‘Milli seferberlik’ deyince ne anlamalıyız?

AHMET DÖNMEZ’in HABER YORUMU

Seçimlerin ‘olağanüstü’ olmaları, iktidarın işine geliyor. 17–25 Aralık’tan bu yana yaşadığımız seçimlerin hemen hepsinde bir ‘beka’ meselesi vardı. İktidar buna ‘devletin bekası’ dese de, aslında olan AKP’nin kurduğu sistemin bekasıydı. Bu tehdidin azaldığı, halkın ‘rehavete’ kapıldığı 7 Haziran seçimlerinde AKP tek parti iktidarını kaybedince, o tarihten itibaren gündemimize ‘terör’ girdi. Hem de bütün heybetiyle… Türkiye en kanlı terör saldırılarını yaşadı. Karşılığında ise Erdoğan, “Benim arkamda birleşin” mesajı verecekti. Dün 32. Muhtarlar Toplantısı’nın da gündemi buydu: ‘Milli seferberlik’. Zira Başkanlık referandumuna, diktatörlük tartışmaları değil ‘korku iklimi’ hâkim olmalı…

***

‘Milli seferberlik’ten ne anlamalıyız?

Anlaşıldı, başkanlık referandumuna yine ‘olağanüstü şartlar’ ve ‘seferberlik’ havası içerisinde gideceğiz. İnsanlar sandığa yine cumhurbaşkanı seçmek için değil, ‘dört bir tarafı düşmanlarla çevrili vatanımızı küffar elinden çekip alacak’ bir kurtarıcı, bir başkomutan, bir başbuğ, bir ulu önder, bir halife seçmek için gidecek. Sözü uzatmaya gerek yok. Hepsinin karışımı ve hepsinin üzerinde bir Tayyip Erdoğan seçeceğiz. Aslında seçmeyeceğiz de; sadece ‘göklerden gelen kararı’ onaylamaya gideceğiz.

Dün Beştepe’deki Saray’ında 32. kez muhtarlara hitap eden Tayyip Erdoğan, hiç de şaşırtıcı olmayan biçimde ‘milli seferberlik’ ilan etti. Tam da başkanlık teklifi Meclis’e gelmişken ve referandum süreci fiilen başlamışken… “Anayasa’mızın 104. maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başı olarak PKK’sıyla, DEAŞ’ıyla, FETÖ’süyle, DHKP-C’siyle adı, söylemi, yöntemi ne olursa olsun tüm terör örgütlerine karşı milli bir seferberlik ilan ediyorum” diye seslendi.

‘SAVAŞTAYIZ; DÜŞMANA KARŞI BENİM ARKAMDA KENETLENİN’ MESAJI

Erdoğan’a göre Türkiye, tarihinin en büyük saldırısı altında. Yeni bir Kurtuluş Savaşı, yeni bir Çanakkale Savaşı vermek durumundayız. Dolayısıyla parti, görüş, köken ayırt etmeksizin hepimizin bir ‘ulusal kahramanın’ bayrağı altında birleşmemiz, o başkomutanın ‘stratejisi’ ile yedi düvele karşı zafere ulaşmamız gerek. Bunu saklamıyor da zaten.

Dünkü konuşmasında, “Bazıları sanıyor ki hedef benim ya da partim. Mesele bundan ibaret değil. Ortada daha büyük oyun var. Bizim şahsımızda özleştirdikleri, saldırdıkları özgür Türkiye mücadelesidir. Hepimiz aynı gemideyiz. Hepimize saldırıyorlar. Geldiğimiz noktada savunmada kalma noktasında değiliz. Yeni bir Sevr tehdidi ile karşı karşıyayız” dedi.

“Yani, bana oy vermekle aslında ülkenizi kurtaracaksınız. Mesele Erdoğan meselesi, AKP meselesi değil; söz konusu vatansa gerisi teferruattır” mesajları veriyor. Eskiden “milleti yaşat ki devlet yaşasın” denirdi, şimdi Erdoğan “beni yaşatın ki, devlet yaşasın” diyor. Daha önce de “Ben gidersem devlet çöker” sözünü etmiş, kendi varlığı ile bir asırlık Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını bir görmüştü.

BİNALI YILDIRIM’A DA GOL

Peki, bu noktada sormayacak mıyız; iyi de 14 yıldır bu ülkeyi siz yönetmiyor musunuz? Ülkeyi, sıfır terörden alıp her tarafında terörist bombaları patlayan bir ülke haline kim getirdi? Türkiye’yi AB kapısından alıp 3. sınıf bir Ortadoğu ülkesine kim dönüştürdü?

Bu aynı zamanda Başbakan Binali Yıldırım’a da atılan bir gol. Zira Yıldırım, referandumdan önce OHAL’in bitirilebileceğini açıklamıştı. Birileri OHAL altında seçime gitmenin mahzurlarından söz ederken Saray bir de ‘seferberlik’ ilan etti. Şimdi Yıldırım ayıklasın pirincin taşını…

TIPKI 1 KASIM’DAN ÖNCE BOMBALARIN ONA YARAMASI GİBİ

Peki, ne oldu da Erdoğan, ‘seferberlik’ çağrısı yaptı? Pazar akşamı Beşiktaş’ta patlayan bombaların ardından “Başkanlığın konuşulmasını istemiyor” diyenleri, komplo teorisyenlerine havale edelim. Somut gerçeklerle akıl yürüttüğümüzde ortaya çıkan fotoğraf şu: Bombaları kim patlatırsa patlatsın sonuç bir şekilde Erdoğan’ın lehine oluyor. İşte bakınız, o şehit cenazelerinin ağır psikolojisi altında yine ‘seferberlik’ ilanı yaptı.

Tıpkı daha önce bir elini şehit tabutuna koyup nutuk çektiği gibi… Tıpkı 7 Haziran’dan sonra artan terör olaylarının onun hanesine yazması gibi… Tıpkı dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun 10 Ekim Ankara Gar katliamından sonra “Oylarımız yükseliyor” dediği gibi…

Cumhurbaşkanı şimdi de Beşiktaş’ı kendine sütre yapıp, sıkıyönetim komutanı olarak sahalara iniyor. Referanduma bu psikoloji ve bu söylem altında gideceğiz. Sandıkta bu algılarla oy kullanacağız.

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA KİM ‘HAYIR’ DEMEYE CESARET EDEBİLİR Kİ

Bu, aynı zamanda referandumda kimsenin ‘Hayır’ kampanyası yapmaya cesaret edememesi demek. “Ülke işgal altındayken, Türkiye yeni bir Çanakkale, yeni bir Kurtuluş Savaşı veriyorken, üst akıl dalga dalga saldırıyorken ayrı gayrı mı olurmuş?” Buna cüret edecek kişi ya da parti, üst aklın maşası, işgal kuvvetlerinin müstemleke valisi, dış güçlerin taşeronu, CIA ve MOSSAD ajanı damgalarını da peşin peşin yiyecek.

Sonuçta burası, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı için ‘darbe girişimi’ nitelemesi yapılan bir ülke. Hatırlayın Erdoğan’a göre İhsanoğlu’nun adaylığı ‘üst aklın’ bir projesiydi. Gerçi nasıl bir üst akılsa, İhsanoğlu’nu yarı yolda bıraktı…

YOKSA DİKTATÖRLÜK KONUŞULUR

İyi de Erdoğan niye buna ihtiyaç duyuyor? Çünkü başka şansı yok. Çünkü Meclis’e sundukları anayasa değişikliğinin ayrıntılarının konuşulmaması gerek. Eğer biz terörü değil de ‘Türk tipi başkanlığı’ konuşacak olursak; referandumdan ‘Evet’ çıkmasının, ülkenin tek bir adamın üstüne yapılması anlamına geleceğini bileceğiz.

Bunları göreceğiz. Terörü değil de başkanlığı konuşacak olursak; Erdoğan’ın, canının her istediğini yapıp hiç kimseye hesap vermeyeceği bir düzene geçeceğimizi konuşacağız. Yürütme de o olacak, yasama da yargı da… Bağımsız ve tarafsız bir yargı hayal olacak. O her ne suç işlerse işlesin hesap vermeyecek. Hikmetinden asla sual olunamayacak. AKP tabanının bile başkanlığa alerji duymasının gerekçeleri bunlardı. O yüzden adına ‘partili cumhurbaşkanlığı’ dediler.

Eğer biz ‘yeni Kurtuluş Savaşı’nı değil de bu detayları konuşacak olursak kitleler, nasıl bir ‘yutturmaca’ ile karşı karşıya olduklarını görecek. İnsanlar, “Yahu Tayyip Erdoğan kıyamete kadar yaşamayacak ki. Ya ondan sonra, aynı yetkilerle bizim başımıza tam tersi zihniyette bir adam gelirse ne yapacağız?” diye sormaya başlayacak. İşte bunların sorulmaması için bizim topumuzla tüfeğimizle Erdoğan’ın arkasında cepheye koşmamız ve düşmana karşı biricik önderimizle omuz omuza savaşmamız gerek.

7 Haziran 2015 seçimleri, olağan şartlarda seçime gidildiğinde, neler olduğunu gösterdi. Erdoğan bir daha o günü yaşamamak için milli seferberlik de ilan eder, gerekirse ülkeyi komple savaşa da götürür…

A single golf clap? Or a long standing ovation?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.