‘Millet de, devlet de benim’ diyen Erdoğan’a göre özgürlük ve huzur

Akif Umut Avaz

Medya sektörünün ve gazetecilerin örgütsel temsilindeki açığı kapatmak amacıyla kurulan ama son yıllarda foseptik havuzunun bir çatı örgütüne dönüşen Medya Derneği’nin (MedyaDer) hala bağımsız olduğu dönemdeki toplantılarından birinde yaşanmış enteresan bir olayı dinledim geçenlerde.

Malumunuz o dönemde de Türkiye basın özgürlüğü açısından pek parlak bir konumda değildi. Muhalif medya gruplarına astronomik vergi cezaları verilmesi, KCK ve Ergenekon soruşturmaları kapsamında onlarca gazetecinin tutuklanarak cezaevine atılması yoğun şekilde tartışılıyordu. Türkiye, yurtdışında çok ciddi, ciddi olduğu kadar da haklı eleştirilere hedef oluyordu.

İşte böyle bir ortamda MedyaDer’in toplantılarının birinde bir gazete yöneticisi, ülkedeki yaygın basın özgürlüğü sorununa sessiz kalınamayacağını dile getirir. MedyaDer olarak basın özgürlüğüne mutlaka sahip çıkılması, gazetecilerin serbest bırakılması konusunda bir bildiri yayınlanması ve üye yayın organlarının da soruna sahip çıkması gerektiğini söyler. Bu haklı talebin, daha sonra ”havuz medyası” olarak anılacak medya organlarının o dönemdeki yöneticilerinden aldığı tepki hayli ilginçtir.

‘Akif sen özgür müsün?’

Star gazetesinin, o günlerde Erdoğan’ın gözdesi, Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu derhal topa girer. Alacağı cevaptan son derece emin bir şekilde, hemen yanındaki Kanal 24 Genel Yayın Yönetmeni Akif Beki’ye sorar: ”Akif, sen kendini yeterince özgür hissetmiyor musun?”

Beki, fazlasıyla zeki olduğunu zanneden vasatlara mahsus o meşhur sırıtması eşliğinde hiç düşünmeden cevap verir: ”Yooo, ben kendimi son derece özgür hissediyorum!”

Karaalioğlu, gazetecilikten de, gazetecilerden de, basın özgürlüğünden de ne anladığını ispatlamakta kararlıdır. Takındığı tiyatral üslupla döner aynı soruyu Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Ziya Cömert’e de yöneltir. Cömert’in cevabı da Beki’ninki ile aynı ton ve kıvamdadır.

Karaalioğlu bununla da yetinmez. Bugün foseptik havuzunda kulaç atan diğer medya yöneticilerinin bir kısmına da aynı soruyu tekrarlar ve müstehzi yüz ifadeleri eşliğinde istinasız hep aynı cevabı alır. Sonra da büyük bir iş başarmış olmanın haklı gururuyla konuyu gündeme getiren yayın yönetmenine döner ve şöyle der: ”İşte görüyorsun ya, medyadaki herkes son derece özgür olduğunu söylüyor. Dolayısıyla Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü gibi bir sorun bulunmuyor. Biz işimize bakalım!”

Bu kadar huzurlu bir dönem…

Erdoğan’ın hafta içinde El Cezire’ye verdiği bir söyleşideki ”Türkiye, hiçbir dönemde bu kadar özgür, bu kadar huzurlu, bu kadar rahat bir dönemi yaşamamıştır” sözlerini duyunca dinlediğim bu anekdot aklıma geliverdi. Peşine taktığı şuursuz kitleye de sirayet eden hubris (kibir) hastalığını hesaba katarak Erdoğan’ın bu sözleri ederken son derece samimi olduğuna kanaat getirdim. Çünkü artık iyice anlaşılmış olmalı ki Erdoğan, millet olarak, halk olarak sadece kendisine destek veren yandaşlarını görüyor. Belli ki yandaşlarının da en özgür, en huzurlu, en rahat dönemlerini bu dönemde yaşadıklarına samimiyetle inanıyor. Üstelik bunun bizzat kendisi sayesinde olduğuna iman etmiş durumda. Geri kalan kesimler mi?.. Onları değil ”milletinin” bir parçası, insan olarak bile görmüyor. Bu yüzden yaşama hakları dahil en temel hak ve özgürlüklerini hiçe sayıyor.

Erdoğan’ın ne tür bir körlükten, sağırlıktan ya da hissizlikten muzdarip olduğunu bilemeyiz. Ama, sarfettiği sözlerinde samimi olmasa kendisinden farklı düşünen on milyonlarca insanın feryatlarının arşa yükseldiği, korkunun dört bir bucağı sardığı bir zamanda ve ortamda hiç utanmadan, hiç arlanmadan ”Bir insanın diktatör olması için o ülkede yaşam koşullarının farklı bir şekilde gelişmesi, insanların özgür yaşayamaması, düşüncelerini istedikleri gibi ifade edememesi, inandıklarını inandıkları gibi yaşayamaması gerekir” diyemeyeceğini az çok tahmin edebiliriz.

Bütün dünyadan gelen sinyaller

Aksini düşünmek mümkün mü? Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) geçen yılki verilerle bile basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında 151. sıraya koyduğu; Freedom House’un (Özgürlük Evi) 2015’i değerlendirdiği raporunda bile Türkiye’nin basın özgürlüğü statüsünü ”özgür değil”, net özgürlük statüsünü ”kısmen özgür” diye tanımladığı, ülkedeki genel trendin de daha kötüye doğru olduğunu tespit ettiği; Gazetecileri Koruma Komitesi’nin (CPJ) Türkiye’deki basın özgürlüğü ihlallerine dair raporlarının devasa bir külliyat haline geldiği; İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) ve Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’de yeniden hortlayan sistematik işkence ve yargısız infaz vakalarını raporlayarak sıklıkla gündeme getirdiği bir ortamda aklı başında hangi insan, gerçeklikle bağını tamamen koparmak pahasına samimiyetle öyle olduğuna inanmasa, son derece aptalca ve insanların acılarıyla dalga geçecek kadar büyük bir ahlaksızla şu cümleleri söylemeye cüret edebilir:

”Benim ülkemde böyle bir sorun yok; isteyen istediği gibi konuşuyor, inandığı gibi yaşıyor, istediği gibi giyiniyor, istediği gibi yiyor içiyor, bütün bunları yapıyor. Biz hiçbir şeye yasak getirmedik. Türkiye, yasakların olduğu bir ülke olmamıştır. Türkiye, hiçbir dönemde bu kadar özgür, bu kadar huzurlu, bu kadar rahat bir dönemi yaşamamıştır.”

Erdoğan, Dünya Adalet Projesi’nin (JWP) 2016 Küresel Hukukun Üstünlüğü Endeksi verilerine göre, keyfi bir şekilde tahakküm ettiği Türkiye’nin 113 ülke içinde 99. sırada olduğunu elbette ki bilmiyor olamaz. Aynı endeksin temel haklar kategorisinde 105., suç adaleti sisteminde 75., sivil adalet sisteminde 86., güveliğin sağlanması kategorisinde ise 98. sıralarda yer aldığını da görmemiş olamaz. Sorun belli ki görmemesinde, duymamasında değil. Öyle görünüyor ki sorun gerçeklikle son bağlarını da koparan hubris hastalığının vardığı aşamada.

Sadece 15 Temmuz sonrası bile

110 bin kişi yargısız, sorgusuz, temyizsiz bir şekilde kamudan atılmış; 77 bin kişi eften püften gerekçelerle gözaltına alınmış; 36 bin kişi haksız-hukuksuz ve keyfi bir şekilde tutuklanarak hapse atılmış; 25 masum insan haksız yere alındığı gözaltında ya da cezaevinde yargısız infazlarla katledilmiş; 180’den fazla medya organı hukuksuz bir şekilde kapatılmış; 150’ye yakın gazeteci hapse atılmış, çok daha fazlası hakkında yakalama kararları çıkarılmış; 2099 üniversite, okul ve yurdun kapısına kilit vurulmuş; 6337 akademisyen üniversiteden atılmış, pek çoğu hapse konulmuş; 3640 yargıç ve savcı görevden alınmış; son KHK ile 370 sivil toplum örgütü birden kapatılmış; Kürtlerin yoğun şekilde yaşadığı şehirler aylar boyunca tanklarla, toplarla kuşatılmış ve yerlebir edilmiş; Kürt vatandaşlarımızın seçtikleri belediyelere kayyım atanmış, belediye başkanları, parti başkanları ve milletvekilleri tutuklanmış; binlerce şirkete el konulmuş; yabancı sermaye ayrılmış ya da ülkeden ayrılmak için gün sayar olmuş, dolar 3,25 TL’yi bile geçmiş ama hala Türkiye tarihinin en özgür, en rahat, en huzurlu dönemini yaşıyormuş, öyle mi?

Bir de ”sandıkta çıkan iktidarın başına diktatör denir mi?” diye cahil cahil sormaz mı? Tamam peşine taktığın ve her saçmalığına inandırdığın yığınların seni hiç hayal kırıklığına uğratmayan ahmaklığından emin olabilirsin ama aklı başında insanların aklıyla alay edecek cüreti nereden buluyorsun? İktidara seçimle gelip diktatörlüğe yönelen Hitler, Mussolini ve benzerlerini de mi hiç duymadın?

‘Devlet benim’ ve ’millet benim’

14. Louis, ”devlet benim” dediğinde halkın öfkesini canıyla ödemiş ve tarihe hep kınamalar eşliğinde geçmişti. Halbuki bizim vakamızın durumu çok daha ağır. Çünkü sadece ”devlet benim” değil, ”millet de benim” diyor ve kendisini tek başına bir millet olarak görüyor. Milletine kimlerin dahil olduğuna da sürekli değişen konjonktürel ihtiyaçlarına göre bizzat kendisi karar veriyor. Daha fecisi, millet sınıfına almadıklarını düşman olarak görüyor ve devletin tüm imkanlarını seferber ederek yok etmeye çalışıyor.

Kabul edelim ki görünen köy kılavuz istemiyordu. Ülkenin başına gelen felaket adeta davul zurnayla geliyordu. Henüz 24 Haziran 2014 günü, yani daha başbakanken AKP Grup Toplantısı’nda ”Bugüne kadar hükümet milleti, Cumhurbaşkanı devleti temsil ediyordu. Devlet ile millet arasındaki bu mesafeyi kaldırıyoruz. Seçilmiş hükümet ile seçilmiş Cumhurbaşkanı, birlikte ülkeyi idare edecek. Bir nevi devlet ile millet artık tam manasıyla kucaklaşmış olacak,” demişti de kimse dönüp “ne saçmalıyor bu adam?” diye sorma zahmetinde bulunmamıştı.

Sorunlu bir şahsiyetin devlet ile milletin, dünya ile uluhiyyetin kendisinde temessül edip vücut bulduğu hezeyanının nelere yolaçabileceğini yaşayarak hep birlikte görüyoruz.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.