Meral Hanım, ülkenizi ne kadar tanıyorsunuz?

HABER-YORUM | İSKENDER DERVİŞ

Türkiye’de siyasetin bugünlerdeki ‘normali’ şu şekilde:

Aralarında gazeteciler, akademisyenler, öğretmenler, avukatlar, yargıçlar, doktorlar, insan hakları savunucuları gibi toplumda rehber konumda olabilecek on binlerce insan içeride ve onların neredeyse her hafta duruşmaları görülüyor. Bu esnada özgürlüğün ne demek olduğunu anlıyoruz.

Hâli hazırda yüz binlerce insan KHK’lar sebebiyle işlerinden oldular. Bu insanlar arasında hukukî mecralara başvuranlar var ama umutsuzluk hâkim. Yeni bir hayat kurmak zorundalar fakat alınlarındaki KHK damgası, mevcut siyasî ortamda önlerindeki en büyük engel. Sadece kendi karınlarını doyurmuyorlar muhtemelen, eşleri ve çoluk çocuklarının yeme içmesinden okul taksitlerine kadar çok sayıda masraf kalemi KHK ile yok olmuyor. Ankara’nın Yüksel Caddesi’nde Veli Saçılık ve arkadaşlarının artık destanlaşan direnişi ve çeşitli şehirlerde görülen bazı protesto hareketlerinin dışında KHK’lılar da suskun genelde. Zira ses çıkarsalar muhtemelen dört duvar arasına gönderilecekler ve bir daha çıkamayacaklar.

SARAY’IN ZİHNİ SİNİR PROJELERİ

Bu arada Saray, belli aralıklarla zihni sinir projeleri gibi siyasî projeler kurguluyor. Yasa, mevzuat, teamül filan takmadan bu projeleri uygulamaya koyuyor. Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Sayıştay, Yargıtay gibi denetleme kurumları, doğrudan Saray’a bağlandıkları için, hiç kimse herhangi bir şeyi hesabını soramıyor. Ama muhtemelen Erdoğan’a sorsanız, ‘Halkım sandıkta hesap soruyor ya!’ diyecektir. Ki, YSK da halkın soracağı hesabın belli bir marjda kalmasını sağlıyor.

Belediye başkanlarının istifası meselesi tam bir Saray usulü zihni sinir projesi. Kendi tabanına Erdoğan mesaj gönderiyor: Rahatsızlıklarınızı görüyorum ve buna müdahale ediyorum. Ben sizin tarafınızdayım. Bu arada ‘kendi tabanı’ dediğimiz insanlar da çoğunluğu yoksul, orta-alt sınıf. ‘AKP burjuvasından’ Erdoğan da rahatsız. Bu sebeple en çok onları dövüyor aslında. Arınç’a, Gül’e, Davutoğlu’na reva gördüğü muamelenin uzak vadede muhatabı AKP içinde ‘kendince’ iktidarı olduğunu zanneden bütün bu ‘sosyetik’ çevreler. Sakın ha!

MECLİS YOK ARTIK MESELA, FARKINDA MISINIZ?

Meclis diye bir şey vardı fakat artık tarih oldu. Gayet düz bakkal hesabı ile işliyor. Çoğunluk AKP’de olduğu için herhangi bir yasanın Meclis’ten geçmeme gibi bir lüksü yok. Arada sırada muhalefet vekilleri ile medya biraz ses çıkarıyor fakat eğer ilgili yasa Saray’ın iradesine uygunsa, bunun da bir anlamı yok. ‘Müftülere nikah yetkisi’ verilmesi gibi ‘laik muhalefeti’ kendi çevresinden uzaklaştırıcı etkisi olan mevzuat değişikliklerindeki tartışmanın ve ‘icraat yavaşlığının’ da belli bir sebebi var işte. Erdoğan istiyor ki, müftüler üzerinden laik muhalefet dine, diyanete aykırı laf etsin de gariban müminler ve mümineler, ‘Allah Erdoğan’ı başımızdan eksik etmesin’ diye duacı olsunlar.

Yani şöyle bir bakınca Erdoğan’ın kafasında sistemin çalıştırılma prensibi belli: Eğer bir meseleye acil ihtiyaç varsa KHK’ya ekleniyor. Üzerinde tartışılması isteniyorsa Meclis’e havale ediliyor. Zira ‘tartışmak’ malum demokratik bir değerimiz ve her ne kadar Türkiye’de diktatörlük kurulduğunu ilan etse de bir takım gayrimilli unsurlar, bakınız işte yasalarımız tartışılıyor.

SOYTARI YOK, YANDAŞ MEDYA VERELİM

Bu arada Saray soytarıları tarih olduğu için ‘yandaş medya’ diye bir şeye gereksinim duyuyoruz. Tek devlet, tek millet, tek din, tek lider ve tek medya. Sesleri çıksın da elalem bize diktatör demesin diye hayatları bahşedilmiş birkaç istisna dışında, bilhassa televizyon ekranlarında çok hesaplanmış bir siyaset dili var. Saray’ın halkta uyarmaya çalıştığı yegâne hissiyat ‘FETÖ nefreti’. Bunun etrafında şekilleniyor her şey. Programlara seçilen konuklar arasında AKP’ye muhalif olanlar olabilir, Erdoğan’ı sevmeyenler de olabilir. Bunu yüksek sesle söylemedikleri sürece sorun yok. Ama illa ki FETÖ’ye düşman olmalılar ve bunu dillendirmeliler. Başka bir kriterimiz yok.

İYİMSER Mİ, KÖTÜMSER Mİ OLMALI?

İşte bütün bunların arasında Meral Akşener, toplumda bir taban bulduğu ümidiyle yeni parti kurdu. CHP’den artık ne köy olur ne kasaba diyenler, AKP’yi ancak merkez sağdaki bir alternatif durdurabilir diye düşünenler, Meral Akşener’in en azından AKP’nin oluşturduğu şu baskıcı ortamın mağduru olarak, bir nebze özgürlük vaat edebileceğini ümit edenler, bu faaliyetten memnun. Erdoğan’la bir süre sevinç yaşayan fakat sonrasında, ‘Bu siyasetçilerin hepsi aynıymış’ diyenler ise kayıtsız. Hatta karamsar.

Yukarıda nakletmeye çalıştığım zehirli atmosferi birazcık değiştirebilecek, yaşanan bunca mağduriyeti giderecek bir irade gösterebilecekse, hayırlı olsun memlekete. Fakat Türkiye’de siyasetin yapısal problemleri bir iktidarın ömrüne sığmaz görünüyor. Belki on yıllar sürecek bir irade göstererek, olgun bir toplum meydana getirmek için çabalamak lazım ki, bu da hiçbir siyasî partinin programına giremeyecek kadar uzun vadeli bir proje.


Originally published at www.tr724.com on October 26, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.