerekçeler (gelir dağılımı eşitsizliği, işsizlik), eğitim sistemi (8 yıllık eğitim icadı bu yüzdendi) karşısında özellikle vurgulanan medya (gazete ve TV’lerin kontrol edilmeye çalışılması) başlığı, paradoksal biçimde ‘ifade özgürlüğünün’ dinci bir hareketi iktidara taşıyacağını ima ediyordu. Yine tehditler arasında Türk milletinin din, örf ve adetlere ‘bağlılığı’ da göze çarpıyor. Askerin ‘tabloyu doğru okuduğunu’ fakat getirdiği çözümlerin tipik asker mantığına uygun olarak ‘akut hamleler’ içerdiğini ve asla asıl problemi çözemeyeceğini düşünebilirsiniz. Madem Refah Partisi’ni iktidara taşıyan sebepler arasında gelir dağılımı eşitsizliği ve işsizlik gibi sebepler var, o hâlde bunların ıslahına çalışmak yeterli olmaz mıydı?

Tabi siyaset bu şekilde işlemiyor. Hele ki askerin bizzat içinde yer aldığı siyaset hiçbir zaman ‘aritmetik’ kurallara göre çalışmaz. 27 Mayıs’ta askerler, Demokrat Parti’nin hiçbir ‘denetim’ kabul etmeksizin bir iktidar sarhoşluğu içinde olduğunu düşünerek ‘ihtilal’ yapmıştı. 12 Mart’ta, sokak olayları yoğunlaşmış, ordu içine etki eden bazı düşünceler komünist devrim yapmak istiyordu. 12 Eylül’de, Meclis artık çözüm üretemez hâle gelmiş, toplumsal hayat çökmek üzereydi. 28 Şubat’ta ise ‘laik cumhuriyet’ elden gidiyordu.

MECLİS, KENDİNİ SAVUNABİLİRDİ

Her rejim, en zor şartta, yani gücü eline geçiren kişi ya da kişilerin vatana ihanet etmesi durumunda, nasıl azledilecekleriyle ilgili bir formül düşünmüş. Hemen her anayasanın böyle bir ilgili maddesi var. 1982 Anayasa’sına göre Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın görevden azledilmesini sağlayabilecek şey, Meclis’teki milletvekillerinin salt çoğunluğu ile Yüce Divan’a sevk edilmesidir. O andan itibaren görevinden de istifa etmiş sayılır. Gelgelelim, Meclis’te milletvekilleri parti liderlerine bağlı kalmak zorunda olduklarından ve yargı organları tastamam bağımsız çalışmadığından, bu opsiyon beyin egzersizi için bile düşünülmemiş. Madem bir Başbakan vatana ihanet içerisinde, o hâlde hakkında herkesi ikna edecek bir dava dosyasının hazırlanması, Meclis’e gönderilmesi ve milletvekillerinin Yüce Divan’a sevk etmesiyle geçişin sağlanması öngörülmeliydi. Çok hayali değil mi? Türk sağının da, Türk solunun da asıl problemleri Meclis’i kendi ayakları üzerinde duracak bir yapıya büründürememek, dışarıdan müdahalelere karşı önce Meclis’i savunmamak oldu. Asker, partiler arası iktidar mücadelesini Meclis’i zayıflatmak için kullandı.

Bu yazı, 28 Şubat’ın kavramsal çerçevesiyle ilgiliydi. Bir sonraki yazıda dindar-seküler yarılmasının nasıl sağlandığını anlatmak niyetindeyim.


Originally published at www.tr724.com on October 19, 2017.