Neve Şalom ve Türkiye’deki kadim Yahudi karşıtlığının tarihsel seyri

ANALİZ | DENİZ AYHAN

İsrail devleti tarafından Mescid-i Aksa’nın kapılarına metal arama detektörleri yerleştirmesinden sonra yaşanan olaylar nedeniyle geçtiğimiz hafta Beyoğlu’nda bulunan Neve Şalom Sinagogu’nun önüne gelen Alperen Ocaklarına bağlı bir grup, burada İsrail devletini protesto etti. Hatırlanacağa üzere Alperen Ocakları İl Başkanı Kürşat Mican burada bir açıklama yaparak, “Biz burada eylem gerçekleştiriyoruz. Siyonistler aklını başına alsınlar. Bizim kardeşlerimizin ibadet özgürlüğünü engellemesinler. Nasıl orada (Mescid-i Aksa) bizim ibadet özgürlüğümüzü engelliyorsanız, bizde sizin burada ibadet özgürlüğünüzü engelleriz. Nasıl bugün burada durduysak, yarın da geliriz. Buradan içeriye giremezsiniz” şeklinde gerek din/vicdan hürriyetine halel getirecek gerekse de bir takım ırkçı söylemler ihtiva eden ifadeler kullandı. Bican ve arkadaşları bu naraları atarak Türkiye’de ateşi hiç sönmeyen kadim bir tartışmanın üzerine tekrar benzin döktüler.

ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİ ANTİSEMİTİZMİ

Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllardan bugüne Türkiye’de Yahudi karşıtlığının tarihsel tekamülüne baktığımızda karşımıza bugün hiç sözü edilmeyen bir takım gerçeklerin çıktığını belirtmek durumundayız. Kabaca tasnif etmek gerekirse, Türkiye’de Yahudi karşıtlığını 1923–45, ve sonrası dönemi ise 1945’ten bugüne şeklinde iki temel döneme ayırmamız mümkün. 1923–45 dönemi Türkiye’deki Yahudi düşmanlığına baktığımızda yer yer yabancı düşmanlığından (Xenophia) kaynaklı bazı motivasyonların olduğunu görmekteyiz. Her ne kadar cumhuriyetin kurulma gayelerinden birinin gayrimüslim cemaatleri Türk-Müslüman tebaa ile (asimilasyon şartı ile) eşit ve denk tutmak olsa da, bunun pratikte gerçekleşmediği tarihi vakıaların seyrine bakıldığında çok net bir şekilde görülmekte.

1923–45 dönemine baktığımızda klasik antisemitizmin ‘cimri, kirli, karga burun, paraya tapma’ ve benzeri tüm temalarını o dönemin sanat, edebiyat, siyaset ve kültüründe yoğun bir şekilde temsil edildiğine rastlamaktayız. Anlaşılacağı üzere bu dönemde siyasal İslamcı bir antisemitik söylemin olmadığı ve olamayacağı son derece aşikâr. Bilindiği üzere, bu dönem yeni kurulan cumhuriyet ile beraber saf Kemalizm’in altın yıllarını yaşadığı, dine ve muhafazakarlığa dair hemen her şeyin toplumsal alanın dışında tutulduğu yıllardı. Bu dönem bir takım antisemitist uygulamaları ile Nazi Almanya’sına öykünülen tarihi bir nokta olması sebebiyle de son derece ilginç bir takım özelliklere sahip. Örneğin, dönemin en sıkı antisemitistlerinden Cevat Rıfat Atilhan defaatle Nazi Almanya’sını gezmiş, rejimin Yahudi’ler üzerinde ki uygulamalarını ve resmi ideolojisi olan Der Stürmer prensiplerini tahlil ederek, tüm bu sosyal hastalıkları kendi kurduğu Milli İnkılap dergisinde Türkiye’lileştirmek için azami çaba sergilemiştir. Aynı dönemde, Türk milliyetçiliğinin radikal isimlerinden Nihal Atsız’da antisemitik bir tarz kullanmasa da, özellikle ‘Neden Türkleşmiyorsunuz’ yaklaşımı ile Türkiye’de Yahudi düşmanlığının yaygınlaşmasında hatırı sayılır çaba ortaya koymuştur.

AZINLIKLARA YÖNELİK GENEL YAKLAŞIM

Şüphesiz, tüm bu ırkçı ve antisemitist yaklaşımlar o dönemin ana akım medyası ve hükümetleri tarafından kınandı fakat bu sosyal hastalığın önüne geçmekte muvaffak olamadılar ve olanlar oldu. Örneğin, 1934’te Edirne’de başlayıp diğer Trakya şehirlerine yayılan olaylar bunun en bariz örneğidir. Bilindiği üzere, Edirne 1930’larda hatırı sayılır bir Ermeni nüfusun yaşadığı bir şehirdi. Yahudilerin özellikle ticari başarıları ve güçlü komünal bağları şehir halkında bir takım rahatsızlıklar oluşturmuştu. Bununla beraber, Edirne’de öğretmenlik yapan Nihal Atsız ve kurduğu Orhun dergisi şehir halkının şehirde yaşayan Yahudilere karşı düşmanca tavırlar geliştirmesinde son derece etkili oldu. Aniden başlayan ve tarzı itibari ile 6–7 Eylül olaylarına örnek teşkil edecek bir baskınla Yahudiler Edirne’den çıkarıldı, mallarına el konuldu ve mecburi sürgüne gitmek zorunda kaldılar. Bununla beraber, o dönemin Edirne başmüfettişi İbrahim Tali’nin sonradan yayınlanan raporu da Edirne’nin iktisadının Yahudilerin eline geçtiği, Edirne’de Yahudi dominasyonu olduğunu ifade ederken, belki yer yer devletin Yahudilere karşı başlatılan bu antisemitik hareketlere göz yummasına sebep oldu. Edirne’de başlayan bu hadiseler daha sonra peşi sıra Çanakkale, Gelibolu, Lüleburgaz ve Kırıkkale’ye de sıçrayarak bir anda Trakya bölgesinde yaşayan tüm Yahudilerin hayatlarını tehdit etti

FİLİSTİN MESELESİ VE YAHUDİ KARŞITLIĞI

1945 sonrası Türkiye’de Yahudi karşıtlığının besleyen temel faktörlere baktığımızda en başat faktörün Filistin topraklarında Birleşmiş Milletler kararı ile uluslararası hukuka aykırı bir şekilde İsrail devletinin kurulmasını gösterebiliriz. Israil devletinin Filistin topraklarında kurulması ile Türkiye’de ki antisemitik söylem ve eylemlerin yavaş yavaş daha siyasal İslamcı bir yaklaşımla ortaya konmaya başladığını ifade etmek yanış olmayacaktır. Özellikle 1967 savaşı ve 1969’da Mescid-i Aksa’nın yakılması hadiseleri ile Türkiye’de antisemitizm daha Siyasal İslamcı bir boya ile yeniden tanımlanmış ve bu yeni yaklaşım Filistin meselesi ile kendine yeni bir yaşam kulvarı oluşturmuştur. Tarihi bir anekdotu tekrar ifade etme adına, aslında 1969 yılında Mescid-i Aksa’nın yakılması hadisesi Türkiye ve tüm Müslüman yoğun ülkelerde Yahudi biri tarafından yapıldı şeklinde verilmesine rağmen, Aksa’yı akli dengesi bozuk olan bir Hristiyan Arap’ın yaktığı güvenilir tarihi vesikalarda mevcut. Buna rağmen, bu menfur olaydan hemen sonra 1970 yılında Türkiye’de geniş çaplı bir Yahudi boykotu başlatılarak, Türk Yahudi’lerinin Siyonist İsrail için faaliyet yürüten bir grup olduğu tezi her yerde işlenmeye çalışıldı.

Bu spot hadise şükür tekrar bugüne değin yaşanmadı. Kaldı ki Türkiye Yahudi’leri diğer birçok etnik Yahudi’den farklı olarak Siyonist değil ve kendilerini başından beri asla böyle tanımlamamışlardır. 1070’ten bugüne Türk Yahudi’lerini külli anlamda hedefleyen böylesine bir boykot yaşanmasa da, pratikte Türk Yahudi’lerinin İsrail’in Siyonist politikalarını desteklediği algısı giderek büyüdü ve son örneğini Neve Şalom Sinagogu’na yapılan saldırıda gördüğümüz gibi bu algı derinleşerek devam etmekte.

YAHUDİ CEMAATİ DÜŞÜK PROFİLDE KALIYOR AMA…

Aslında, Türkiye Yahudi’leri Yahudi Tarihi ve Yahudilik ile alakalı çalışmalarda önemli bir otorite sayılan Rıfat Bali’ye göre son derece devletçi ve devlete karşı eleştiri dozajını sürekli aşağıda tutan bir azınlık. Örneğin, 1980 ortalarında Ermeni meselesi gerek Türkiye gerekse de Amerika’nın gündemini meşgul ederken, Yahudi Türk cemaati Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden yana tavır alarak, Ermeni meselesinde Türkiye’nin resmi söylemini desteklemiştir. Aynı sadık tavrı ve düşük tonu, Hahambaşılığın Neve Şalom Sinagogu’na yapılan saldırı sonrası yaptığı açıklamada da görmek mümkün. Eleştiri dozu son derece düşük ve adeta ‘efendim müşkül durumdayız, lütfen görünüz’ nevinden ifadelerin yapılan açıklamanın ruhuna işlediği okuyanların dikkatinden kaçmayacaktır.

Türk Yahudi toplumunun bu kadar sessiz kalmasında birçok etmenin yanı sıra, Türkiye’de sivil toplum, siyaset ve toplumun diğer mahfillerinden Yahudi toplumuna destek verecek ya da müttefiklik yapacak hiçbir kesimin olmayışından da kaynaklanmakta. Tüm bu sebepler alt alta yazıldığında, Filistin meselesine bağlı olarak, Türk Yahudi cemaatinin orta ve uzun vadede de maalesef antisemitik bir takım yaklaşımlardan ötürü rahatsız edilebilecekleri muhtemel görünmekte.


Originally published at www.tr724.com on July 26, 2017.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.